Gaye Keskin: 'Acıya yaslanmadan acıyı anlatmak istedim'

"İçimdeki Kilitleri Tek Tek" adlı ilk öykü kitabın yayımlanan Gaye Keskin öykülerindeki mizah ile acının iç içeliğini "Hayat, mizah ve hüznün giriftliğinden ibaret" diyerek açıklıyor. Geçmiş, onun için bir tutamaçtan öte, yaşanmışlığın soluğunu durmaksızın üfleyen; öykülerinin, kahramanlarının ve sözcüklerinin sığındığı ılık ve loş bir mağara gibi. Keskin'in öykülerinde birçok şey o mağarada cereyan ediyor.
Gaye Keskin: 'Acıya yaslanmadan acıyı anlatmak istedim'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İçimdeki Kilitleri Tek Tek adlı ilk öykü kitabın yayımlanan Gaye Keskin öykülerindeki mizah ile acının iç içeliğini "Hayat, mizah ve hüznün giriftliğinden ibaret" diyerek açıklıyor:

"Amacım hüznü inceltmenin yollarını aramaktı daha çok. Hüzün de bazen mizah bazen farklı anlatım teknikleriyle inceldi... Bu öykülerde ve diğerlerinde acıya yaslanmadan acıyı anlatmak, hüznü inceltmenin peşine düştüm..."

Diğer öykülerde olduğu gibi, incelikli bir ironi ve ayarında hüzünle kuşandırılmış Kırıklar, Çıkıklar ve Diğer Meseleler adlı öyküde anlatıcı, annesinin akıp giden zamana yüklediği anlamı, onun eşyayla kurduğu saplantılı ilişkisinin o akıp giden zamanı bir şekilde durduracağına dair inancını ve beklentisini şu soruyla çerçeveliyordu:

"Geçmiş onun için diriliğini ne zaman yitirecekti?"

Geçmiş diriliğini yitirdiğinde, an da gelecekteki rengini ve kokusunu yitirir. Geçmiş, ömür denen çalkantılı denizde can havliyle tutunduğumuz alabora olmuş bir tahlisiye sandalı değil midir zaten? Geçmiş diriliğini yitirdiğinde öyküler de solgun çiçeklere evrilir.

  • Geçmiş, ilk öykülerini İçimdeki Kilitleri Tek tek adlı ilk kitabında biraraya getiren Gaye Keskin için bir tutamaçtan öte, yaşanmışlığın soluğunu durmaksızın üfleyen; öykülerinin, kahramanlarının ve sözcüklerinin sığındığı ılık ve loş bir mağara gibi. Keskin'in öykülerinde birçok olay, o mağarada cereyan ediyor.

1985'te İstanbul'da dünyaya gelen, Varlık, Gazete Duvar, Öykü Gazetesi, Veveya Kitap, Parşömen, Oggito, Edebiyat Haber ve Litera gibi mecralarda öykü ve inceleme yazılarını yayımlayan Gaye Keskin, Öykü Gazetesi ve Veveya Kitap yayın kurulu için emek harcıyor.

Keskin ile geçmişini bir sandıkta muhafaza ettiğine inanan Madam Violet'in Sandığı öyküsünün kahramanı Violet'ten başlayarak, diğer öykü ve kahramanlarını, okuma tutkusu ve yazma uğraşını konuştuk.

İnsan illa ki varlığının, varoluşunun nereden gelip nereye gittiğini bilmek istiyor. Sanat ve edebiyat da bu anlama çabasının bir yolu. Sizi sanat ve edebiyata yönelten güç neydi?

Herkes gibi, herkes kadar “anlamak”tı benim için de mesele. Kendimi anlamaya çalışmakla başlayan yolculuğum başkalarını anlamaya ve yaşamın içinde var olan şeyleri anlamlandırmaya çabalamaya dönüştü. Edebiyat ya da sanatın herhangi bir dalı da bu noktada önemli. Farklı öngörülere açılan kapıların anahtarları, ihtimallerin sonsuzluğu ve belki nihayetinde bir nevi tanrıcılık oyunu. 

