Güven krizi meselesi: Türkiye neden bir Heimlich manevrası ülkesi?

Şu anda dünyada büyük bir kutuplaşma ve güven krizi var. Bu yeni bir haber değil. Öte yandan Türkiye bu güvensizlik zeminine zaten aşina. Bizim ihtiyacımız olan, sıfırdan bir Nordik güven ütopyası icat etmek değil; sokakta bir hayvana bağış yağdıran, Marmaray'da tanımadığına bisküvi alan o mayayı hatırlamak, modernize etmek.
Güven krizi meselesi: Türkiye neden bir Heimlich manevrası ülkesi?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Geçenlerde Marmaray durağında açlıktan başım dönerken otomattan bir şeyler almak için durdum. Kalabalık bir saatti, kredi kartının limiti yokmuş, arkamdaki sırayı görünce vazgeçtim, tam arkamı dönüp giderken gençten bir çocuk, “Abla şu krakeri mi alıyordun sen” diye sordu. Ben "Gerek yok" diyene kadar çubuk krakeri alıp uzattı bana. Para vermek istedim, “Duan yeter” dedi. 

Burnumu çeke çeke, gözlerime dolan yaşları sile sile eve vardım. O günden beri de aklımdan çıkmadı bu. Dünyada bir süredir gündemlerden biri olan güven aşınması hakkında bir şeyler okuduğum her seferinde de o günü hatırladım. 

Bu ülkede neden herkes Heimlich manevrası biliyor? İlkyardımın temellerini bilen yok. O kadar çok doktor yok. Peki neden? Neden dünyada toplumsal güven sıralamasında en sonda olan bir ülkede bu kadar insan, olur da birinin boğazına bir lokma kaçarsa hayatını kurtarabilmenin yolunu öğrenmek istiyor? 

Muhtemelen okumuşsunuzdur, kısaca hatırlatayım. PEW Araştırma Merkezi’nin 25 ülkede yaptığı “Dünyada Başkalarına Güvenin En Yüksek ve En Düşük Olduğu Yerler” araştırmasında Türkiye sonuncu sırada. “Çoğu insana güvenilir” diyenlerin oranı yüzde 14. "Güvenilmez" diyenlerin oranı ise yüzde 84. 

Türkiye özelinde bir süredir o yabancıya güvensizliği hem hissediyor, hem sık sık okuyoruz. Ancak bunu bir felaket tellalı dinler gibi, sanki bir tek Türkiye berbat bir durumdaymış gibi içselleştirmiş bir ruh hâliyle yaşıyoruz. En son örneği Dünya Kupası final gecesi Saraybosna’daki sokak kutlamalarına iç geçirirken gördük. 

  • Bize ne oldu sorusu o kadar uzun zamandır soruluyor ki, biz kimdik, biz durup düşünmeyi teklif ediyorum. Ama önce gelin başkalarına bakalım. 

Güven krizindeki dünya

Şu anda dünyada büyük bir kutuplaşma ve güven krizi var. Bu yeni bir haber değil. Hatta durum global düzlemde kendine üzülme safhasında tıkanmak yerine, önce nedenlerin tespiti ardından da çözüm bulmaya çalışma kısmına geçtiği için artık güven krizinin çözülmesi için yaklaşımlar tartışılıyor. 

Önce nedenler. Dünyaya bir "içe kapanma” hâli hakim. Edelman Güven Barometresi’nin 2026 verilerine göre 28 ülkede 10 kişiden 7'si böyle. İnsanlar sadece kendisi gibi olanlara sığınıyor ve güveniyor. Sanki her şey birdenbire oldu gibi bir hâl var ama, her şey yavaş yavaş oldu. 

Dünyada sosyal güvenin azalmasının birden fazla nedeni var. İlki ekonomi. Pek çok ülkede insanlar sistemin adil olmadığı, fırsatların eşit dağılmadığı hissinde... Buna iş güvencesizliği, yükselen yaşam maliyeti, gelir uçurumu eşlik ediyor. Yapılan araştırmalar, enflasyonun ve ekonomik durgunluğun toplumsal bağları da zedelediğini kanıtlıyor. 

İkincisi hep birlikte yaşadığımız ama ülke ülke ayrı ayrı deneyimlediğimiz olaylar. Enflasyon, pandemi ve hesap verilmeden geçiştirilen çeşitli skandallar. Southampton Üniversitesi'nin 143 ülkede yaptığı araştırmaya göre parlamentolara güven 1990'dan 2019'a dokuz puan düşmüş durumda. 

Öte yandan pandemi mirasını hâlâ sırtımızda taşıyoruz bakmayın. Karşımızda bir insan değil bir potansiyel virüs gördüğümüz günler, güven duygumuzu parçaladı. 

Üçüncüsü bilgi krizi. Dezenformasyon, hakikat-sonrası olarak özetleyeceğimiz hâl... Dördüncüsü de siyasi kutuplaşma. Yukarıdan başlayan söylemler, zamanla gündelik ilişkilere sızıyor. Zaten her an yaşıyoruz bunu biliyorsunuz.  

Biz hep mi böyleydik acaba?

Dünyanın geldiği noktaya, ülkece elimizde kolonya, arkada piyanist şantörler, yüzümüzde bir gülümseme ile hoş geldiniz diyoruz. "Biz ne zaman böyle olduk?" sorusu aslında bir illüzyon; biz hep böyleydik. Babana bile güvenmeyeceksin der, gider tanımadığımız insanın kirasını öder, çantasına göz kulak oluruz. Biz sistemsizliğin içinde bir şekilde insan kalmanın yöntemlerinin bitmeyen antrenmanlarındayız hep. 

Dünyanın aradığı ve bulduğu çözümler net: Güven arabuluculuğu, bütçeye katılım, şeffaflık mekanizmaları… Ama bunların hepsi işleyen kurumlar gerektiriyor. Türkiye'de o zemin yok. 

Ama başka bir şey var. Türkiye, parası çıkışmadı diye markette birilerine bir şeyleri almaktan yüksünmeyen, yol tarif ederken canından can çıkan, cebinde mamalarıyla gezen insanlarla dolu bir ülke. Biz birbirimize güvendiğimize inanıyoruz. İşte o inanç hiç sarsılmıyor. 

Ancak gerçekler öyle değil. Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye'de "çoğu insana güvenilebileceğini" söyleyenlerin oranı 1980'lerin başında yüzde 10, 1990'ların başında yüzde 5.5, 2000 yılında yüzde 4.8, 2008-2009 döneminde ise yüzde 9.4. Yani 40 yıldır, Türkiye’de güvenin oranı pek de değişmedi. Hep de azdı. “Yıkılmadım ama ayakta da değilim” şakası gibi… 

Güven mi önce gelir, sistem mi? 

Güvenin aşınması, yok olması, azalması, adına ne derseniz deyin, bu araştırmalara bakıldığında belirli bir formüle dayanıyor. Sosyal güven üzerine yapılan tüm çalışmaların temellendiği hipotez, halkların güveni ilmek ilmek ören bir kurumsal sistem içinde hissettikleri ve yaşadıkları üzerine kurulu. 

  • İsveç, Norveç, Danimarka gibi ülkelerin birbirine güvenme konusunda dünyaya örnek ve kerteriz olarak gösterilir. Sanki sarışın ve uzun boylu olmanın yan etkisi yanındakine güvenmekmiş gibi… Öyle ya, bir keramet vardır. Kimsenin kimseye muhtaç olmadığı, kurallara tastamam uyulan, nüfusun belli bir refah seviyesinde olduğu bu ülkelerde pekala güven yüksektir. 

Danimarkalı ekonomist Christian Bjørnskov, İskandinav ülkelerindeki yüksek güveni anlamak için yaptığı araştırmada İskandinav ülkeleri yerine ABD’deki İskandinav göçmenlerini inceler. Amerika'da büyüyen o torunların güven seviyeleri hâlâ diğer Amerikalılardan yüksek çıkar. Bjørnskov, karşılıklı güvenin kuşaktan kuşağa aktarılan bir maya olduğu çıkarımına varır: 

“Önce güven vardı, refah devleti o güvenin temeli üzerine inşa edildi.” 

İşte bizim de temelimiz, mayamız, sistemin tıkandığı anlarda patlayan o Heimlich refleksi bir bakıma.  

“Biz ne zaman bu kadar kötü olduk” çok yaygın bir sosyal medya kalıbı. Bir zamanlar herkesin kapılarının açık olduğu, daha hoşgörülü bir ülke olduğumuza dair yıkılması zor bir inanç var. Ya da belki sosyal medya olmadığı için herkes buna inanıyormuş... "Her şeye rağmen" birlikte sevinmeye dair bir umut. Bence Türkiye'yi besleyen şey bu. Umut. Geleceğin daha iyi olacağına dair yitmeyen bir umut. 

Güven geçmişe dayanır. Umut ise geleceğe. Türkiye'de umut hâlâ canlı. Ipsos’un Şubat ayında yaptığı araştırmaya göre toplumun yüzde 60'ı "Bu yıl geçen yıldan iyi olacak” diyor. Belki de bir kabullenişe ve kendimize üzülmeyi bırakmaya ihtiyacımız var. 

Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nin güncel araştırması, Türkiye’nin ruh hâlini “verimsiz mutsuzluk” olarak tanımladı. Toplum ne iyi hissediyor ne de bütünüyle çöküyor. Memnuniyetsizlik, ortak bir iyileşme iradesine dönüşmek yerine çoğu zaman içe kapanıyor, bireyselleşiyor, sessizce taşınıyor. 

"Bu halk birbirine güvenmiyor” istatistiki verisi üzerine basıp geçtiğimiz bir ezber oldu. Her şeyi bu bilgiye dayanarak yorumlayamayız. Böyle ezberler tehlikeli. Türkiye’de bir güven hattı var. Yatay ama var. Türkiye’de güven, bireyin her gün yeniden, inatla ve risk alarak ürettiği bir zanaat. Bir tür direniş. Gerilla tipi bir güven var burada. 

Belki biraz abartarak şöyle ifade edebilirim: Herkes kendisinin insan sarrafı olduğuna güveniyor. Kimisi için ise sadece karşısındakinin gözünde gördüğü bir “nur”dan peyda oluyor. Bu açıdan Türkiye, duygularla anlaşılabilen, sezilen bir yer. Güven de çoğu zaman bir ilke olarak değil, bağlama göre verilen sezgisel kararlar hâlinde işliyor. 

  • Benim diyen toplumbilimciyi, araştırma şirketini ofsayta düşüren, rasyonel verileri ani duygu değişiklikleriyle alaşağı eden, tam çözdüm ben dediğiniz anda plot twistlerle hiçbir şey anlamamışım dedirten bir ülke. 

Türkiye’de o makbul, bilimsel güven duygusunu aramak bu yüzden anlamsız. Üstelik bu bizi başka bir tür bir umutsuzluğa götürüyor. Çünkü bizim mayamız başka. Eldeki mayayla aynı ekmeği yapamayız. Başka bir ekmek yapabiliriz ama. 

Güveni onarmak

Daldaki kuşu hep küçük görüyoruz da, kuş kuştur. Hepimizin topluca üzerine düşünmesi gereken bir şey bu. Birbirimize ihtiyacımız var. Türkiye bu güvensizlik zeminine zaten aşina. Bizim ihtiyacımız olan şey, sıfırdan bir Nordik güven ütopyası icat etmek değil; sokakta bir hayvana bağış yağdıran, Marmaray'da tanımadığına bisküvi alan o mayayı hatırlamak, modernize etmek.

Dünyada güveni onarmak için önerilen yolların çoğu da aslında sandığımız kadar yabancı değil. Bir kısmı insanları ortak meseleler etrafında yeniden buluşturmayı öneriyor. “Yurttaş meclisleri”, “vatandaş panelleri”, “katılımcı bütçeleme” gibi kulağa teknik gelen modellerin ortak fikri çok basit: İnsanları sadece söylenen, korkan, geride duran çekilen kalabalıklar olmaktan çıkarıp, birlikte düşünen ve karar süreçlerine bir ucundan dahil olan özneler hâline getirmek. 

Bizim bunları ithal edecek bir hâlimiz yok. Hatırlayın, Gezi Direnişi döneminde parklarda saatlerce süren forumlar yapılıyordu. Büyük uzlaşmalardan önce küçük işbirliklerinden başlamak yani mesela. Bir topluluğa katılmak. Facebook’ta üye olduğum bir kadın grubu var. Bir ihtiyacı olan yazıyor, bir telefon numarası, kalacak bir oda, bir tekerlekli sandalye, elden çıkarılacak bir kedi kumu kabı. Sırf umutlanmak için okuyorum grubu arada bir. Mezun olduğum lisenin WhatsApp grubunda deprem zamanı ne çareler bulundu, çok iyi hatırlıyorum. İnsan tek başınayken çok umutsuz hissediyor, bir yere iliklenmekten başlamalı. 

Dünyada güven üzerine çalışanların neredeyse hepsi dönüp dolaşıp aynı şeye geliyor: İnsanlar en azından neyin neden yapıldığını görmek istiyor. Hangi karar, hangi bilgiye dayanarak alındı? İtiraz nasıl değerlendirildi? Kim, neden dinlendi? Verilen söz tutuldu mu? İBB Davası’nın canlı yayın talebi mesela, tam da bu. 

  • Dünyanın bugün “güven arabuluculuğu” dediği şey de bize bütünüyle yabancı değil. İnsanları aynı fikirde buluşturmaya çalışmaktan çok, ortak bir dert etrafında yan yana getirmekten söz ediyoruz aslında. Araya da her iki tarafın da sözüne itibar ettiği birilerinin girmesi gerekiyor. 

Ayrıca agoralarda memleket meselelerin tartışıldığı toprakların da bir hafızası vardır elbet. Belki de meseleyi tam burada doğru koymak gerekiyor. Türkiye’nin sorunu güven hayal edememek değil. Bu topraklar imeceyi de biliyor, park forumunu da biliyor, görünmez destek ağlarını da biliyor, esnafın veresiye defterini de, apartmanda hasta komşuya yemek çıkarmayı da biliyor. 

Toplum olarak hafızamızın dağılmış parçalarını bir yapboz gibi birleştirmek gerekiyor aslında. Hafızamızı kullanmamız lazım. Yaşamadıysanız da duymuşsunuzdur, hastanede refakatçisi olmayan hasta varsa birisi onun da refakatçiliğini üstlenir. O birbirini kollama hâlini küçümsememekten söz ediyorum. Kolay bir hayat değil burada yaşadığımız. Ancak bu kadar düşmanlık, bu kadar umutsuzluk da bize vallahi fazla. 

Bu yazıyı yazıp yazmamakta çok kararsız kaldım. Sık sık vazgeçtim, sık sık geri dönüp yazayım dedim, en sonunda bu güvensizlik ezberine karşı benim gibi bir umuda ihtiyacı olabilecek birileri olabileceğini düşünüp başına oturdum. Bu bir delüzyon değil. En küçük yerden başlayalım, orası neresiyse. Kolay olmadığının farkındayım ama madem içimizde bir “Biz başkalarına benzemeyiz, biz birbirimizi bırakmayız” inanışı var, ona sahip çıkalım. Varsın delüzyon olsun. 

Akıl sağlığı daha yerinde olan insanların delüzyonel derecede iyimser oldukları gözlemlenmiş. Varsın bize de deli desinler. Sonuçta Heimlich manevrası bilenlerin sayısının bu kadar yüksek olduğu kaç ülke var ki? "Türkiye bir şeyler ülkesidir" diyen özet saptamalara kızıyorum genelde ama bu kez hak ediyoruz: Türkiye bir Heimlich manevrası ülkesidir.  

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Sinem Dönmez

Gazeteci ve metin yazarı. 1984’te İstanbul’da doğdu. Yazı yazmaya Cumhuriyet Hafta Sonu ve Pazar eklerinde başladı. Marie Claire Türkiye, Radikal Hayat, Cumhuriyet Sokak, Hürriyet Kitap Sanat gibi mecralarda yazdı. Okumayı, düşünmeyi, kedileri ve büyük sofraların etrafında oturmayı seviyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

Antalya’da iklim sınavı: COP31’in başarısını nasıl ölçeceğiz?

Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi, Türkiye için sadece uluslararası bir zirveye ev sahipliği yapma meselesi değil. İklim finansmanı, adil geçiş, emisyon azaltımı ve çoktaraflı işbirliği başlıklarında somut ilerleme sağlanması, Türkiye'nin küresel iklim diplomasisindeki rolünün de önemli bir göstergesi olacak. COP31’in başarısını, açıklanan taahhütlerin sayısı değil, ülkelerin somut kararlar alıp bunları uygulamaya dönüştürme kapasitesi belirleyecek.

Pelin Cengiz

·

06 Kas 2026

Antalya’da iklim sınavı: COP31’in başarısını nasıl ölçeceğiz?
AngstAngst
∙

HİKAYE

DOSYA: İklim finansmanında özel sektörün rolü #1

COP31’e günler kala, iklim diplomasisinin en önemli gündem maddelerinden biri yine finansman. Yeni düzenlemelerle birlikte Türkiye’de özel sektörün iklim finansmanında daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerekecek gibi görünüyor.

Alev Karakartal

·

06 Kas 2026

DOSYA: İklim finansmanında özel sektörün rolü #1
AngstAngst
∙

HİKAYE

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pelin Cengiz

·

02 Kas 2026

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Vartan Estukyan

·

29 Eki 2026

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

Pelin Cengiz

·

28 Eki 2026

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat