Haritası olmayan bir eşik: Orta yaş deneyimleri nasıl değişiyor?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Daha önce tanımadığım üç kişiyle bir odadaydım. Her biri, benim de iyi bildiğim bir ruh hâlini ifade ediyordu: "Eskiden herkes bana 'ne kadar şanslısın' derdi," dedi 47 yaşındaki bir adam. "Şimdi ben adım atmazsam hiçbir şey olmuyor." 61 yaşındaki bir başkası ekledi:
"7/24 laptop kucağımdaydı. Bir gün baktım, hiç mail yok.”
54 yaşındaki bir kadın başını salladı:
"Kalan zamanı keşkelerle geçirmekten ödüm kopuyor. Yine bir mucize olsun da hayat bana gelmeye devam etsin istiyorum."
Bu duyguyu 20’li yaşlarda da yaşayabilirsiniz elbette. Ama 40’tan sonra bir yerlerde, bu his başka bir ağırlık taşıyor. 25 yaşında “Hayat bana gelmiyor” derken önünüzde bir yandan da sonu olmayan bir zaman varmış gibi hissedilebilir. İkinci yarının eşiğinde ise bu belirsizliğe farklı bir aciliyet; hatta kimi zaman panik duygusu eşlik edebilir.
Arkanızda zengin bir birikim vardır: Roller, ilişkiler, alışkanlıklar, unvanlar, kazançlar. Ama aynı zamanda bazı şeylerin ömrünü tamamladığını da hissedebilirsiniz; eski hedeflerinizin, önceliklerinizin, kimi anlam ve neşe kaynaklarınızın, sonsuz zaman algısının… Ve “iyi bir hayat”tan ne anladığınızın.
Bu his bir illüzyon değil; kişisel bir arıza da değil. Bu odadaki insanlar başarılıydı. Dışarıdan bakıldığında, hayatın ilk yarısının oyununu kazanmışlardı. Ama hepsi aynı rahatsız edici gerçekten bahsediyordu: Kendi dünyalarının ucuna gelmişlerdi ve sonrası için ellerinde harita yoktu.
Haritası olmayan geçiş
Hayatın ilk yarısı için mükemmel haritalarımız var. Okuldan işe, bekarlıktan evliliğe, oradan ebeveynliğe geçişin yolları çizili. Üniversitelerin kariyer ofisleri, şirketlerin oryantasyon programları, düğünler, kutlamalar, ailenin seferber oluşu... Sistem tıkır tıkır çalışır. Ne yapacağınızı, nereden yardım alacağınızı bilirsiniz.
Ama hayatın ikinci yarısına geçiş böyle değil. İlk yarıyı düzenleyen o kurumlar ve kurallar, bu eşiktekileri yarı yolda bırakıyor; bu yeni dönemin yolunu kolaylaştırmak veya düzenlemek için neredeyse hiçbir nirengi noktası sunmuyor. Rol değişimleri var ama ritüeller yok. Yeni sorular beliriyor ama çerçeve yok. Eşik var ama kapıyı tutan yok.
Örgütsel davranış uzmanı Herminia Ibarra, bu türden izi yolu olmayan, destek sistemlerinden yoksun geçişlere akademide “under-institutionalized transitions” dendiğini hatırlatır bize; yani kurumsallaşmamış geçişler. Yakın zamana kadar pazarlama araştırmalarında bile orta yaş sonrası kitleye neredeyse hiç yer verilmiyordu. Görünmez bir kitle.
Burası tuhaf bir ara evre. Burada eski kurallar hükmünü yitirir; yenileri ise henüz yazılmamıştır. Gündelik hayat devam etse bile, yaşam size sanki askıda gibi hissettirebilir. Çünkü eski ya da varolan ritim artık size ait değildir. Yenisi ise henüz kurulmamıştır. "Hayat artık bana gelmiyor" hissi işte tam bu evrede belirir.