Sanat ve edebiyata ilginiz bu sorularla mı gelişti?

Sanat benim için daima vardı. Resim yapmak ve kitap okumak aynı düzlemde akıyordu hayatımda. Resim yapmak zaman içinde biçim değiştirmedi, yalnızca keyif aldığım bir yol arkadaşı olarak kaldı, ancak okumak öyle değildi. Okumak anlamayı getirdi, anlamak daha fazla empati kurmayı, o da nihayetinde yazmayı, anladıklarımı başka biçimde anlatmayı ve kontrolü elimde tutarak karakterlerimle yolculuk yapmamı sağladı. Gelecek farklı biçemlerde var olabiliyordu, karakterlerimin nereden geldiklerinin kılavuzluğunda nereye gittiklerini kurgulayabiliyordum. Bundan duyduğum haz her defasında katlandı, katlanıyor.

Ya anlama uğraşı?

Aradığımı sandığım cevapları buldum mu? Belki bir kısmını... Çünkü her defasında çözümlenmiş bir sorunun yerini bir yenisi aldı. 

Bu süreçte tesadüflerin, özençlerin ya da hayattaki belli belirsiz kırılma anların etkisi oldu mu?

Hayatın akışı içinde bir zamanlar ne istediğimizi unutabiliyoruz. Veyahut istediklerimizi ne kadar derine sakladığımızı bilmeden saklıyoruz. Benim için çocukluk hayaliyle başlayan yazarlık, ilk yetişkinlik dönemimde uzun bir nadasa yattı. Onu oradan çıkarmak da elbette türlü tesadüfler ve kırılmalar sayesinde oldu. Ama pek tabii bence yazarlık hayat boyu süren bir inşa süreci. Çocukluğumdan beri nasıl şeyler biriktirdiysem bugün onları yazıyorum. Yalnızca eskiden ne işime yarayacaklarını bilmiyordum, yazmaya başladığımdan beri biliyorum.

Yazarlık öylece karar verilip olunuveren bir şey mi?

Yazarlık biriktirdiklerinizi farklı şekillerde aktarmak bence. Aniden gelişen bir şey olduğunu düşünmüyorum. Okuduklarınız, gördükleriniz ve hatta göremediklerinizi sezmekle yazmak durmadan gelişen bir uğraş. Her defasında kendinizin daha iyisi oluyorsunuz. Zaten isteseniz de artık geriye dönemezsiniz. Bu da elbette bir anda olmuyor.

'Önceden öykülerimin bana eşlik ettiğini düşünürdüm şimdi ben kitabıma eşlik ediyorum'

O vakit yazarlığı, ezberin dışına çıkarak irdelemek gerek, nedir yazarlık?

Bir bakıma çıplak kalmak. Bazen kurmacanın içinde kendin olarak durmak bazen de kendine hiç benzemeyen birini kendinden yaratmak. Bu yüzden elbette sağlam bir gard istiyor. Öte yandan insanlar yazarlardan pek çok şey bekliyor. Toplumsal meselelerin doğru tarafında durmalarını, okura doğruyu göstermelerini, değişen toplumu yakalamalarını ve değişecek olan kavramları öngörmelerini mesela. Bu yüzden yazarın kimliği ve yazdıklarının kimliği elbette çok önemli.

İçimdeki Kilitleri Tek Tek ilk öykü kitabınız. Ama siz zaten yayın dünyasının içinde yazdıklarınızla hep vardınız. İnsanın basılı bir kitabı olması nasıl bir duygu?

Kitaptan önce öykülerimin belli bir kitleye ulaştığını biliyordum ancak uzun bir süredir, yani kitabı bitirip yayımlanmasını beklediğim süre boyunca kitap inceleme yazılarına ağırlık vermiştim. Bu da ister istemez öykü yazarlığımı gölgeledi ya da en azından ben böyle düşündüm. Bu yüzden öykü kitabımın okurda nasıl bir karşılık bulacağını merak ediyordum. Bu hem endişeyi hem de heyecanı büyüttü. 

Önceleri bu kadar ağırlık hissetmiyordunuz demek ki...

Kitaptan önce öykülerimi okura bırakırdım. Sakince yapardım bunu. Ama kitap başka bir sorumluluk getirdi. Pek tabii yayınevinin adı da bunu katladı. İlk günlerde büyük bir heyecan ve elbette kaygı duymuştum. Şimdi bu iki duyguyu da dizginledim. Ve hatta kaygı tamamen dindi. Deneyim kısmına gelecek olursak, kitap okur kitlesini büyüttü. Kendi alanını yarattı. Beni aştı, benden bağımsız bir şeye dönüştü. Önceden öykülerimin bana eşlik ettiğini düşünürdüm şimdi ben kitabıma eşlik ediyorum. Sahne artık onun.

'Okumak mı gözlem mi?'

Yazarlığın değirmenine su taşıyan iki büyük etken var: Okumak ve gözlem. Sizce hangisi daha öncelikli?

Elbette her biri pay sahibi. En azından benim yolculuğumda öyle. Fena bir okur değilim. Fena bir hayat okuyucusu da değilim. Gözlemler, insanları anlar, yoğun şekilde empati kurarım. Bir de tetikleyicilerim var. Örneğin yakın geçmişte bir rafa koyduğum bir eşya çok etkilendiğim bir öykü fikri verdi bana. Benim için mesele böyle başlıyor işte. Tetikleyici gelir, fikri verir, sonrasında karakterler zihnimden doğar ve yoğun bir tefekkür dönemi başlar. Hiçbirini önceliklendiremem ama derin düşünme kısmını daha çok önemsediğimi söylemem gerekir. Üzerine uzun uzun düşünmeden hiçbir hikayeyi yazıya dökmem. 

O yolculukta birçok yazar da size yoldaşlık etmiş olmalı!..

Olmaz olur mu? Çehov’u, Edgar Allan Poe’yu, Hemingway’i, Borges’i, Gogol’u hemen sayabilirim. Hepsinden belli oranlarda etkilendim. Ancak zaman içinde yolculuğum değişti. Örneğin artık David Constantine ya da Kazuo Ishiguro okumak da eklendi onların yanına ya da bazılarının yerlerini aldı.

Sizde derin izler bırakan bir öykü oldu mu?

Elbette. Size hemen Gogol’un Palto’sunu ve Poe’nun Kara Kedi’sini söyleyebilirim.

'Basılı dergiler yanıp sönen kuyruklu yıldızlar gibi'

Uğraş alanınızda internet dergiciliği de var. Basılı dergilerin yarattığı enerjiyi ve ortamı dijital dergiler yaratabildi mi?

Evet yayın kurulunda olduğum bir öykü dergimiz var. Her ay yoğun ilgi gördüğünü söyleyebilirim öykü yazarları tarafından. Okur nezdinde bunun ne kadar karşılık bulduğunu saptamak çok mümkün değil tabii. Yazarlar birbirini okuyor sanırım daha çok. Yazara da okura da elbette katkıları oluyor. Basılı dergilerin etkisine gelince... Başarı nezdinde bakacak olursak bütün basılı dergiler de aynı başarıya sahip değil. Onların da bir kısmı yanıp sönen kuyruklu yıldızlar gibi. Diğer bir açıdan bence dijital dergiler kendilerine başka bir alan açtı. Her zaman bir tık uzakta olmanız, erişebilirliğin kolaylığı mühim. Ayrıca bence parlayıp sönmüyorlar, aksine istediğiniz an parıldamaya devam ediyorlar. Bir diğer açıdan bu iyi bir şey mi emin değilim. Yazdığıma ve yayımlattığıma pişman olduğum bazı öykülerim dijitalliğin sonsuzluğunda süzülüyor. Keşke söndürmek mümkün olsa...

İçimdeki Kilitleri Tek Tek'teki öykülerinizde yoğun bir hüzün ve acı hissediliyor... Hilmi'nin hikayesinde olduğu üzere ironi ve kahkaha da var. Mizah ile hüzün arasındaki ilişkiyi sorayım size...

Hayat, mizah ve hüznün giriftliğinden ibaret. Bazen biri bazen bir diğeri fazla oluyor yalnızca. İç içe geçmezlerse anlattığımız şey ya bir parodi olur ya da acı pornosu. Bu yüzden ikisini de mümkün mertebe birarada tutmak mühim. Hilmi’nin öyküsüne gelirsek, orada, Türkçe sözlüklerde bulamayacağınız argo kelimeler de var. Ancak bu patriyarkanın egemen olduğu bir hikaye mi, kesinlikle değil. Eğer öyle olsaydı, öyküdeki baskın kavram acı olurdu. Neriman öyküsüne baktığımızda ise patriyarkayı daha merkezde görüyoruz. Ama öldürme planları da onu eğlenceli bir hâle getiriyor. Bu öykülerde ve diğerlerinde acıya yaslanmadan acıyı anlatmak istedim esasen. Öyküleri yazarken melankoliyi merkeze koymadım, benim amacım hüznü inceltmenin yollarını aramaktı daha çok. Hüzün de bazen mizahla bazen dolambaçlı kurgularla bazen de farklı anlatım teknikleriyle inceldi.  

Madam Violet'in zihnindeki küçük sandık


İlk öykünüz beni tuhaflığıyla da etkiledi. Nasıl bir ruh hâlinin ürünü bu öykü?

Yıllar evvel Annie Ernaux’un Seneler’ini okuyordum. Ernaux bizi sepya bir fotoğrafa baktırıyordu, oymalı masanın ortasında oturmuş tombul bir bebek vardı fotoğrafta. Az evvel bahsettiğim o tetikleyici tam bu noktada çalışmaya başladı. Eski fotoğrafların var olduğu bir sandık belirdi zihnimde. Tozlanmış fotoğraflar o sandığın içindeydi. Sonra bir sandığın, bir evin, bir bedenin, bir zihnin neler saklayabileceğini düşündüm. Madam Violet’in zihnine küçük bir sandık koydum, anıların bazılarını saklayan bir sandıktı bu, Violet’in zihninin gerisi bomboştu. Aynı şeyi eve de yaptım. Anıları toplayan bir sandığın dışında ev de bomboştu. Aklımda Madam eve dönüştü, ev de Madam’a. Unuttukça eksilmek, yok olmak ana meselem oldu. Tam da bu noktada öykünün bel kemiğindeki soru doğdu. Yok olduktan sonrasını seçmek. Sandık artık sadece bir saklayıcı değildi aynı zamanda bir cevaplayıcıydı da. Bu yüzden de öykünün adında kendine hak edilmiş şekilde yer buldu. 

Bu öykü eşyaların üzerimizdeki etkisine vurgu yapıyor sanki?

Öykü karakterlerimin aksine ben eşyalara bağlanmam. Hiçbir eşyayla duygusal bağ kurmam. Her şey her an hayatımdan eksilebilir. Ancak etrafımda eşyalarla kontrolsüz bağ kuran pek çok insan oldu. Bu da beni gözlemci konumuna iterken, dışardan bakmamı sağladı. Bu noktada Madam Violet’i anlatan komşu olmayı ya da Kırıklar, Çıkıklar ve Diğer Meseleler’de eşyalara yüklenen anlamları kıran kız olmayı seçtim ve öyküleri onların dilinden kurdum. 

'Ne kırılganım ne yalnız ne bıkkın ne de başarısız'


Öykülerinizin finallerine de değinmek lazım. O beklenmedik sonlar için özel bir emek sarfediyor musunuz, yoksa tesadüf ve akışın olağan doğası da etkili mi?

Ben öykülerimi çok uzun düşünüyorum ve son cümleye karar vermeden yazmaya başlamıyorum. Eğer tesadüfen olsaydı Sen, Ben ve Eleni’deki iskeleti doğru biçimde kuramazdım. İskeleti doğru kuramadığım için karakter dönüşümünü veremezdim. Bu da acemi bir yapı koyardı ortaya. Bu yüzden evet, uzun süren bir emek sarf ediyorum ama sürpriz sonlar için değil, sürpriz sona gidecek yolu doğru taşlarla döşemek için. 

Son soru alabildiğine yalnız, kırılgan, bıkkın, başarısız, çaresiz, türlü mutsuzlukların içinde yuvarlanan kahramanlarınıza dair olsun. Onları deneyimlerinizle mi yoksa gözlemlerinizle mi yarattınız?

Ben ne kırılganım ne yalnız ne bıkkın ne de başarısız. Ama içinde büyüdüğüm çevrede bunların hepsini büyük bir ahenk içinde gördüğümü söyleyebilirim. Aslında biraz da bu yüzden öykülerimde şunu amaç edindim: Kurtuluş daima kendinizde. Uzun bir süre toplum olarak bize gösterildiği şekilde başka birinde değil. Kendinizi mutsuzluğa mahkum eden de sizsiniz, mutsuzluğunuzun içinden çıkıp gidecek olan da. Kendinizden başka kahramana ihtiyacınız yok. Bunlara bağlı kalarak her öykümde mutlu son da yazmadım. Bazı karakterlerim kendi yarattıkları veyahut maruz kaldıkları mutsuzluğun içinde kalakaldı. Bazıları ise kendi çıkış noktalarını buldu. Yine kendi imkanlarıyla.

Ya umutlar?

Pek tabii okuyanlar için daima umut var. Bunu da şöyle anlattığımı düşünüyorum: Madam Violet’in ilk kez çaldığı kapıyla içeriye aldığım okuru, Mümtaz’ın kendi kanatlarını bulmuş haliyle uğurladım. Mümtaz’ın son cümlesinde dediğim gibi ne uçmaktan ne de düşmekten korkmayalım.

  • İçimdeki Kilitleri Tek Tek, Gaye Keskin, Can Yayınları
Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Soner Can

Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi

Mesleğimiz, “Ben kimim?” sorusuna verdiğimiz en hızlı yanıtlardan biri. Peki, “İşimi yeterince iyi yapamadım” demek ne zaman “Ben yeterince iyi değilim” düşüncesine dönüşüyor? Üç kitap eşliğinde başarıyla özdeğer arasındaki ince çizgiye, değişen ihtiyaçlarımıza ve işimize hayatımızda ayırdığımız yere bakıyoruz.

Aslı Perker

·

06 Kas 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: İşi dışında kim olduğunu unutanlara kitap reçetesi
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 

İranlı yönetmen Asghar Farhadi, Brand Week İstanbul’daki söyleşisinde “Yapay zekanın bilinçaltı yok” diyerek yapay zekanın insan yaratıcılığının yerini bütünüyle alamayacağını savundu. Peki, insanı farklı kılan bilinçdışı süreçlerin varlığı mı, yoksa bedenli, ilişkisel, utançla yüklü, geri döndürülemez bir hayat tortusu mu?

Ümit Alan

·

06 Kas 2026

Asghar Farhadi’nin söyledikleri ve ötesi: Yapay zeka insan yaratıcılığının ne kadarını üstlenebilir? 
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı

"The Lobster" postmodernizmin kimliklerin ve toplumsal normların kuruluşuna ilişkin sorgulamalarını, duygular sosyolojisinin temel meselesiyle buluşturur. Filmin asıl trajedisinin, insanların baskıcı kurallara itirazsız itaat etmelerinde değil, bu kuralların belirlediği duygusal ihtiyaçları kendi arzularıymış gibi yaşamalarında saklı olduğunu gösterir izleyiciye. David’in kişisel trajedisiyse, otelden ormana kaçmasına rağmen otelin “aşk kurallarını” da yanında götürmesidir.

Mehmet Sindel

·

06 Kas 2026

Bir filmi 'duygular sosyolojisi' üzerinden okumak: Lanthimos'un 'The Lobster'ı
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti