Gerçeğin ötesinde

Maddenin arkasındakilerin arayışında iki gezgin ruh, Jozef Van Wissem ve Jim Jarmusch, 12. yılına yaklaşan müzikal işbirliklerinde kutsallıkla yıkanmış mistik diyarlara seferler düzenlemeye devam ediyor.
Gerçeğin ötesinde

31 Mart - The Irish Spirit - Duende
The Irish Spirit ile birlikte

The Irish Spirit : Logan Roy’u nasıl bilirsiniz? İşin esprisindeyiz tabii ama sadece birkaç gün önce başlayan dördüncü sezonuyla yine sohbetlerimizden eksik etmediğimiz Succession ve Roy Ailesi geri döndü. Kötü haberse veda busesi kondurmadan önce bunun medya devinin iş ve aile entrikalarıyla buluşacağımız son sezon olması… İlk bölümünü izlediğimiz 2018 yılından bu yana neler değişti ama muhabbetlerimizin de dizinin de başrollerinden olan Brian Cox ’a (Logan Roy) olan hayranlığımız hiç değişmedi. Kendisi İrlanda asıllı ve İrlanda’nın yaşadığı patates kıtlığı sırasında halk dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kalırken Cox ailesi de İskoçya’ya bu dönemde göç etmiş. Rolünün getirdikleriyle ekranlardan bile sert tavrını içimize işleten usta oyuncu bu serüvene London Academy of Music and Dramatic Art’a 17 yaşında başlamasıyla adım atmış. Kariyerinde tiyatro, TV dizi ve filmleriyle sinemada birçok başarı yakalayan oyuncu hiç şüphesiz The Irish Spirit ’in yaratıcı, cesur, özgür ve eğlenceli dünyasını yansıtıyor. Öyle ki The Irish Spirit ruhunun getirisiyle farklı alanlara el atmaktan çekinmeyen Cox, yazdığı üç kitapla da birçok dilde kendine yer bulmayı başarıyor. Dahası: Dizinin pek çok sahnesinde İrlanda ruhunun boğazdan akıp giden hâli bize eşlik ediyor. Son sezona başlamak için bugünü bekleyenler ve kendine şöyle güzel bir hatırlatma yapmak isteyenler için Duende şurada dizinin unutulmaz bölümlerini listeledi. Sláinte mhath! Ne spoiler yediğin ne de spoiler ’a maruz kaldığın bir final sezonu olmasını dileyerek The Irish Spirit ’in ağızda yaratıcı bir tat bırakan ruhunu yakalamak üzere seni bu bağlantıya davet ediyoruz.

Daha fazlasını öğren

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İçimde bir yerde dürtüklenince harekete geçen, uyanışıyla ayaklarımı yerden kesen ve beni bilincimin sınırları dışına zorlayan bir şey var. Onun farkına hangi aracıyla vardığımız ve onu nasıl deneyimlediğimiz değişse de hepimizin ortak paydasıdır bu belki de.

Beni, astronot Dave Bowman’ın 2001: Space Oddysey’de çıktığı yıldızlararası yolculuğa benzer bir seyahate, içimdeki sınırları belirsiz evrenin derinliklerine doğru götüren aracılar var cebimde: Alice Coltrane’nin Journey in Satchidananda’sının Pharoah Sanders nefesiyle can bulan soprano saksafonu, Hamza el-Din’in The Water Wheel’ının hiptonize edici udu ve (bu yazının da odağına aldığı) Jim Jarmusch & Jozef Van Wissem ikilisin 10 yılı aşan işbirliklerinde ortaya çıkan; karanlıkla aydınlık, Orta Çağ’la günümüz, barok lavtasıyla elektrik gitar arasında mekik dokuyan alternatif bir mistisizmin büyüsü.

Jim Jarmusch ve Jozef Van Wissem’in yüzyılları dolaşarak buluşan punk zihinlerinde sıradan gerçekliği maddenin arkasındakilerle değiştikleri bir müzikal gezginlik; dini mitolojinin, teolojik esinlerin ve ruhani rehberlerin eşliğinde yarattıkları bir dünya var. Ve o dünyaya konuk olmak, esrarengiz bir yolun yolcusu olmak demek. Bilinmeyenin cazibesine doğru yelken açıyoruz şimdi. 

Tasarım: Esra Yapar

Nerede başlamıştık?

