HIZLI MODANIN TOPLUMSAL MALİYETİ

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
*Bu metnin kapıları, ışıkları söndürülmüş bir pasaja açılır.*
Yolculuğun bugünkü durağında, modanın göz bebeklerinden Paris var. Fakat 19. yüzyılın başlarındayım ve kol kola yürüdüğümse edebiyat eleştirmeni, kültür tarihçisi ve birkaç sıfata daha haiz Walter Benjamin. Yani, hızlı adımlarla, alışveriş etmek üzere Chanel’e değil; aylak aylak gezinip 18. yüzyıl pasajlarına gireceğiz -bugün âdeta bir flâneuse’üm ve süzülüyorum şehir podyumunda.
Alacalı pasajlar
Benjamin, Pasajlar’da (Das Passagen-Werk), 18. yüzyılda kurulmaya başlayan şehirlerin nasıl bir seyir nesnesi (spectacle) hâline geldiğinden bahsediyor bana. Kırsaldan büyük şehirlere göçlerin de yaşanmaya başladığı bu dönemde şehirliler, şehrin -karşısında kendilerini küçücük hissettikleri- devcileyin yapılarından, ışıklarından, dur durak bilmez hareketinden büyülenmiş hâldeydi. Pasajların buradaki konumu oldukça kritik Benjamin’e göre. Pasajlar -bugünün AVM’leri demek de mümkün- tüm alacası, aynaları ve ışıklarıyla insanları etkisi altına alan, kapitalizmin önemli bir ayağı olan meta fetişizminin (commodity fetishism)* de önemli bir merkezi. Pasajlarda ilk kez üretim süreçlerinden böylesine ciddi bir kopuş yaşanıyor. Örneğin, eskiden terzilerde dikilen kıyafetler artık bir endüstri içinde; fabrikalarda, atölyelerde; yani gözden uzak yerlerde üretiliyor ve yalnızca tüm parıltısıyla son ürün olarak sunuluyor bu yerlerde. En sevdiğim pantolonu kim yaptı? Nereden ve nasıl geldi? Bu süreçlere yabancılaşırken yalnızca sahip olmayı arzuladığımız; alacalı, fetişize edilmiş metaların peşinde bir mağazadan ötekine savruluyoruz.

Göz görmeyince gönül katlanır mı?
Fakat üretim süreçlerinden kopmak niçin kötü olsun? Bir atasözü: Göz görmeyince gönül katlanır (sorun tam da burada başlar). Sürecine tanık olmadığımız bir ürünün gerçekte neye mal olduğunu bilemiyoruz ve böylece, belki görsek vicdanımızın el vermeyeceği pek çoklarına gözler ve gönüller kapanmış oluyor. Bu noktada, gerçekleri konuşmaya dönelim. Hızlı moda endüstrisinin, bir önceki yazıda -bence oldukça kabaca ve kısaca- bahsetme fırsatı bulabildiğim iklime ve doğaya verdiği zarar haricinde, onu üretenlere de verdiği korkunç ölçüde zararlar var. Bunun temeliyse bu endüstrinin kıyafetleri ürettiği gibi, oldukça eşitsiz bir sistemi yeniden üretip duruyor olması.
Ne demek istiyorum? Kapitalist üretim biçimi artık değer (surplus value)* elde etmek üzerine kuruludur: Piyasada ayakta kalabilmek için firmaların daima büyümesi, büyümesi, büyümesi ve kâr elde etmesi gerekir. Hâl böyle olunca ekonomisi gelişkin ülkeler, üretim maliyetini düşürmek, yani daha fazla kar edebilmek için ana merkezlerini ülkelerinde tutmak suretiyle üretim yerlerini -küreselleşmenin ve serbest piyasanın da verdiği yetkiye dayanarak- daha ucuza işçi çalıştırabileceği, ekonomisi daha az gelişkin -daha fakir- ülkelere kaydırdı (başlarda Çin, ardından Vietnam, Bangladeş, Endonezya, Myanmar ve hatta Türkiye’yi de sayabiliriz). Bu küresel şirketler ucuz pazarları tercih ettiği için yatırıma ihtiyacı olan devletler ve patronlar tercih edilebilmek adına üretim maliyetini düşük tutmaya çalışıyor. İnsanların günlük 2-3 dolara, 16 saatlere kadar çalışmasını, asgari ücretin 65 dolar gibi yaşamı mümkün kılmayacak sayılar olmasını kastediyorum. Elbette işçilerin çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor ve çocuk işçiler de ucuz işçilerin en ucuzu olarak (günlük ortalama 1 dolar civarıyla) marketin favorisi. Tabii bunlar sıklıkla işçi sağlığı veya güvenliği diye bir kavramın ortadan kalkması anlamına da geliyor. Çünkü devlet yatırımcının kaçmaması için gerekli denetimi yapmıyor ve zincirin başından sonuna kadar herkesin yaptığı gibi, gözlerini kapatıyor. Buna dair en trajik örneklerden biri 2013’te Dakka’da büyük giyim firmaları için üretim yapan fabrikaların olduğu sekiz katlı Rana Plaza’nın çökmesi. Aralarında çocuk işçiler de olan, 1.138 işçinin öldüğü, 2.500 işçininse yaralandığı bu kitlesel işçi katliamının fizikisel sebebi iktidara yakın bir yerel politikacı olan sahibinin beş katın üzerine çıktığı üç illegal kat daha. Temel sebebiyse bir kez daha yaşam yerine kârı önceleyen ekonomik modeller ve onun ürünü bir zihniyet.
Işıkları söndürülmüş bir pasaj
Şöyle bir görüş de var, herhalde bahsetmek gerekir: Genellikle şirket yöneticileri hiç işi olmayan insanları ucuz işçi olarak çalıştırmanın aslında onlara istihdam yaratmak ve iyilik etmek anlamına geldiğini ileri sürüyor. Sistemin tam da bu yüzden değişmesi gerektiği, tam da bu yüzden kimsenin yaşamını üç kuruşa satmak zorunda kalmadığı bir sistem kurulması gerektiği bilemiyorum nasıl açıklanır?
Biz şehirleri ve insanlığın bizi hayretler içinde bırakan teknolojilerini seyreduralım, Benjamin ışıklarla bezeli bir meydana kıvrılışımızdan az evvel, bana teknolojik gelişimin toplumsal gelişim demek olmadığını tekrar ve tekrar hatırlatıyor…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Hızlı modanın topluma maliyeti nedir? Bir kilo pamuktan kaç tişört yapılır? Kâr gerçekten her şeyin önünde mi?
22 Kas 2020

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

İnsanların hikayelerini çoğu zaman başarıları, kazandıkları ödüller ve kariyerlerindeki dönüm noktaları üzerinden anlatıyoruz. Peki sahip oldukları imkanlarla başkalarının hayatında neyi değiştirdiler? "Etki Alanı" yazı dizisinin ilk bölümünde doğduğu bölgede binlerce insana geçim kapısı açan ve milyonlarca çocuğa kitap ulaştıran bir program başlatan country müziğin en tanınmış isimlerinden Dolly Parton var.

İstanbul’da dere yatakları yıllar içinde beton, yol, sanayi tesisleri ve konutlarla kuşatılırken kentin doğal su yolları giderek daraldı. İmar kararları, plansız yapılaşma ve altyapı yetersizlikleri, şiddetli yağışları sel felaketine dönüştüren riskleri büyüttü. İstanbul’un kayıp dereleri, kentin doğayla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini ve yağmur suyunun önündeki engellerin nasıl biriktiğini gözler önüne seriyor…

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.

Yıllar geçtikçe sorumluluklar, kariyer, statü ve güvenlik uğruna bir zamanlar karşı çıktığımız düzenin parçası olurken verdiğimiz tavizler giderek alışkanlıklara, alışkanlıklar da karakterimize dönüşebiliyor. Gündüz Vassaf’tan Étienne de La Boétie’ye, Žižek’ten Byung-Chul Han’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden, düzenin dışına çıkamasak bile ona bütünüyle teslim olmadan kendimize ait özgürlük alanları yaratmanın önemi üzerine...



