Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Artık ‘Berlinli Sercan’ oldum” diyor Ezhel. Türkiye’den zorunlu göçünün üzerinden geçen yıllar, onun için yalnızca başka bir ülkede yaşamaya başlamak anlamına gelmemiş; müziğini, dinleyicisini ve kendisini de değiştirmiş.
Almanya’daki diaspora, Gastarbeiter kuşağının hikayeleri, dil öğrenmenin zorlukları, Türkiye’ye dönememenin yarattığı gurbet duygusu ve Yunanistan’da bulduğu memleket izleri üzerine konuştuğumuz Ezhel, “Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim” diyor.
Almanya’ya zorunlu göçünüz müzikal hayatınıza nasıl etki etti?
Olumlu etkileri olarak teknik imkanlardan bahsedebilirim. Mesela stüdyolar çok gelişmiş. Stüdyolarda çok güzel aletler bulabiliyoruz. Berlin, sanatçıların uğrak durağı. O yüzden de başka ilhamlar almak için çok uygun bir yer. Farklı kültürlerden, farklı müziklerden sürekli ilham alabiliyorsunuz. Dinlediğim, tanıdığım birçok sanatçı gelebiliyor. Onlar hazır buradayken tanışma fırsatı da bulabiliyorum. Bu açılardan çok olumlu.
Fakat işte olumsuz yanları da var. Türkiye’den farklı bir gerçekliğin içinde yaşıyorsun. Yaptığın sanat da buna göre şekilleniyor. Şimdi Türkiye’de, oradaki havayı solusam, oradaki insanların dertleriyle daha meşgul olsam ortaya başka bir şey çıkacak. Artık “Berlinli Sercan” oldum. Berlin’deki diasporanın içinde olmak, onların dertleriyle hemhâl olmak gibi bir durumdayım artık. Türkiye’deki insanların yaşadıklarının havasını alamamak, Türkiye’deki atmosferi soluyamamak veya Türkiye’den biriyle bir müzik yapmak istediğimde onların buraya gelmek zorunda kalması, uzaktan çalışmak da bu durumun olumsuz yanları.
Yine de Berlin’e göç etmemin genel olarak iyi olduğunu düşünüyorum. Yüzde 60 olumlu, yüzde 40 olumsuz gibi.
Uzun zamandır Almanya’dasınız ve artık diasporalı olduğunuzu söyleyebiliriz. Siz bu kimliğinizle barıştınız mı?
Başlarda, buraya ilk gelen Gastarbeiterlar [misafir işçiler] gibi bende de “Yav, yeğenim, nasıl olsa döneriz” düşüncesi vardı. Burası gelip geçici bir yer. Uzun bir Erasmus gibi, Avrupa’yı da görmüş olduk. Fakat sonra yaşamaya, artık alışmaya başladıkça, vatandaş da olunca “Tamam” dedim, "Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim."
Bazı yeni gelenler, bazen hâlihazırda burada olanlarla diyalog kuramıyor. Çünkü beyaz yaka geliyor mesela, burada işçi sınıfı olmuş, hani hep fabrikalarda çalışmış ama direkt köyünden buraya gelmiş, köyünden Berlin’e gelmiş kuşakla bazen bir çatışma yaşayabiliyor. Ben mesela direkt içlerine daldım ve onlarla da öğrenmeye çalıştım: Burada hayat nasıldı, insanlar nasıl geldiler buraya, buradaki hayatları nasıl geçti falan. Onların arasına daldıkça Almancılığı daha da benimsemeye başladım.
Mesela AfD’nin Sachsen-Anhalt’taki seçimi kazanması bile beni etkiliyor artık. “Ne olacak acaba, ne yapacağız biz burada?” diye düşünüyorum. “Haydi Türkiye’ye gidelim” de diyemiyorsun. Buranın bir parçası olmaya çalışıyorum, artık kabullendim çünkü yedi-sekiz senedir buradayım.
Adapte olmak çok zor tabii. Sadece dil bilmek de değil mesele. Ne bileyim, bundan beş yıl önce meme olmuş bir konuyu aralarında şaka yaparlarken sen anlayamayabiliyorsun. Böyle ufak nüanslarda zorluklar oluşabiliyor. Zor, acılı ama güzel de bir süreç. Sonuçta kendime şu soruyu çok soruyorum: “Ankara’da kalmış olsaydım kendime Almanya’da kattığım şeyleri katabilecek miydim?”
Katamazdım. Orada yerimde sayardım. Konfor alanından çıkmanın, insanı belirli bir noktaya kadar geliştirdiğini kesinlikle söyleyebilirim. Zor da olsa biraz minnettarım aslında.
2019’daki bir röportajınızda Berlin’i sevdiğinizi, oraya taşınmaya çalıştığınızı söylediniz. Göç ettiniz, orada müzik yapmaya devam ettiniz ama zaman içinde şarkı sözlerinizde gurbet, memleket temaları ağırlık kazandı. Almanya’ya tercih ettiğiniz yolla göç ettiğinizi söyleyemeyiz sanırım, çünkü Türkiye’ye dönerseniz yeniden gözaltına alınabileceğinizi de söylüyorsunuz. Bu durumda, Berlin’e taşınmayı istemekle oraya göç etmek zorunda kalmak arasındaki farkı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben yine Berlin’e taşınırdım ama zorunlu göçte dönememe sıkıntısı var. Bence gurbet aslında dönemeyince gurbet oluyor daha çok. Benim özelimde olan bir şey değil ama, “Bir gün herkes Ezhel olacak” gibi bir şey hissediyorum. Etliye sütlüye karışmayan insanlar bile hukukun öteki tarafını görebiliyorlar, güvensizlik var. En son Deniz Göktaş örneğinde gördük. Adam çıktığı an alınabiliyor. “Türkiye’ye giderim, ifademi veririm, mahkemeye çıkarım, hukuk ne gerektiriyorsa onu yaparım” diyebilsem zaten zorunlu göç etmezdim. Yine de Berlin’e göç etmeyi tercih eder miydim? Ederdim. Burada da “Kurulu düzenimiz var” gibi bir durum oluştu.
Bir yandan burası çok magazinel bir yer değil. Günlük yaşantı olarak buraya alıştığımı düşünüyorum. Beni üzen tek şey, gidip Türkiye’de bir konser yapılamaması olacak. Çünkü bir müzisyenin dinleyiciyle kurduğu bağ çok önemli. Hem öğrencilik için buraya gelmiş hem hâlihazırda burada yaşayan çok büyük bir diaspora, bir kitle var; şimdilik bunlarla besleniyorum, beslenmeye çalışıyorum.
Dediğim gibi, gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyormuş. O yüzden oradaki arkadaşlarıma hep soruyorum, Türkiye nasıl diye. “İnsanlar biraz daha mutsuz”, “Herkes biraz daha asabi” gibi cevaplar alıyorum. Buraya göçen ya da göçmek isteyenler ekonomik, maddi durumdan, siyasal durumdan bile değil, tamamen psikolojik bir ferahlık için bunu yapıyorlar. Daha az günlük stresle muhatap olacaklarını düşündükleri için taşınıyorlar. Bunu fark ettim. Şu an Türkiye’ye rahatça dönebilsem, başıma hiçbir şey gelmeyeceğini bilsem bile bir süre daha burayı zorlardım. Bu kadar sene içinde buraya çok yatırım yapmış oldum, o yüzden kalırdım.
Berlin sadece Türkiye’den değil, birçok ülkeden çok sayıda göçmenin yaşadığı bir metropol ve Almanca neredeyse çoğunun ortak zorluğu olarak biliniyor. Sizin Almancayla ilişkiniz nasıl?
Ben de o arkadaşlardan biri sayılabilirim. İnsanların Almancayı öğrenmek istememesi, tembel olmalarıyla kesinlikle alakalı bir durum değil. Burada dile çok maruz kalmıyorsun, Alman bile Türkçe konuşuyor seninle. O konfor alanında kalınca bir şey yapamıyorsun, çıkınca kendini geliştirebiliyorsun.
