Hakikatimsilik pandemisi: Güvenmeden yaşayabilir miyiz?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Birkaç haftadır tatsız bir kuşkuyla bakıyorum hayata. Elim işe gitmiyor. Sarsıcı bir olayın ardından ruhun geri çekilmesine benzer bir halim var.
Şapkalarımdan biri editörlük. Bu nedenle de günümün büyük kısmı gelen dosyaları incelemek, yazıları düzenlemekle geçiyor. Yayına hazırladığımız bir kitap için gelen kimi yazıları okurken damağıma dokunan yerleri ihmal edip geçemiyorum. Durup “Bu kimin sesi?” diye soruyorum. Öylesine mekanik, öylesine alışıldık ki... Teknik olarak düzgün bir cümle ama ruhu yok, anlamlı olsa bile manası yok.
Yazılar, büyük olasılıkla yapay zeka ama %100 kanıtlanamaz. Metinleri kimi tespit programlarına soktum; yüzde anlamında birbiriyle çelişen raporlar sundular. Çevremdeki editörlere, yazarlara gönderdim. Yapay zeka ile henüz tanışmamış olanlar fark etmediler ama çoktan karşılaşmış olanlar, görür görmez ittifak içinde, "İnsan kaleminden çıkmamış" deyip çok klişeleşmiş örnekleri sundular.
Sundular ama “kesinlikle” denebilecek bir konu değil. Ne metnin tadı kanıt, ne programın verdiği rapor, ne de deneyimli editörlerin, ömrü yazı işçiliği ile geçen yazarların sezgisi. Ruhuma çöreklenen hâl, olayın üzerinden birkaç gün geçmesine karşın dağılmayınca fark ettim ki mesele, yayınevimize gönderilen yazıların yapay zekayla yazılmış olma olasılığının ötesinde: Neye dayanarak yargıya varacağımı, neye güveneceğimi bilememek. Yazara mı, editöre mi, programa mı, kendi damağıma mı?
Soruyu büyütünce hayatın hemen her yanına değiyor. İçtiğim suya neden güveniyorum? Bindiğim otobüsün frenlerine? Bir binanın kolonlarına, doktorun tanısına, eczaneden aldığım ilaca, gazetede okuduğum habere, cebimde taşıdığım paraya? Şu anda hayatınızda güvendiğiniz üç kişiyi düşünün mesela; sonra üç kurum, ardından hiç tereddüt etmeden ürününü satın alacağınız üç markayı... Peki kendinize ne kadar güveniyorsunuz? Bunların ortak keseni nedir: Geçmiş deneyimlerimiz, uzmanlıklar, tanıklıklar, bilinirlik, denetlenebilirlik mi?
İnsanı, o bilin(e)mez varlığı anlamanın şifreleri belki de ruhuma çöreklenen bu hâlde saklıdır. Takiyettin Mengüşoğlu’nun felsefi antropolojisinin değeri, insanı tek bir niteliğe sıkıştırmamasında yatar. Ona göre bilen, yapıp-eden, isteyen, değerleri duyan, tavır takınan, seven, çalışan, eğiten, eğitilen, tarih yapan, inanan, kavramlaştıran, sanat ve tekniğin yaratıcısı olan, disharmonik (çelişkileri olan), biyopsişik bir varlıktır. İnsan, bunlardan hiçbirine indirgenerek açıklanamaz. İnsan, bunların toplamını aşar, deyim yerindeyse bileşkesidir.
İnsanı, düşündüğünü düşünen, bu niteliğinin ürünü olan bilen bir varlık olarak görmek eğilimindeyizdir. Oysa bildiklerimizin sınırı, anlam evreninin sonsuzluğu içinde ihmal edilebilir niceliktedir. Gündelik hayatımızı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz şeylerin bazılarını bilebilir, pek azını doğrulayabiliriz.
- Sabah musluktan akan suyu laboratuvara gönderemem. Otobüse binerken şoförün ehliyetini, aracın bakım kayıtlarını, yolun zemin etüdünü inceleyemem. İçine girdiğim her binadan beton numunesi alamam. Ameliyat olmadan önce tıp fakültesini bitiremem. Beni ameliyat edecek hekimlerin diplomalarını nasıl aldıklarını soruşturamam…
Bütün bunları yapabilmek için devlet diye bir denetim mekanizması kurmuşuz. Meslek odaları, belediyeler, tarım bakanlığı ve daha niceleri… Burada radyasyonlu çayı "Bir şey olmaz, bakın" diyerek içen bakanlardan, gümrükten dönen ürünleri iç pazara satan mekanizmalardan ya da diploma denetlemek şöyle dursun, kendisi Balkanlar'daki sözde üniversitelerde sınavsız diploma satan yapıları şimdilik boş geçelim.
Hayat beklemez. Yayaya yeşil yanar yanmaz, ileriden hızla yaklaşan o tanımadığımız sürücünün kırmızıda duracağını varsayıp yola atarız kendimizi. Salisesinde karar verir, devam ederiz çünkü yaşamak, karar vermektir.
İşte güven tam bu aralıkta varlık kazanır: Başkalarının bilgisine, tanıklığına, meslek ahlakına, kurumlara, ortak deneyime, dürüstlüğe dayanarak yaşamak. Güven, duygu olmak yanında değerdir; aynı zamanda hayatın üzerinde yükseldiği müşterek platformdur. Bir başka deyişle güven, hayat adını verdiğimiz heykelin kaidesidir. Heykeli kaidesinden ya da üzerinde yükseldiği zeminden bağımsız biçimde düşünemeyiz. Güven, işte düşünebilmemizin de yaşayabilmemizin de temelidir.
İnsan, topluluk hâlinde yaşayan bir türdür. Bireysel anlamda tek başına yaşayamaz. Dilini de, dilinin ürünü olan bilgisini de temel türsel niteliği olan topluluk hâlinde yaşamasına borçludur. Hangi bitkinin zehirli, hangilerinin güvenli olduğunu her birimiz deneye yanıla değil, atalarımızın deneyimlerini bize aktarmalarıyla öğrenebildik. Başkalarının deneyimleri bilincimizin çimentosudur. Uygarlık, bireysel kısıtlılığın ortak hafıza ile telafi edilmesidir. O nedenle güven elimizden alındığında huzurumuz yanında yaşam/a yeteneğimizi ortadan kalkıyor; deyim yerindeyse oksijensiz kalıyoruz.
Gördüm. Peki, gerçekten gördüm mü?
Yakın zamana kadar bir tartışmada biri “Gözlerimle gördüm” deyince tartışma biterdi. Fotoğraf bunun teknolojik uzantısı, ses kaydı daha güçlü tanığı, video ise neredeyse olayın kendisi sayılıyordu. Günümüzde “görüyorum, duyuyorum” dediğimizde alacağımız cevapları, dijital bir mecradan bu satırlara ulaşan bütün okurlar tahmin edebilirler. Gördüğüm, duyduğum her ne ise, hiç söylenmemiş, hiç olmamış, hiç yaşanmamış olabilir.
René Magritte 1929’da bir pipo çizip altına bunun bir pipo olmadığını yazdığında temsil ile temsil edilen şey arasındaki mesafeyi hatırlatıyordu. Elbette pipo değildi; piponun resmiydi. Bugün Magritte’nin oyununa bir kat daha eklemek zorundayız: Ekranda gördüğümüz şey artık gerçek bir piponun resmi olmak zorunda da değil. Ortada hiçbir pipo, hiçbir oda, hiçbir karşılaşma olmadan temsil üretilebilir.
Belki Neşet Ertaş’ın “Yalan Dünya”sı da bu nedenle bugün kulağımıza başka türlü geliyor. Onun yalan dünyası faniliğin, gelip geçiciliğin dünyasıydı; bizimki giderek görünenle olan arasındaki ilişkinin belirsizleştiği bir dünya.
Bugün giderek belirsizleşen dünyamızı anlamamıza yardımcı olan en işlevsel kavramlardan biri, Oxford Sözlüğü’nün 2016’da yılın sözcüğü seçtiği “post-truth” kavramıdır. Post-truth, kişisel duygu ve inançların kanaat oluşumunda doğrulanmış bilgilerden daha etkili olduğu bir iklimi ifade eder. İnanılan şey gerçek sayıldığında hakikat önemsizleşir; hakikat önemsizleştiğinde ise temellendirilmemiş bilgiler, duygular ve inançlar birbirine karılarak ayıklanması neredeyse imkansız bir bulamaç hâline gelir. Post-truth, tam da bu iklimin adıdır.
Türkçede “gerçeklik sonrası”, “hakikat sonrası”, “hakikat ötesi” gibi karşılıklar önerilmiş olsa da henüz genel kabul görmüş bir tercümesi yok. Ben de yazılarımda ve derslerimde “hakikat sonrası” demeyi tercih etmiyorum. Çünkü “sonrası” sözcüğü, sanki hakikat bir zamanlar aramızdaymış da trenine binip gitmiş, biz de ardında kalmışız gibi kronolojik, doğrusal bir çağrışım taşıyor.
- Oysa hakikat ölmedi; insan var oldukça da öl(e)mez. Sorun, hatta sorunsal, bundan daha tekinsiz: Hakikate benzeyen şeyler hızla çoğalıp yayılıyor; hakiki olanla olmayan arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor.
Gerçek, olanla; hakikat ise olan hakkında doğru hüküm kurma çabamızla ilgilidir. Yalan, yanlış olduğunu bildiğimizi doğruymuş gibi ileri sürmeyi; tahrifat, olanı eğip bükmeyi ifade eder. Sahte ise başka türlü işler: Aslına benzemek zorundadır ve benzerliği ölçüsünde başarılıdır. Hakikatimsilik tam da bu aralıktan filizlenir. Doğrunun kılığına girmiş yanlışlar; bilgi biçimine bürünmüş yorum ve kanaatler; haber görünümündeki propaganda; uzman edasıyla konuşan manipülasyon ustaları; insana benzeyen makineler; makine elinden çıkıp insan imzası taşıyan metinler...
Bu, hiç kuşkusuz tekinsiz bir durum ama daha da tehlikeli bir hâl var: Sahtenin gerçek, gerçeğin sahte olması. Yapay zekayla üretilmiş görüntünün gerçek sanılmasının ne kadar tehlikeli olduğunu kolayca görüyoruz. Fakat aynı teknoloji ters yönde de çalışıyor: Gerçek görüntüye “yapay zeka üretmiş” demek.
Hukukçular Bobby Chesney ile Danielle Citron, bu ikinci olanağı “yalancının temettüsü” (liar’s dividend) olarak adlandırır: Deepfake teknolojisinin varlığı bir yandan sahte içeriklerin dolaşımını kolaylaştırırken diğer yandan gerçekten yaşanmış ya da söylenmiş şeylerin de “sahte” denilerek bertaraf edilmesine zemin hazırlar. Yapılan deneysel çalışmalar, politik aktörlerin somut skandallar karşısında sığındıkları “Bu bir dezenformasyon” savunmasının, belli koşullarda stratejik avantaja dönüştüğünü doğrulamaktadır.
Hakikatimsilik bu nedenle tek yönlü işlemiyor: Sahte, gerçeklik kazanırken; gerçek, sahtelik kuşkusu örtüsünün altında kalıyor. Buna çift yönlü epistemik kayma diyebiliriz. Mesele, burada teknolojik olmaktan çıkıp etik sorunu da aşıp politikleşiyor.
İnsanların hiçbir şeye inanmadığı bir toplumun hakikate kavuştuğunu sanmayın. Tersi olabilir. Sürekli kuşku altında yaşayan insan bir süre sonra kendisini güvende hissettirecek kapalı yapılara, cemaatlere iradesini delege ederek sığınabilir. “Gazetelere, bilim insanlarına, uzmanlara, mahkemelere, devlete, muhalefete, görüntülere inanmama” çağrısı, deyim yerindeyse insanı hakikatin ortak dolaşımından koparan bir tür ağ-dışı (off-grid) yaşamı “tercih” etmeye sürükleyebilir.
“Hiç kimseye inanmayın!” diyen biri, örtük biçimde “Bana inan!” demektedir. “Hiç kimseye inanma, bana inan” önermesinin kendi kendini kemiren çelişkisi burada. Bütün güven ilişkilerini tasfiye etmeyi öneren kişi, bunu yapabilmek için kendisine güvenilmesini talep ediyor. Güven ortadan kalkmıyor, yer ya da özne/nesne değiştiriyor: Kurumdan cemaate, uzmanlıktan kanaat önderine, meslek örgütünden “bizden olan”a, ürünün niteliğinden markaya, gazeteciden influencer’a, ortak denetimden algoritmaya taşınıyor.
Hannah Arendt’in olgusal hakikat üzerine söyledikleri bugün hâlâ ürpertici derecede güncel. “İki kere iki dört eder” ile “Dün saat üçte bu meydanda ne oldu?” aynı türden hakikatler değildir. İlki tanığa ihtiyaç duymaz; ikincisi duyar.
Olayların tanıkları vardır: Belgeler, kayıtlar, fotoğraflar, gazeteciler, arşivler, nesneler, özneler… Arendt, olgusal hakikatin başkalarıyla ilişkili olduğunu, tanıklarla kurulduğunu, tanıklığa bağlı olduğunu savlar. Siyasette Yalan adlı kitabında daha da ileri gider: Olguların hatırlanmak için tanıklığa, insan dünyasında sağlam bir yer edinebilmek için güvenilir tanıklara ihtiyacı vardır. Örgütlü yalan, tam da bu kırılgan olguların dokusunu parçalayabilir.
- Kitabın yayımlanmasından bir yıl sonra verdiği konferansın ses kaydını da buraya bırakıyor, anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Mesele, doğru bilgiye erişimi aşıyor. Olguların tahrif edilmediği bir dünyaya ihtiyacımız var. Gazetecilik, bilimler, arşivler, mahkemeler, meslek örgütleri, bağımsız denetim kurumları ve daha pek çok kolektif irade ile oluşturduğumuz, birlikte yaşamın sigortası olan yapılar, güvenli bir dünyada yaşayabilmemiz için var.
- Bir binaya girerken kolonun içine bakıp bir şey anlayamayacağım için mühendislik, yapı denetimi ve belediye var. Hekimin diplomasının gerçek olup olmadığını her seferinde araştırmayayım diye akreditasyon; bilimsel bir makaledeki bütün deneyleri kendi laboratuvarımda tekrar etmek zorunda kalmayayım diye hakemlik; okuduğum haberin arkasında doğrulama, editoryal sorumluluk, düzeltme ve cevap hakkı bulunduğunu bileyim diye de medya etiğinin normları var.
“Beşerdir şaşar” denir. İnsan, yanılır ama yanıltır da. İnsan, yanıltmayı (da) öğrenebilen bir varlık. Hata ile hile arasındaki fark burada başlıyor. İnsan yapıntısı hiçbir şey mükemmel olamaz. Güveni, kusursuzluk ya da mükemmelliğe değil, hatayı tespit edebilme, düzeltebilme, ilgili aksaklıklara karşı protokolünü güncelleme kapasitesine sahip işleyişe duyulan itibar olarak düşünebiliriz.
Bu nedenle hakikatimsiliğin yarattığı sorunların çözümünü “Her birey karşısına çıkan bilgiyi kendisi teyit etsin” diyerek tek tek insanların omuzlarına yüklemek ne mümkündür ne de gerçek bir çözümdür. Bu, bilakis cari ideolojinin iyice görünmezleştirilmesidir. Çünkü hiçbirimiz aynı zamanda gazeteci, statik mühendisi, hekim, istatistikçi, hukukçu, siber güvenlik uzmanı olamayız.
Bu nedenle yaşamımızın kaidesi ya da platformu olarak metaforlaştırdığımız güveni örgütlemek, ortak sorumluluğumuz. Gezegenimizde yaşamımızı sürdürmemiz iklim krizini aşmaya bağlı olduğu kadar güven krizine karşı önlemlere de bağlıdır. Bu nedenle saydamlıkla, meslek etiğiyle, özerk kurumlarla, bağımsız denetimle, birbirini kontrol eden yapılar, içerimcilikle örülmüş, kapsayıcı, katılımcı karar süreçleriyle güveni sigortalamak, zeminimizi güçlendirebilir.
Descartes’ın kötü cini bugün yaşasaydı epey rahat ederdi sanırım. Duyularımızın bizi aldatabileceği düşüncesi artık metafizik bir egzersiz olmaktan çıkıp telefon ekranımızın gündelik deneyimine dönüştü. Ama Descartes sık sık haksızlığa uğrar. Yöntemsel kuşkusunun amacı “hiçbir şeye inanma” değildir. Descartes’e göre kuşku, güvenilir zemini bulabilmenin aracıdır. Descartes kendisini yalnızca kuşku duymak için kuşku duyan radikal kuşkuculardan (skeptikler) özellikle ayırır; muradı, düşünmesini, varlığını sağlam bir zemine dayandırmaktadır.
Bugün ihtiyacımız olan ayrımın burada saklı olduğu düşüncesindeyim. Eleştirel düşünmek, sonu gelmez kuşku silsilesinde pusulayla hareket ederek yönümüzü, güvenli zeminimizi bulabilmektir. Ne ölçüde, neyden kuşku duyulacağının, hangi kanıt karşısında kuşkunun askıya alınacağının ayırdında olmaktır.
- Hekimler büyük ilaç şirketlerince, gazeteciler fosil yakıt şirketlerince yeşil badana amacıyla, mahkemeler ise siyasi elitlerce manipüle ediliyor olabilir. Evet, olabilir; hatta kimi durumlarda kuvvetle muhtemeldir. Ama “olabilir”den “öyledir” sonucunu çıkaramayız.
Bugün, bu mantık aralığından sızan düşünme yanlışı nedeniyle on binlerce yılda ördüğümüz kamusal hayatımız tehdit altında. Anlam dünyamız, 1 ile 0’a sığmaz. Zihnimizi 1-0 anahtarından kurtardığımız ölçüde birlikte yaşamımızı koruyarak sürdürebiliriz. Hayat; doğru-yanlış, inanıyorum-inanmıyorum, güvenilir-güvenilmez gibi ikiliklerle yaşanmıyor. Bilgimiz, bilgilerimize bağlı kararlarımız önemli bir kısmı epistemik derecelere dayanıyor: Kesin biliyorum. Güçlü kanıtlarım var. Büyük olasılıkla doğru. Yeterli kanıt yok. Güçlü karşı kanıtlar mevcut. Büyük olasılıkla yanlış. Yanlışlanmış.
Yazının başında sözünü ettiğim yapay zeka kuşkuma dönersek: Bir metnin damağımda bıraktığı tat “kanıt” değil ama sıfır da değil. Bir editörün benzer kuşkusu ikinci bir emare olabilir ama hâlâ kesin hüküm veremeyiz. AI tespit programının sonucu başka türden veri sağlar ama o programın da hata payı vardır. Yeni kanıt geldikçe epistemik derecemi değiştirebilir, buna bağlı olarak da hükmümü.
Eleştirel düşünme, kanaatimizin gücünü, kanıtımızın ya da eldeki verilerin gücüyle tartabilmektir. Bilgi değiştiğinde kanaatimizi de düşüncemizi de konumlanışımızı da değiştirebildiğimiz ölçüde zihinsel esnekliğe sahibiz, bir başka deyişle de düşünebiliyoruz demektir. Bu da yeni girdilere karşı açık olduğumuzu gösterir. Güven de benzer biçimde kendini tamamen teslim etmek anlamına gelmez. Eleştirel düşünme becerisine sahip kişinin bağlama dahil olan değişkenler ışığında tutumunu güncelleyebilmesiyle ilişkilidir.
Pandemi varsa aşı nerede?
Ortak yaşamımızı tehdit eden bu meseleye, “hakikatimsilik pandemisi” dersek aşımız da eleştirel düşünmedir ama tek doz olmamak koşuluyla. İşin abc’sini öğrenmiş, birkaç mantık hatasını tanıyabiliyor, dezenformasyonu fark edebiliyor, bir içerikte bilgiyle propagandayı birbirinden ayırabiliyor olmamız bağışıklık kazandığımız anlamına gelmez.
İnsan yalnızca akıl yürüten bir varlık olmadığı için aidiyetleri, korkuları, çıkarları, arzuları ve öfkesi söz konusu olduğunda eleştirel düşünmeyi kolaylıkla askıya alabilir. Üstelik zeki insanların kendi inançlarını savunmak için çok yaratıcı gerekçeler üretebildiklerini de biliyoruz. Bu nedenle “aşı” metaforundan çok “epistemik bağışıklık” kavramını tercih ediyorum.
- Hakikatimsi içerik üretimini tarihte görülmemiş ölçüde kolaylaştıran yapay zekayı, hakikatimsiliğe karşı kullanabilir miyiz? Sanırım evet; ama yapay zekayı yeni bir hakikat makamına dönüştürmediğimiz takdirde. Peki nasıl?
“Bu doğru mu?” diye sorup cevabı alıp yetinirsek otoriteyi değiştirmek dışında bir şey yapmış olmayız. Eskiden hocaya, gazeteye, Google’a duyduğumuz güveni makineye duyarız. Üstelik yapay zeka da yanlış bilgi verebilir, kaynak uydurabilir, sorumuzdaki önyargıyı yeniden üretebilir.
“Sokratik AI” adını verdiğim tutum, bizim yerimize hakikati ilan ederek bizi itaate davet edip nesneleştiren, nesneleştirdikçe de irademizi kireçleştirip köleleştiren yeni nesil tekonojilere karşı özerkliğimizin sigortası olabilir. Şu şekilde: Buradaki asıl iddia nedir? Bu bir olgu mu, yorum mu, değer yargısı mı? Kaynak bunu nereden biliyor? Birincil kaynak var mı? Bağımsız başka kanıt bulunuyor mu? Bu iddianın lehindeki en güçlü kanıt hangisi? Aleyhindekiler neler? Hangi varsayımları örtük biçimde kabul ediyorsun? Bu iddia yanlış olsaydı ne görmeyi beklerdin? Kaynağın kimliği değişirse aynı kanıta aynı ağırlığı verir miydin? Şu anda kesin yargı vermek zorunda mısın? Elindeki kanıt, sana hangi epistemik derecede kanaat oluşturmak olanağı veriyor?
AI burada cevap makinesi olmaktan çıkıp düşünme yoldaşına, daha doğrusu Sokrates’in agorada yaptığı gibi bildiğimizi sandığımız şeylerin üzerine küçük çentikler atan bir epistemik derecemizi oluşturmamıza destek olan yardımcıya dönüşebilir. Makine bunu kendi kendine yapamayacağı için insanın kadim kurumlarından “eğitim” burada devreye girmek durumunda.
- Makineyi bu şekilde kullanmayı öğrenebilir, öğretebiliriz. Çocuklara, gençlere, yetişkinlere daha fazla “doğru bilgi” depolamayı bir kenara bırakıp kim ne söylerse söylesin, önce kendi kendimize “Buna neden inanıyorum?”, ardından bize söyleyene, “Bunun kaynağı nedir, bana söylediğin bu şeyi nereden biliyorsun?” sorularını sakınmaksızın sorabilmeyi temel beceriye dönüştürebiliriz.
Birbirimize mahkumuz. İçinde yaşadığı topluluktan azade bir varlık olarak insandan söz edemeyiz. İnsan tek başına kendine yeten epistemik bir ada değil. Başkasının tanıklığına, emeğine, uzmanlığına, hafızasına muhtaç. Bilinç (consciousness), bu nedenle birlikte bilmek anlamına geliyor. Dolayısıyla güveni tümden ortadan kaldırmayı vaat eden her dünya tasarımı insanın türselliğiyle çelişir.
Elimizden güvenimizi aldığınızda özgürleşmiyor, kimsesizleşiyoruz. Kimsesizsek, karşımıza çıkan “kesinlikler”e sarılmamız hiç de şaşırtıcı olmaz. Çağımızın sorunu Nietzsche’nin söylediği anlamıyla "Tanrı’nın ölmesi" de değil artık; güvenimize talip devlet, cemaat, marka, influencer, uzman, platform, algoritma ve şimdi yapay zeka gibi küçük tanrıların çoğalmasıdır.
- Günümüz insanı, pazaryerinde müşterileri kendi tezgahına çekmeye çalışan satıcılar gibi, "Bana inan" nidalarıyla bize ellerindekini satmaya çalışan bu küçük tanrıların arasında pusulasını aramaktadır.
Yaşamak biraz da bu sesleri duymaktır. Kaçış yok! Hangisine, hangi konuda, hangi gerekçeyle, ne ölçüde itibar edeceğimizi öğrenmek; güveni yalnızca bireysel sezgiye bırakmayıp müşterek kurumlarla, meslek etiğiyle, denetimle, saydamlıkla yeniden örgütlemek.
Eleştirel düşünme bizi, neyi neden güvenilir bulduğunu açıklayabilen dürüst insanlara dönüştürür. Sokratik AI’dan beklenebilecek en makul şey de hakikati bizim yerimize bulan ve yargıya varan yeni bir otorite olması değil; hakikatimsiliklerle mücadele ederken bize eşlik eden, sorularıyla yönümüzü bulmamıza yardım eden bir düşünme yoldaşı olmasıdır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Metin V. Bayrak
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?