Sistem geriden geliyor
Andrew Scott ve Lynda Gratton, The New Long Life’ta tarihin büyük kırılma noktalarında hep aynı örüntü olduğuna dikkat çeker: Teknoloji hızla ilerler. Ama onu anlamlandıracak, toplumsal faydaya dönüştürecek kurallar, kurumlar ve yaşam biçimleri her zaman geriden gelir.
- Tarım Devrimi’nde yeni teknikler ortaya çıktı, ama sosyal yapıların uyum sağlaması yüzyıllar sürdü. Sanayi Devrimi’nde fabrikalar büyüdü ama işçi hakları, sosyal güvenlik sistemleri ve çalışma yasaları çok daha sonra ortaya çıktı.
Bugün de benzer bir gecikme yaşıyoruz. Yapay zeka hayatımıza girdi, sağlıklı ömürler uzadı. Teknolojik deha her zamankinden hızlı. Ama sosyal deha—yani bu yenilikleri anlamlı ve adil kılacak eğitim sistemleri, çalışma yasaları, kurumsal esneklik ve çeşitlilik, emeklilik modelleri—hep bir adım geriden geliyor.
Kurumlar hâlâ geçmişin "üç aşamalı hayat" modeline göre çalışıyor: Eğitim, çalışma, emeklilik. Oysa hayat çoktan çok aşamalı, çok patikalı bir rotaya dönüştü. Bugün 40’larında işini bırakıp yeni bir alana geçen, 50’lerinde yeniden öğrenci olan, 60’larında yeni bir sanat dalına yelken açan insanlarla giderek daha sık karşılaşıyoruz.
Ama o patikaları gösteren tabelalar henüz dikilmedi.
Hayat depremleri
Bruce Feiler'ın araştırmalarına göre, ortalama bir yetişkin, hayatı boyunca 30-40 sarsıcı olay yaşıyor. Bunların içinde öyleleri var ki ya da aynı anda birkaç değişim öyle bir üst üste gelebiliyor ki Feiler'ın deyimiyle "hayat depremi" niteliğinde: Kişinin yaşamının yönünü, anlamını ya da amacını değiştiren güçlü kırılmalar.
- Bir kariyer değişimi, bir sağlık krizi, bir ilişkinin bitişi ya da başlangıcı, emeklilik gibi kişisel değişimler ya da pandemi, ekonomik durgunluk, savaş gibi kolektif şoklar.
Ortalama bir yetişkin, hayatı boyunca 3-5 hayat depremi yaşıyor. Kimi gönüllü kimi gönülsüz bu sarsıntıların ardından yeniden ayağa kalkmak ortalama 5 yıl sürüyor.
Belki de hayatın ilk yarısındaki o sistemler—roller, unvanlar, kurumlar, beklentiler—sadece yolu düzenlemiyordu. Aynı zamanda bazı soruları da erteliyordu. Belki "Kim olmak istiyorum?" sorusu, "Bir sonraki terfim ne olacak?" sorusunun arkasına gizleniyordu. Ya da "Ne için buradayım?" sorusu, başkalarının ihtiyaçlarını karşılama telaşı içinde boğuluyordu.
Kurulu düzen bir değişimle, bir kesintiyle ya da bir tükenmişlikle sarsıldığında, o sorular için yer açılıyor. Bir anlam boşluğu görünür oluyor.
Biz "durmak yok yola devam" diyerek yetişmiş ve yaşamış bir kuşağız. Bu nedenle patinaj yapmak, bir yol ayrımına gelmek, duraklamak; bunlar kendimize kolay verdiğimiz izinler değil.
Yalnız olmadığını bilmek
O odadaki üç kişiye dönersek:
"Benim kavşaklarım yok," demişti 47 yaşındaki Suat. "Yol var ve ben hiç durmadan gidiyordum. Bir gün baktım ki yol bitti, durdum. Kavşak da yok."
54 yaşındaki Defne eklemişti:
"İlk defa kendim için zamanım var gibi hissediyorum. Ama ben çalışmaktan başka bir şey bilmeyen biri olduğum için ne yapacağımı bilmiyorum."
61 yaşındaki Nilüfer ise şunu söylemişti:
"Bazı şeylerin bittiğini hissediyorum ama neyin başladığını bilmiyorum. Kaynayan suyun içindeki kurbağa gibiyim. Su ısınıyor ama zıplayamıyorum."
Ve sonra hepsi, neredeyse aynı anda, şu cümlede buluştu: "Meğer yavaşlamak sadece bana özgü değilmiş. Yalnız olmadığını bilmek iyi geldi."
İşte belki en büyük çıpa bu: Yalnız olmadığını bilmek.
Burası, yolun sonu değil. Kurgu dünyasındaki kahramanlar gibi, biz de hikayenin orta bölümündeyiz: Eski benlik artık üzerimize oturmaz, yenisi ise henüz dikilmemiştir.
Ve ruhumuz, belki yıllarca sabırla bekledikten sonra, tam da bu arafta sesini yükseltir: "Rollerinin, unvanlarının, eski kimliğinin ötesinde, sen şimdi kime dönüşüyorsun? Kim olmak istiyorsun?"
Bu güzel bir soru. Esas soru. Ama aynı zamanda çok katmanlı, hayatın birçok alanına müdahale etme potansiyeli taşıyan, bir lokmada yutup cevaplaması zor olan, sarsıcı bir soru.
Mümkünlerin kıyısında
Biz belki tarihte ilk kez, hayatın ikinci yarısına daha sağlıklı ve daha uzun bir ömür yaşama potansiyeliyle adım atan nesiliz. Evet, bir yandan sistemdeki gecikmenin getirdiği kaygı ve belirsizlik dolu bir geçiş döneminin ortasındayız.
Ama aynı zamanda, öncüleriz: Başka mümkünlerin kıyısındayız. Bağlam okuma, anlam üretme, sezgi, karar kalitesi; bunlar bu kuşakta en olgun hâlinde. Yapay zekanın tam da taklit edemediği şeyler. Haritası olmayan bir arazide kendi yolunu çizenler.
Hayatın yeniden bize gelmesi için, belki de önce bizim ona doğru adımlar atmamız gerekiyor. Ama bu kez, olmayı veya yapmayı seçeceklerimizin hemen öncesinde; hızlanmadan önce yavaşlayıp ruhumuzun sesine kulak verme zamanı.
Çünkü hayatın bu aşamasında—belki biraz da koşullar bizi buna zorladığı için—elimize kendi hikayemizin yazarı olma fırsatı geçti. Burası, elimizdeki kartları yeniden dizdiğimiz, belki de ilk kez kendi yolumuzu çizdiğimiz yer.
Editörün notu: Bu yazıdaki sesler, geçiş dönemlerindeki yetişkinlere danışmanlık yapan Elvan Omay'ın "Mümkünlerin Kıyısında" adlı programına katılan gerçek kişilerin deneyimlerinden ilham alınarak oluşturulmuş kompozit karakterlere aittir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
YAZARLAR

Elvan Omay
Mümkünlerin Kıyısında oluşumunun kurucusu Elvan Omay, yetişkinlerin geçiş dönemlerini anlamlandırmaya odaklanıyor. Yirmi yıllık kurumsal kariyerinde National Geographic Türkiye’nin yayın yönetmenliği, Hürriyet ve Özyeğin Üniversitesi’nin kurumsal iletişim yöneticiliği gibi roller üstlendi. Ardından eğitim ve gelişim alanına yönelerek The School of Life’ın İstanbul okulunu kurdu ve yürüttü. Geniş çevresinde gözlemlediği ve kendi geçiş süreçlerinden süzdüğü içgörüleri; yetişkin gelişimi, değişim psikolojisi ve sistem düşüncesiyle harmanlayarak bir "rehberli nadas" metodolojisine dönüştürdü. Boğaziçi Üniversitesi İşletme ve Özyeğin Üniversitesi Executive MBA mezunu olan Elvan, koçluk ve dönüşüm liderliği alanlarında uzmanlığını derinleştirmeye devam ediyor. Karmaşanın içindeki taze olasılıkları mumkunlerinkiyisinda.com’da paylaşıyor.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?