Ben kursa gitmedim, kendi kendime öğrendim Almancayı. Mahallede kendimi zorladım, sarhoş Alman dayıların, teyzelerin yanına oturup onlarla muhabbet ede ede, kendimi zorlaya zorlaya konuşmaya başladım. Ama işte yetersiz. Mesela felsefe, politika, sanat gibi derin konular konuşamıyorum. Günlük işlerimi halledecek kadar, “Aa, senin Almancan iyiymiş ya” diye düşündürtebilecek kadar biliyorum. Bir iki şey yanlış söylüyorsun, “İyiymiş, fena değilmiş” diyor, birden İngilizceye dönmek zorunda kalıyorum.
Bir mekana giriyorum, Almanca sipariş veriyorum ama garson bana “Sorry, can you speak in English, please?” diyor mesela. Türkçe zaten her yerde. Mesela devlet dairesinde bir işim var, açıyorum ellerimi, “Allah’ım, ne olur Almancam hatalı olmasın, bir yanlış yapmayayım. Şu şöyle mi deniyordu, der miydi, das mıydı?” diye kafamda döndürüyorum. İçeri bir giriyorum, “Vay, Ezhel abi, hoş geldin. Sen beni bekle, ben seni alacağım birazdan” diyor mesela. Böyle bir ortamda Almancayı çok iyi bilmek çok zor. Belki başka, ufak bir şehirde yaşasam, Almancayla haşır neşir olmam lazım.
Mesela Rembetiko’yu çok seviyorum. Yunanca şarkı dinlemekten bir sürü Yunanca kelimeyi bildiğimi fark ettim. Flamenko veya Latin Amerika müziklerini çok seviyorum, çok fazla İspanyolca kelimeyi bildiğimi, kavrayıp öğrendiğimi fark ettim. Almanca bir medya da tüketmiyorum. Ara sıra Almanca rap dinliyorum ama Türkçeden veya İngilizceden vaktim kalmıyor. Daha çok haber takip ederek dile maruz kalmaya çalışıyorum.
Bu sıralar eyalet seçimleri var, haftaya da Berlin seçimi var, ilk oyumu kullanacağım Alman olarak.
Türkiye’de verdiğiniz konserler ile Avrupa’da verdiğiniz konserleri karşılaştıracak olsanız neler söyleyebilirsiniz? Özellikle Almanya’da, Türkiye'den hem sizin gibi zorunlu göç eden hem de daha iyi şartlarda yaşamak için oraya yerleşenler var. Özellikle oradaki konserlerinizde nasıl bir duygudaşlıktan bahsedebilirsiniz?
Şöyle bir ayrım yapabiliriz belki: Hâlihazırda burada yaşayanlar, Türkiye’den bir sanatçı olmasından, Türkçe rap duymaktan hoşnutlar. Biz Avrupa’yı diğer sanatçılara kıyasla biraz daha detaylı gezdiğimiz için kasabalara, küçük şehirlere gidip konserler veriyoruz, bu da oradakileri çok mutlu ediyor. İki-üç nesildir burada yaşayanlar mutlu oluyor. Diğer tayfa, yani Türkiye’den yeni gelenlerde daha çok nostalji hissediliyor. Şarkılarla kendilerini 10 sene öncesine gönderiyorlar.
Ama şunu söyleyebilirim: Burada kitle biraz alışkın, Avrupa’da daha fazla konser, festival görmüş. Burada şehirler de fark ediyor.
Mesela Berlin kitlesi çok cool olur. “Biz kimleri gördük oğlum, sen kimsin?” gibi izler seni. Ama izler. Biraz daha Batı’da, Köln’de mesela daha heyecanlı, hareketlidir seyirci, daha hype'tır. Türkiye izleyicisi ise yırtıcı abi. Onu görmek benim çok hoşuma gidiyor. Onların o enerjisi, bizim gençlerin enerjisi çok başka. Onu çok özlüyorum işte. Gerçekten, ateşli bir kitlesi var Türkiye’nin buraya nazaran.
Yakın zamanda ‘Aşk, Mark ve Ölüm’ belgeselini izlediğimde çok etkilenmiştim ve gurbet temasının o dönem insanları ne denli ortaklaştırdığını ilk kez belgeseli izledikten sonra düşündüm. Siz o filmi izlediniz mi? İzlediyseniz neler hissettiniz? Çünkü bir röportajınızda Gastarbeiterların hikayelerinin çok kıymetli olduğunu ve her mücadelenin olduğu gibi onların hikayelerinin de size ilham kaynağı olduğunu söylemiştiniz. Bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum.
Öncelikle filmden bahsedelim, çok başarılı. Burada bir açık hava gösteriminde gözyaşlarıyla izledim çünkü Cem Karaca’nın olsun, başkalarının yaşadıkları olsun, kendimi de özdeşleştirdim filmle.
Baktığın zaman Türkiye’den ırkçılığı görüyorsun ama mesela kendim direkt hiç maruz kalmadım. Burada, hayatımda ilk defa bir ırkçılığa maruz kalınca insan etkileniyor tabii. Bir yerde bir arkadaşımla konuşurken yanımızdaki birinin birden kendi yanındakine, “Üstündekilere dikkat et, Türkçe konuşuyorlar” demesi insanı çok üzüyor. “Arkadaş, ben niye bir şeyini çalayım?” diye soruyorsun.
Diğer yandan bu ülkeye gerçekten bir sürü değer katan, Almanya’yı seven, Almanya için çalışan, sadece Türkiye’den değil, her yerden gelen yabancıyla tanışmak da hoş bir duygu. O insanların mücadelesiyle mutlu olmamak mümkün değil. Varoluş mücadelesi vermişler ve başarmışlar. Zorluklara katlanarak binbir türlü güzellik yapmışlar. Bu insanların bir parçası olabilmek, onlar gibi olabilmek istiyorum. Onlar bana o anlamda ilham veriyor. Bu kadar zorlukla, çalışa çalışa çocuklar büyütmüşler, onları üniversitelere yollamışlar ve o çocuklar bugün toplumun her yerinde varlar.
Geçenlerde burada farklı partilerden milletvekilleriyle bir röportaj yapıldı. Türkiye kökenli üç kadın tartışıyorlardı. Almanya ve Almanya’daki tüm yabancılar için çok güzel bir tabloydu. Farklı uçlardan politikacılar ama tartışıyorlar. Bir taraf olarak değil, bunu bir olgu olarak görmek, bir parçası olma duygusu benim çok hoşuma gidiyor. Sonuçta ben de buradaki toplum için çalışmak istiyorum.
Şu çok enteresan: Türkiye’de normalde didişen, farklılıklarını ön plana çıkartan gruplar/kimlikler burada bir şekilde daha iç içeler, daha bir aradalar. Çünkü hepsi yabancı. Türkiye’deyken mezhebi, etnik kimliği farklı insanları burada birlikte görebilirsin. İş ortakları, en iyi arkadaşlıklar... Bu benim çok hoşuma gidiyor çünkü Türkiye çok kutuplaşmış görünüyor buradan, bilmiyorum öyle mi... O kutuplaşmışlığın burada yok oluşunu görmek de çok güzel. Bu da beni buradaki diasporayla bağlıyor.
Son yıllarda sosyal medya paylaşımlarınızda çok sık Yunanistan’a gittiğinizi görüyoruz. Yunanistan’da size Türkiye’yi hatırlatanlar neler?
Yemekler, kamyonetle patates, soğan satan dayılar, o duygu, kokular... Kahvehanelerin önünde tespih sallayıp tavla oynayan adamlar... İnsanlar biraz daha tatlış. Sertler, delikanlılar, dayılar kahvenin önünde oturuyorlar fakat selamını alıyorlar, tatlılık var yani.
Türkiye’de olduğum son anılarımda bile insanlar çok mutsuzlardı; kaşlar çatık, bireyselleşmiş. “Nereden geldin?” sorusuna “Türkiye” deyince hemen bir “Oo, hoş geldin” cevabını alıyorsun. Belki biraz turistik olduğu içindir ama ben yerele de çok karışıyorum. Halkın arasına, insanların arasına, dükkanlara girip muhabbet etmek hoşuma gidiyor.
Tarihî, inkar edilemeyecek bir bağımız var onlarla. Onlar da karşılarında ilgi duyan, merak eden, dostça yaklaşan, kültür öğrenmek isteyen bir Türk gördüklerinde hoşlarına gidiyor, kavgaları, tarihî konuları bir kenara bırakıyorlar. Genelde söyledikleri, “Politikacılar, politika olmasa halk bir, çok mutluyuz, birbirimizi severiz” oluyor. Bunları görmek beni çok mutlu ediyor. Bu dokular, bu insanlar... Yunanistan, Türkiye’ye göre çok daha Osmanlı geliyor bana. Türkiye’de Osmanlıcılıkmış gibi bir hava var ya sanki, Yunanistan yaşamın içinde daha bir Osmanlı ülkesi gibi hissettiriyor.
Lokal müzisyenlerle de tanıştım, arkadaşlıklar kurdum. Onlarla beraber iki yakanın da ortak duygularını, müziklerini, melodilerini paylaşmak, akşam bir tavernada uzo içerken birden Türkçe bir uzun hava atmak çok hoşuma gidiyor. Burada bulamıyorsun onu. Kokoreç var artık Berlin’de, midye dolma var, şırdan bile var ama bazı şeyler eksik. Candanlık, o sıcaklık, o ortam eksik. Türkiye’nin Almanya’da bulamadığım o eksik yanını Yunanistan’da tamamlıyorum.
2020’de Adalet Atlası podcastine konuk olduğunuz bölümde, rap şarkılarında bazen homofobik, cinsiyetçi söylemler olduğunu ve rap camiasında bunun tartışıldığını söylemiştiniz. Hatta kendi ifadenizle “gençken, ergenken saçmasapan bir sürü şey söylediğinizi ve özür dilediğinizi” ifade ediyorsunuz. Bugüne baktığımızda müzikal yaşantınızda kendinizi bu anlamda değiştirdiğinizi düşünüyor musunuz?
Öncelikle insanlar bugün çok daha bilinçli. O zaman Cebeci’de büyümüşsün, dünyadan haberin yok. Aslında LGBTİ karşıtı bir konum değil de sanki rap şarkılarında onların söylenmesi gerekiyor, küfürmüş gibi bir algıdan, bilinçsizlikten gelen bir şeydi. Bilinçlendikten sonra artık kullanmıyorsun. O küfürlerin aşağılayıcı söylemler olduğunun farkına vardıktan sonra zaten aklına bile gelmiyor kullanmak.
Genç yaşta veya yetiştirildiğin ortamda aşağılayıcı bir söz söylerken, sanki kötü bir şey söylemiyorsun gibi, karşındaki insanın duygularıyla oynamayacakmışsın gibi geliyor. Sanki bu doğal, olağan bir şeymiş gibi bir cehalet içindesin. Bunun farkındalığına vardıktan sonra gidiyor.
Benim genelde aldığım geri dönüş şu oluyor: “Ne kadar güzel, bir kadına olan aşkını anlatıyorsun fakat aşağılamadan. Evet, cinsel şeyler de söylüyorsun fakat can yakmıyorsun.” Bu tabii ki kişisel olarak, herkese göre değişebilir. Orada otosansür yapmak da istemiyorum, içimden gelen şeyleri söylüyorum. Bir kadını metalaştırarak da söylemiyorum. Halk müziğinde bile doğal gelen bir edebileşmenin sonucu gibi, daha bir ozan bakış açısıyla bakıyorum. Eski türkü, uzun havalarda “Memeleri dağların karı gibi beyaz” gibi sözler var. Buradaki benzetme cinselleştirmekten ziyade romantikleştirmek. Bunun duyguyla bağlantılı bir güzelleme olması tarafındayım.
Ama hep korkuyorum tabii. Mesela bir çiftin sürekli birbirine absürt şekilde zarar verdiği, şiddet uyguladığı bir klip çekecektik. Kadın beni klozete sokuyor mesela. Böyle bir klip çektik ama çok fazla şeyi yumuşatmamız gerekti. Çünkü kadına şiddetin bu kadar ağır olduğu bir dönemde biz bunu yapmamalıyız.
Bu bizim için bir sanat. “Bizim gibi sanatçı insanlar anlar yav, Boğaziçili arkadaşlarımız herhalde yanlış bir şey yapmadığımızı düşünürler” tamam ama öyle değil. Zaten absürt bir şey, tabii ki birbirimizi makineli tüfekle taramayacağız fakat o absürtlükten bile korktuk. Birbirimizi duygusal olarak sürekli üzmeyi, parodi bir şiddetle bile göstermekten korktuk. Çünkü şu anki domestik şiddet, kadına şiddet çok kötü durumda. Hiçbir şekilde azalmadan, sürekli var olan bir konu günümüzde.
Bu konularda tabii sansür uyguluyoruz, dikkat etmeye çalışıyoruz. Kesinlikle bir parçası olmak istemiyorum. Tam tersine, aksine özendirmek diye bir şey varsa müzikle onu yapmak isterim. Sevgiyi, insanlar arasında birliği, bağı, yabancılardan korkulmaması gerektiğini yaymayı daha çok isterim. Kimsenin kalbini kırmak istemem.
Almanlar için veya Almanya’ya diğer ülkelerden gelenler için Ezhel ve Ezhel’in müziği nasıl bir yerde konumlanıyor? Az önce Cem Karaca’dan bahsettiniz, onun Almanca şarkılardan oluşan Die Kanaken albümü var. Siz, kendinizi benzer bir yerde hayal ediyor musunuz?
Öncelikle fark ettim ki Alman Ezhel fanları var. “Seninle Türkçe öğrendim” diyenlerle, konserlerime gelen, Türkçe bilmeyen ama şarkı sözlerimi söylemeye çalışan insanlarla tanıştım. Birden fark edip çok seven veya bizim tanıdığımız Almanlara “Gelin konsere, bir bakın nasılmış” deyip izledikten sonra çok seven insanlarla tanıştım.
Birkaç Almanca şarkı da denedim, yaptım, yapıyorum. Bununla beraber şu açıdan çok şanslıyım: Sonuçta burada rap camiası genelde göçmenlerden oluşuyor ve onların çoğuyla bir dirsek temasım var. O yüzden birçok Alman sanatçıdan şarkı yapalım teklifi aldım.
Önümüzdeki yıllarda belki daha çok odaklanırım. Hâlâ zor ama tabii Almancada özgün, kendimden bir şeyler yapmak. Biraz yardım alarak yapıyorum. Burada Almanca yazdığım şarkılar hakkında da Almanca bilen, Almanca rap yapan insanlara soruyorum, fikirlerini alıyorum.
İleride tabii çok istiyorum. Zaten üç-dört tane şarkı yapıp başladım denemeye. İleride Cem Karaca’nın Die Kanaken albümü gibi muhteşem bir şey yapabilir miyim bilmiyorum ama elimden geleni yaparım.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Vartan Estukyan
Gazeteci. Kültür-sanat, müzik, insan hakları ve güncel politika haberleri yapıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Korku komedisi "Widow’s Bay"in 14 ödülle rekor kırdığı 78. Primetime Emmy Ödülleri’nde Apple TV, HBO ve Netflix’i geride bıraktı; drama kategorilerinde "The Pitt", mini-dizi kategorilerinde "DTF St. Louis" öne çıktı.

Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Virtüöz davulcu Jojo Mayer, “ME/MACHINE” projesi ile geçen Cuma akşamı Terminal Kadıköy’ün içinde bulunan Komünite’de sahne aldı ve akustik davul ile yapay zekayı aynı sahnede gerçek zamanlı bir diyaloğa soktuğu canlı bir performans sundu. Mayer ile insan-makine etkileşimli benzersiz müzik deneyimi konuştuk. Sanatçı, teknolojiden korkmak yerine onu müziğine nasıl adapte ettiğini anlattı.

Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.




