Filmekimi günlüğü: Bölüm 1

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İki yıl önceki Filmekimi sohbetimiz sırasında, İstanbul Film Festivali direktörü Kerem Ayan “Cannes’a gitmeyenler için Cannes filmlerini ayağınıza getiriyoruz” diye takılmıştı bana. Yalan değil; birkaç ay önce Cannes Film Festivali’ni uzaktan, imrenerek takip ederken izleme listeme eklediğim filmlerin hepsiyle birer birer buluştum, buluşuyorum bu Ekim ayında da. Filmekimi programında da yer alan filmlerden bazılarını üç hafta önce Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nde izlemiş, yorumlarımı burada paylaşmıştım. Sırada Filmekimi günlükleri, ilk bölümde ise 9 filmle ilgili izlenimlerim var.

The Brutalist | Kaynak: İKSV
The Brutalist
Venedik Film Festivali’nin en çok konuşulanlarından The Brutalist (yön. Brady Corbet), 3 saat 35 dakikalık süresine rağmen su gibi akıp giden bir başyapıt olarak şimdilik bu yılki Filmekimi’nin en iyisi benim için. Film, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra “Amerikan rüyasını” yaşamak için ABD’ye göç eden Macaristan doğumlu, Bauhaus eğitimli Holokost kurtulanı mimar Laszlo’nun yolculuğunu ve hayat hikayesini anlatıyor. Bir insanın tüm duygularının ve geçmişinin nasıl sanatsal ifadesine ve sanatsal üretimine yansıyabileceğini yavaş ama akıcı bir üslupla tuğla tuğla inşa eden film, Corbet’in yönetmenlik becerisi, görselliği ve tabii Adrien Brody’nin performansıyla kendine hayran bırakıyor.

Joker: Folie à Deux | Kaynak: İKSV
Joker: Folie à Deux
Joker: Folie à Deux’nün yılın en büyük fiyaskolarından olduğunu söylemek abartı olmaz. Filmekimi’nin açılış filmi olarak izlediğimiz, hemen ardından da yaygın gösterime giren film, 2019’daki öncülünün kaldığı yerden, Arthur Fleck, namıdiğer Joker’in hapse girmesiyle başlıyor. Hapishaneye ve mahkemeye taşıdığı müzikal sahneleriyle, yargının magazin ve şov dünyasının gücü kullanılarak manipüle edilebileceğini ve hapishane sisteminin yozlaşmışlığını anlatış biçimiyle Todd Phillips’in kendi Chicago’sunu çekmek istediği her halinden belli. Oysa ortaya çıkan film, Joker’in değerini düşüren, psikolojik hastalıklarla adeta dalga geçen ve Lady Gaga gibi bir yıldızı layığıyla kullanamayan bu vasat devam filmi, bekleneni kesinlikle veremiyor, pazarlanan film asla olamıyor.

Emilia Pérez | Kaynak: İKSV
Emilia Pérez
Altın Palmiye ödüllü yönetmen Jacques Audiard’ın bu kez Cannes’dan Jüri Ödülü’yle dönen filmi Emilia Pérez, Meksika’da, geçen bir müzikal. Film, Meksikalı bir uyuşturucu baronunun cinsiyet geçiş (uyum) sürecini büyük bir gizlilik içinde yürütmek için tuttuğu avukat ile olan, yıllara dayanan iş ortaklığı ve dostluğunu konu alıyor. Joker: Folie à Deux’nün aksine müzikal türünün gücünü en iyi şekilde kullanan film, henüz açılış sahnesindeki fısıltılarla başlayarak müziğe yasalanan anlatım biçiminden bir an bile ödün vermiyor. Kimi camp denilebilecek, klişe bulunabilecek müzikal numaralara rağmen vadettiği film olmaktan vazgeçmiyor. Cannes’da ödül alan ilk trans oyuncu Karla Sofía Gascón ve diğer üç kadın oyuncusunun (Zoe Saldana, Selana Gomez ve Adriana Paz) En İyi Kadın Oyuncu ödülünü paylaştığı oyuncu kadrosu beklediğim kadar etkileyici değil. Ne kuir ne Meksikalı olan beyaz bir erkek yönetmenin kadınlara dair kuir bir Latin Amerika hikayesi anlatmayı tercih etmesi bazı oryantalist sonuçlar vermiş olsa da, problematik ya da fobik hale gelebilecek felaketlerin ucundan dönülmüş. Müzikal türünün bir hayranı olarak ve iki gün önce Joker: Folie à Deux izlemiş biri olarak Emilia Pérez’i etkileyici ve başarılı buldum. Müzikal sahnelerin büyüsünden arınmış bir ikinci izlemede fikrim değişebilir fakat şimdilik yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Ve diğerleri...