Bir gün yolları hiç ayrılmamacasına kesişecek iki anakronik ruhun biri Maastricht, Hollanda; diğeri Ohio, ABD’de yükseldi. Aralarında binlerce kilometre, koca bir okyanus vardı. Ancak dünyaya yalnızca 7 yıllık bir farkla düşen Jarmusch ve Jozef, hayatlarının yapıcı dönemlerini benzer bir zaman diliminde yaşadı. İdealist, ütopik ve kolektif olmaya dayalı karşı-kültürler benimseyen 60’ların rüzgârı; 70’lerle yerini yavaş yavaş punk rock’ın nihilist, karamsar ve kayıp jenerasyonuna bırakırken Jarmusch ve Jozef genç sanatçılar olarak bu geçişin ortasındaydı.

Jim, JJ

“Still avoiding the so-called real world”

Jim Jarmusch’un Instagram hesabını ziyaret edersen profilinde okuyacağın cümle bu olacak. Cümledeki “still”; yazar, yönetmen ve müzisyen kariyerinde 50 yılı devirmek üzere olan Jarmusch’un gerçeğin ötesiyle olan ilişkisinin kadimliğine işaret ediyor. Hâlâ, dün de olduğu gibi, belki de kendini bildiğinden beri. 

Jarmusch, 1970’li yıllarında başında New York’a geldiğinde henüz 20 yaşında bile değildi. Columbia Üniversitesi’nde Amerikan ve İngiliz Edebiyatı okuyarak başladığı Büyük Elma yolculuğu yazarlıktan yönetmenliğe, oradan da müzisyenliğe uğradı. Ardından da hepsinin ortasında bir yerde konumlandı. 

Jim; o zamandan beri o orta yerden, çizgileri bulanık disiplinlerarasılıktan besleniyor. Zira Jarmusch’un alametifarikası bu: Dur durak bilmeden ilham çağıran çok boyutlu kişiselliği; evreni içine çekeceği nefeslerle dopdolu bir sonsuzluk olarak görmesi; zihnini ve kalbini tüm genişliğiyle geçmişin, bugünün ve geleceğin ihtimallerine açması. The Stooges, MC5, The Velvet Underground gibi müzisyenler/müzik grupları, William Blake gibi hâlâ adını sık sık zikrettiği şair/yazarlar, her sene doğum gününü kutladığı sessiz sinemanın dâhisi Buster Keaton ve daha pek çokları onunla, onun bir parçası. Ancak bunların ötesinde, yazdığım paragrafları Jarmusch ve Van Wissem’le buluşturacak olan ve cevaplanmayı bekleyen bir soru var: “New York bunun neresinde?”

Jim Jarmusch. | Tasarım: Esra Yapar

Ramones didn’t know how to play guitar” - Jim Jarmusch

Bu soruyu punk rock’ı öne koymadan cevaplamak mümkün değil. Jim Jarmusch’u Jozef Van Wissem’le bir araya getiren, belki de onların sıfır noktası olan punk; New York City’de yeşerdi. Jarmusch; şehrin Aşağı Doğu Yakası’nda bir müzik kulübü olan CBGB’de Ramones’u, New York Dolls’u, Richard Hell & The Voidoids’i, Patti Smith’i ve Television’ı izledi. Müziğin virtüözlük gerektirmediğini, enstrüman çalmak için onu bilmenin şart olmadığını gözlemledi. 

Enstitüleşmiş, kategorize edilmiş ve etiketlenmiş sanat kalıplardan bağımsızlığını ilan eden; müzik, film ve çağdaş sanatı kapsayan bir spektrumda üretimler gerçekleştiren bir sahnenin, No Wave’nin bir parçası oldu. Önemli olanın yapmayı bilmek değil, hissetmek olduğunu kavradı. Bir taraftan New York’un metruk sokaklarında avare avare dolaşan bir genci kardajına aldığı lo-fi filmi Permanent Vacation’ı çekti, diğer taraftan The Del-Byzanteens’te klavye çaldı. Onu “sözde gerçek dünyanın”, yaratıcılığı ehlîleştirmeye çalışan otoritelerin, geleneklerin sıkı kuralcılığından uzağa taşıyan New York’tu. Jim Jarmusch New York’ta yetişen, izleyen, dinleyen, yaşayan ve yaratan o kişiye dönüşürken Jozef Van Wissem de benzer bir evrimin kıyısındaydı.

Jozef Van Wissem. | Tasarım: Esra Yapar

Jozef, JVW

Jozef Van Wissem, müziği hiçbir zaman tanımlı alanlarda deneyimlenen bir şey olarak görmedi. Daha 14 yaşındayken Maastricht’in caddelerindeydi. Eline lavtasını alıp hayatını barok enstrümanının etrafında kurmaya başladığında ise müziğin onu sürüklediği her yerdeydi: Sanat galerileri, kiliseler, kütüphaneler, müzeler, eski striptiz kulüpleri, havaalanı fuayeleri, hatta Kapadokya’nın peri bacaları.

Onu New York’a götüren, lavtasının yüzyıllara dayanan mirasını yapıbozuma uğratan ve nihayetinde de Jarmusch’la tanışmasını sağlayan hayatının o radikal kırılımından önce Jozef bir punk rock bar sahibiydi. Dışarıdaki gerçeklikle, modern hayatın bayağılığıyla, dogmatik inançlarla taban tabana zıt hâlde, o barı yıllarca işletti. Ta ki barını satana; lavtası aracılığıyla organize dinlerin çizdiği sınırları aşarak ruhani, mitolojik ve mistik olanın peşinde ABD’ye gidene kadar.

…a lute player with a punk rock attitude” - Jozef Van Wissem

Tasarım: Esra Yapar

Wissem, klasik repertuvarlarıyla yüksek bir sanat icrasına araç edilen lavtayı kurumsallaşan geleneklerin kıskacından kurtarmak istedi. Wissem’i "punk rock tutumuyla bir lavtavi" olmaya motive eden, ona “klasik bir pozda oturarak ‘güzel’ müzik çalan bir lavtavi hayalinden hoşlanmıyorum, canımı sıkıyor budedirten de bu istenciydi. Lavtayı özgürleştirmek fikri, Wissem’in kadim bir enstrümanın müzikal imkânlarını kişiselleştirmesiyle sonuçlandı. 

Değişime kapalı geleneğin dondurucuya koyduğu lavta repertuarları, onun elinde tersinden çalındı. Müzisyenin ayna görüntüsü müzik yazarlığı adını verdiği bestecilik, düz ve ters çalışı aynı olan palindrome’lara dönüştü. Palindrome’lar katmanlaştı, yekpare oldu, uzadıkça uzadı. Wissem’in zaman-mekânın ötesindeki müziği enstitüleşmiş, kategorize edilmiş ve etiketlenmiş sanat kalıplardan bağımsızlığını ilan ederek özgürleşirken; 16. yüzyıldan 21. yüzyıla, baroktan punk’a yolculuk Wissem’i New York’a, Jim Jarmusch’a getirdi.

2006 yılında, bir New York caddesinde

Bir üst paragrafı “…yolculuk Wissem’i Jarmusch’a getirdi.” diyerek bitirmemin bir sebebi var. Zira Jozef ile Jim’in tanışması, planlanmış bir buluşmayla gerçekleşmedi. Bir zamanlar aralarında koca bir okyanus ve binlerce kilometre mesafe olan bu ikili, görünür olanın ötesine adanmış ruhlar, sanatlarını özgürleştirmek için yüreklerini müziğin engin ifadeselliğine teslim etmiş gezginler; birbirlerini 2006 yılında, bir New York caddesinde buldu. 

Kısa ve öz bir görüşmeydi. Jozef, Jim’in eline bir CD tutuşturdu. O günün gecesinde Jozef’in CD’si Jim’in evinde yankılandı. Duydukları büyüleyiciydi. Kendini şanslı hissetti. “Ben hiyerarşik değilim. Minimalizmi de avandgardı da gelenesel olanı da seviyorumdiyen Jarmusch için Jozef’in müziğini dinlediği an bir “İşte bu!” anıydı. O an, 24 Mayıs’ta 12. yılını dolduracak üretken bir işbirliğinin de başlangıcıydı.

Tasarım: Esra Yapar

Nereye gidiyoruz?

Jozef’in tefekkürlü; Hristiyan mistisizminin, mitolojisinin ve okültizmin ruhani boyutlarını dolaşan ve palindrome’lar çalan lavtası; Jarmusch’un elektrik gitar gürültüleri, yankıları ve geri bildirimleriyle buluşmaya hazırdı. Wissem’in The Joy That Never Ends albümü bir ilk oldu. Jarmusch’un gitarı, Wissem’in lavtasının çağırdığı izbe ve antik diyarlara konuk oldu. 

2011’in ekim ayında, kalabalıkların karşısına ilk defa Brooklyn’in Issue Project Room sahnesinde çıkan ikilinin düet albümleri Concerning the Entrance Into Eternity’in tohumları o gece atıldı. Concerning the Entrance; çağdaş olan elektrik gitarla Orta Çağ’ın mirası o büyüleyici, gizemli ve kutsi lavtanın ışık ve karanlık, sessizlik ve gürültü, somut ve soyut arasında mekik dokuyan dansının ilk resitaliydi.

Bu resital; 2012’de The Mystery of Heaven ve Apokatastatis’le üç; 2014, (Only Lovers Left Alive filminin soundtrack albümüyle) 2019 ve 2023’te yayımlanan (şu ana kadar) birer albümle devam etti. “Bir güneş kadar parlak lavtanın sesi, onun hoş kırmızı rengi; Jarmusch’un aya benzer gitarıyla, onun mavi rengiyle” karıştı. Bu dünyanın gerçekliğinden hâlâ kaçan bu iki spiritüel göçebe, gizilliği yücelttikleri ulvi seyahatlerinde birbirlerini buldu. Zihinler zihinlere döküldü, ruhlar ruhlarla bir oldu. Maastricht’ten New York’a, baroktan punk’a, özgürleştirilmiş gelenekten avangardın sonsuz uzamlarına; Jim ve Jozef bitmek bilmez bir macerada. 

İyi ki varlar. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

🌑 Jim Jarmusch ve Jozef Van Wissem'in ruhani birlikteliği, Depeche Mode'un ölümle dansı

Jim Jarmusch ve Jozef Van Wissem'in gerçeği yadırgayan ruhani müzikal seyahati, Elizabeth Banks'in Çıldırmış Ayı'sı, Depeche Mode'un ölümle kol kola dans eden son albümü Memento Mori.

31 Mar 2023

The Irish Spirit ile birlikte
Tasarım: Esra Yapar

YAZARLAR

Koray Soylu

Editor @ Aposto

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Yakarsa dünyayı kadınlar yakar: Arabeskin kadınları yalnız trajedileriyle hatırlanmaya mı layık?

Şiddet, yok sayılma, erken yaşta evlilikler, engellenen kariyerler ve erken ölümler... Arabeskin kadınları, onları sürekli geride bırakmaya çalışan bir sistem içinde kendi kulvarlarını açtı, popüler kültürün damarlarına sızdı. Cansever’den Bergen’e, Dilber Ay’dan Esengül’e uzanan bu hikayeler, arabeskin acısını yalnızca şarkılarıyla değil, hayatlarıyla da sırtlanan; ölümleriyle dahi bu dünyanın onlara reva gördüğü vedanın tatsızlığını görünür kılan kadınları anlatıyor.

Ayça Örer

·

16 Ağu 2026

Yakarsa dünyayı kadınlar yakar: Arabeskin kadınları yalnız trajedileriyle hatırlanmaya mı layık?
DuendeDuende

HİKAYE

Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi

Yapay zekanın bizim yerimizi almasından korkuyoruz ama belki de asıl sorun insanın çoktan bir makineye dönüşmesindedir. Verimlilik, hız ve üretim insanın değerinin ölçüsüyse bu yarışı elbette makine kazanacak. Peki insanın değeri ne kadar ürettiğinde değil de sevmekte, düşünmekte, yaratmakta, ilişki kurmakta ve bütün bunları yaparken dönüşebilmekteyse? Yapay zekanın dünyayı ele geçirmesinden korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Aslı Perker

·

14 Ağu 2026

Bibliyoterapi'de bu hafta: Yapay zekadan korkanlar için kitap reçetesi
DuendeDuende

HİKAYE

The End of Oak Street: Dinozorlar değişti, peki ya biz?

David Robert Mitchell’ın Spielberg ve J.J. Abrams’ın izlerini taşıyan yeni filmi "The End of Oak Street", bir aile krizini dinozorlarla, bir hayatta kalma mücadelesini ise insanın doğayla bitmeyen savaşıyla buluşturuyor.

Emre Eminoğlu

·

14 Ağu 2026

The End of Oak Street: Dinozorlar değişti, peki ya biz?
DuendeDuende

HİKAYE

YUNT: Küratöryel yöntemlerin ve işbirliklerinin laboratuvarı

Sultanbeyli’de konumlanan, kâr amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT, ikinci yılını geride bıraktı. Tüm seneye yayılan Merve Elveren ve Meriç Öner’in küratörlüğünü üstlendiği "VarYok" adlı serginin kapanmasına günler kala YUNT’un kurucusu Muratcan Sabuncu ile sohbet ettik.

14 Ağu 2026

YUNT: Küratöryel yöntemlerin ve işbirliklerinin laboratuvarı
DuendeDuende

HİKAYE

Yıldız Tozu | Meryl Streep sinemasının ortak paydası: Seçimler

Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerindeki 21 Akademi Ödülü adaylığı, Meryl Streep’in sinema tarihindeki esas yerini anlatmaya yetmez. Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir.

Mehmet Sindel

·

13 Ağu 2026

Yıldız Tozu | Meryl Streep sinemasının ortak paydası: Seçimler