Hakikati arayan sürreal bir rüya: ‘Hakikat Elbet Bir Gün’

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
“Bütün normallerin değiştiği, değerlerin alt üst olduğu ‘uzak’ bir ülkede, hepimizin cebinden çıkması muhtemel o son mektubun; şarkılarla beraber anlatılan, etkileyici hikâyesi. Uzak olmayan bir distopya.”
Sadece ismiyle bile direnme gücü teklif eden, tek dizelik bir şiir hissi yaratan Hakikat, Elbet Bir Gün, 2018 sezonunda tiyatro gündemimize yukarıdaki cümlelerle girmişti. Metniyle Berkay Ateş’e 2017 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’nü kazandıran oyun, Ateş’in de kurucularından olduğu Tiyatro D22 yapımı olarak, birbirinden yetenekli sahne ekibinin marifetiyle karşımızdaydı. Seda Türkmen, Gizem Erdem, Berkay Ateş, Can Kulan ve Emir Çubukçu’nun sahnelediği, Serkan Salihoğlu’nun yönettiği oyunu iki kez izlemiştim. Geçen gün gözüme ilişen bir sosyal medya duyurusu içimde incecik bir sızı hissettirdi:
“Hakikat, Elbet Bir Gün, 28 Haziran’da tekrar ve son kez sahnede.”
D22’nin Instagram gönderisinde yer alan cümlenin ucuna bir günebakan emojisi iliştirilmişti. Oyunu izleyenlerin çok iyi hatırlayacağı, sahnedeki günebakana minik bir selam…
Duyuruyu gördüğümden beri aklımda: Günebakanlar, balonlar, konfetiler, kargalar, fareler, yasak renk sarı, diktatör bir ayı, söğüt ağacı, sarı tişörtlü korkusuz çocuk, umudunu yitirmiş Mukadder Öğretmen, anneye yazılmış bir mektup, bir çocuk parkı, tutuklu bir şair, şehrin alacakaranlığında bir kovalamaca, “havuzdan” bildiren haber spikerleri, öldürülen bir çocuk, Ali İsmail Korkmaz, Gezi ve karanlık…
Tiyatro oyunları, doğası gereği, istediğiniz kadar kayda alın, asıl olarak zihnimizde ve kalbimizde yaşayan, kimisi hafızamızı seneler sonra bile bir yerinden gıdıklayan sanat işleridir. Hakikat, Elbet Bir Gün; metaforları, imgeleri, gizli ya da açık göndermeleriyle, sahneden kalbimize doğru açtığı kocaman, tuhaf, karmaşık, katman katman örülmüş yoluyla hafızamızda uzun süre yaşayacak oyunlardan. Gezi günlerine ve devamında ülkenin büründüğü atmosfere dair yapılmış en çarpıcı işlerden biri. Hakikatin ve adaletin peşinde, kendinizi içine bıraktığınızda çok güçlü duygularla bağ kuracağınız bir metin ve bu metnin etkili bir şekilde sahneye taşınmış hâli bu oyun.
Berkay Ateş’in metni lineer akan, meselesini hemencecik açık eden bir tiyatro oyunu sunmuyor. Yazarı olarak oyunu “upuzun bir mektup” olarak tanımlıyor zaten Ateş. Sahneyi dolduran aksesuarlar ve dekor; dahası birbirine girecek replikler de seyircinin kafasını ilk dakikalarda hızla karıştırmaya aday. Anlamlandırması zor bir açılış yapıyor. Oyunun canına kıyılmış bir çocuk tarafından geride kalanın annesine bırakılmış, “o gece” yaşananların anlatıldığı bir mektup olduğunu yavaş yavaş fark ediyoruz. Sahnede anlatılanlar ise o mektubun ucunda çıkılmış sürreal bir rüya adeta... Rüya sürreal görünebilir ama içi hakikat ve adalet arayışıyla dolu.
Son 20 senemizin içinde dolaşmak gibi
Beş çok başarılı oyuncu, oyunun gereklerini dönüşümlü olarak üstleniyor; 100 dakikalık arasız sürede seyirciyi sıkça güldürdükleri performanslar sunuyor. Yer yer reji fikirleri yağmuru altında kaldığımızı hissetsek de tempoyu hiç düşürmeyen bir reji akışı ve iyi işleyen bir koreografi var karşımızda.
- Koreografide Gizem Erdem’in, dekor ve ışık tasarımında Cem Yılmazer’in, kostüm tasarımında Başak Özdoğan’ın, müziklerde Erdem Doğan’ın, maske ve kukla tasarımlarında İlayda Çeşmecioğlu’nun imzası olan oyunun dramaturgluğunu Aslı Ceren Bozatlı’nın üstlendiğini not edelim.
Metaforlar, imgeler, oyun açıldıkça birbirine bağlanacak katmanlar arasında ilerledikçe kendimizi bir distopyanın, bir hayal ülkesinin falan değil, bizatihi içinde yaşadığımız ülkenin son 20 senesinin içinde buluyoruz. Sahnedeki tüm ince ya da iri detaylar, göstergeler, uçuşan replikler, grotesk sahneler bütünü oluşturup finale gidildiğinde oyun, derin bir nefes eşliğinde, “Hakikat, elbet bir gün!” dedirtiyor seyircisine. Oyunun adını, mektubu okuyan annenin beklentisini, milyonlar olarak sessiz umudumuzu tekrarlamış oluyoruz.
Bu oyun kurgulandığından beri ülke ve dünya gündemi, açık açık ilan edilen yalanların gerçekmiş gibi sunulduğu (ki ilk ve en bariz örneklerini Gezi dönemi medyasında görmüştük) post-truth çağın en belirgin zamanlarını yaşıyor. Bize ülkenin post-truth hâlini; gerçekle hayal, doğrudan anlatımla metaforlar, özgün şarkılarla şairane sözleri aynı anda kullanarak, sahne ve ışık tasarımından aksesuar ve kostümlere her detaya yerleştirip saykodelik bir atmosferle sunan Hakikat, Elbet Bir Gün’ü içinden geçtiğimiz bu günlerde izlemek çok daha etkili olacaktır eminim.
Bugüne dek izlemediyseniz, son gösterimde muhakkak yerinizi alın. Benzerine kolay rastlanmayacak bir işi, oyun hafızanıza yerleştirmiş olacaksınız.
Not almalı: Hakikat, Elbet Bir Gün 28 Haziran Cumartesi, saat 20.30’da Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda son kez seyirci karşısında.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Bahar Çuhadar
Tiyatro eleştirmeni ve gazeteci. Gazeteci olmaya 9 yaşında, okuduğu Körfez Savaşı haberlerini defterine baştan yazarken karar verdi. İkonik savaş muhabirlerine özenerek 'dış haberci' olma planlarıyla İstanbul Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler okudu. Üniversitenin köklü tiyatro kulübü İstanbul İktisat Sahnesi'nde tiyatroyla tanıştı. Dünyada olan bitene sahneden bakmanın tadını, dramaturjinin gücünü keşfedince kültür sanat ve tiyatro haberciliğine yöneldi. Dünya, Radikal ve Hürriyet gazetelerinin kültür sanat sayfaları ve hafta sonu ilavelerinde muhabir ve editör olarak çalıştı. 2011'den beri düzenli olarak haftalık tiyatro eleştirileri kaleme alıyor. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği üyesi. Türkiye'yi gönüllü olarak terk eden yeni nesil göçmenleri anlattığı 'Yeni Ülke Yeni Hayat' adlı kitabın yazarı.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?