On Becoming a Guinea Fowl | Kaynak: İKSV
- Bu sezon The Apprentice’teki Donald Trump performansıyla da göz önünde olan oyunculardan Sebastian Stan, A Different Man (yön. Aaron Schimberg) filmindeki performansıyla da Berlin Film Festivali’nde En İyi Oyuncu Performansı ödülüne layık görülmüştü. Film, deforme yüzü nedeniyle iş, aşk ve sosyal yaşamında kabuğuna çekilmek zorunda hisseden bir adamın, gönüllü olarak katıldığı ilaç deneyinin ardından “normal” bir yüze kavuşmasını ve bunun hayatına etkilerini konu alıyor. Stan’in ve yan rollerdeki Renate Reinsve ile Adam Pearson’ın performansları hiç fena değil, filmin mizah anlayışı da alışılmışın dışında. Fakat A Different Man, bu hafta izlediğim diğer filmlere kıyasla sınıfta kaldı.
- İsviçre’de yaşanmış gerçek bir olaydan ilham alan Dog on Trial / Le procès du chien (yön. Laetitia Dosch) ülkemizde sokak hayvanlarına yönelik katliamların önünü açan yasanın gündemde olduğu şu günlerde çok anlamlı bir film. Filmde, köpeği bir kadını ısırdığı için para cezasına çarptırılan ve köpeğini uyutmaya zorlayan bir adamın başvurduğu avukat, köpek Cosmos’un bir obje değil bir birey olarak yargılanması emsal kararını aldırıyor. Böylece ülke gündemine oturacak ve haftalarca sürecek bir dava süreci başlıyor. Oldukça sempatik yazılmış Cosmos ve avukat Avril Lucciani karakterleri bir yana, hayvan haklarına dair düşünmeye ve tartışmaya iten senaryosuyla keyifli bir komedi.

Dog on Trial | Kaynak: İKSV
- İzlediğim ilk Zambiya filmi olan On Becoming a Guinea Fowl, 2017’de I Am Not a Witch filmiyle adını duyurmuş Rungano Nyoni’nin yeni filmi. Genç bir kadının gece yolda dayısının cansız bedenini bulmasıyla başlayan film, cenaze evinde açığa çıkan sırlar üzerinden ilerliyor. Filme adını veren beç tavuklarının aksine, bağırarak tehlikeyi duyurmak yerine sindirmeyi seçmiş geleneksel bir ailedeki kuşak çatışmalarına tanık oluyoruz. Yabancısı olduğumuz geleneklerin uzun uzun sahnelenmesi ülkemizdeki taşra filmlerini anımsatsa da, Nyoni’nin birçok seçimi umut vadeden bir yönetmen olduğunu kanıtlıyor.
- The Second Act / Le Deuxième Acte, en son Yannick filmini izlediğimiz Quentin Dupieux’nün geçen Cannes Film Festivali’ni açan yeni filmi. Yönetmenin her zamanki absürt mizahını barındıran bu meta-film, dört oyuncu ve bir figürandan oluşan bir film sahnesinin çekimleri sırasında kurmacanın gerçeğe, film içindeki filmin gerçek hayata karışıp durduğu bir kaostan ibaret. Hepsi iyi oyuncular olan Léa Seydoux, Vincent Lindon, Louis Garrel ve Raphaël Quenard’ın varlığına rağmen izledikçe keyif kaçıran, politik olarak doğru olmakla alabildiğine dalga geçen, hatta esprileriyle birçok mücadeleyi küçümseyen bir metin filmin değerini düşürüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
2024 Nobel Barış Ödülü, dünyanın "nükleer silahlardan arındırılması" alanındaki çalışmalarından dolayı Japonya merkezli kuruluş Nihon Hidankyo'ya verildi.
11 Eki 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı ve editör. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR



