İsmail Güzelsoy külliyatının en sarsıcı romanı: 'Saf - Suya Anlat' üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İsmail Güzelsoy’un Saf - Suya Anlat romanı, bir yolculuk, bir arayış ve bir yokluk hikayesi. Subala, genç ve masum bir adam. Bilge kadın Mahimah’ın öğüdüyle Kutlu Oyuncak’ı bulup içindeki Sıfır’ı açarak gizemi çözmeye çalışıyor. Ancak Subala’nın peşinde olduğu, yalnızca bir nesne değil; Sıfır’ın içindeki Nüve... Altay mitolojisindeki yaratılış döngüsü gibi, varlık ile yokluk arasında sıkışmış, kaybolan bir anlam.
Güzelsoy, önsözünde romanın yazım süreci ile ilgili "Hiçbir roman beni bu kadar yormadı ama hiçbir roman beni bu kadar heyecanlandırmadı" derken, Subala’nın arayışında kendisinden izler bulunduğunu da itiraf ediyor:
"Bu çağın insanının ruhunun kösele oluşuna tanık oldum ve bunları sana fısıldamam gerekiyor. Ben, Subala; kırık hayaller bahçesinin bahçıvanıyım. Sana bir şey hatırlatmak için burada kaldım sevgili yolcu. Evet, görevim hatırlatmak. Bazen neyi hatırlatmam gerektiğini unutuyorum. İşte o yüzden yazıya şükran borçluyum. Yazı benim öz canımdır. Belki farkında değilsin ama senin de..."
Sadî-i Şirazî’nin "Yolun sonu aşktır ve aşkın sonu yoktur" sözüyle açılan metin, Lisa ve Subala arasındaki aşkın başlangıçtaki kırılganlığının, zamanla kök salan bir bağa dönüşmesini anlatıyor. Subala, Lisa’ya duyduğu aşkı kelimelerle anlamlandırmaya çalışırken, Lisa için aşk, geçmişin karanlık bir gölgesidir. "Sevmek ne demek?" sorusu, aslında aşkın yokluğunda ortaya çıkan içsel boşluğun sesidir. Güzelsoy’un metninde masalsı ögeler birer yanılsamadan ibarettir. Subala’nın masumiyeti, aslında bir saflık değil; bir zayıflıktır. İbn Luka, Subala’nın hem akıl hocası hem de ruhunun provokatörüdür. Onun sözleri, Subala'nın içsel çatışmasını daha da derinleştirir:
"Bir şeyi çok arzuluyorsan onu sil. Tanrı saklambaç oynamayı sever."
Korku ve öfke, Subala’nın yolculuğunda iki önemli sınavdır. İbn Luka, "Öfkelendiğin zaman düşmanına belli etme. Kelimeler kullanacağın son silah olmalı" diyerek öfkesini nasıl kontrol etmesi gerektiğini öğretir. Mahimah’ın Subala’ya sabır ve zamanla ilgili söyledikleri de romanın en etkileyici bölümlerinden:
"Sabır nedir biliyor musun Subala? Sen erkeksin, bilmezsin ama biz kadınlar doğururuz. Yani içimizde sabrı da büyütürüz. Sabırlı olmak, zaman ile aynı dili konuşmaktır. Bunu başarırsan zamana hükmedersin. Zamanla aynı oyunu oynarsan, o da seni yaşlandırmak yerine sana yol gösterir. Ama unutma, zamanla oynanan her oyun ölümcül olabilir. Temkinli ve mesafeli dur."
Lisa’nın geçmişi, karanlık ve kırılgan bir zeminde ilerler. Ablasıyla olan bağı, Lisa’nın travmalarının merkezindedir. Ablasının etkisi, Lisa’nın hem içsel çatışmalarını hem de Subala ile kurduğu ilişkiyi belirler. "Halam gibi konuşuyorum, ablam gibi susuyorum" diyen Lisa, geçmişinin gölgesinde kaybolurken Subala’ya tutunmaya çalışır.
Ayazkız ise Lisa’nın karanlık geçmişinin gölgesidir. "Orada kaldım" diyen Lisa, travmatik geçmişine hapsolmuş bir karakterdir. Subala’nın saflığı, Lisa’nın karanlık geçmişiyle çarpışırken masalsı anlatı, giderek daha keskin ve karanlık bir sembolizme dönüşür.
"Sıfır" kavramı ise kitabın en büyük sırlarından biridir. İbn Luka’nın sözleri, metnin derinliklerinde yankılanan cümlelerdir:
"Sır Sıfır’dır, aynanın üzerindeki sırdır, Hiç’te kendini görebilmek, kendinde Hiç’i sevebilmek... Evrendeki en büyük sır, öyle bir sırrın olmadığıdır. Sır yok, Hiç, Sıfır!"
Bu cümle, kitabın özünü oluşturan arayış temasını özetler adeta. Mavi mendil, Ayazkız ve Subala’nın travmatik geçmişleri arasında bir köprü oluşturur. Subala’nın sakladığı mendil, bir çocukluk anısının kalıntısıdır. Ancak bu mendil, Lisa’nın kaybettiği masumiyeti ve Subala’nın geçmişten kopamayan yanını temsil eder.

İsmail Güzelsoy edebiyatı, okuyucusunu hep sınırların ötesine taşır. Romanları, gerçek ile masal arasında ince bir çizgide yürür; okuru bilinen dünyadan koparıp bilinmeyen diyarlara sürükler. Saf - Suya Anlat da bu geleneği sürdüren, Güzelsoy'un edebiyatında derin ve kalıcı izler bırakan bir roman.
Gölge, yıllarca aklımdan çıkmayan romanıydı. Ama Saf, hepsinden öte, İsmail Güzelsoy külliyatının en derin, en sarsıcı romanı. Kitap, okuru hayatın karmaşasında kendi yolunu bulmaya davet ediyor. Varoluş sancıları, kaybolmuşluk hissi, yoklukla yüzleşme… Saf - Suya Anlat, tüm bu temaları merkezine alarak okuyucuyu, kendi içsel yolculuğuna bakmaya zorluyor.
Subala’nın yolculuğu, sadece kaybolmuş bir adamın hikayesi değil, aynı zamanda hepimizin zaman zaman içine düştüğü o boşlukta, anlam arayışında bir rehber. Subala’nın hiçliği ararken kendini kaybettiği bu yolculuk, okuru unutulmuşlukla hesaplaşmaya, yoklukla ve hiçlikle yüzleşmeye çağırıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Ebru D. Dedeoğlu
Cumhuriyet'te Türk ve yabancı yazarlarla söyleşiler yaptı. Gazete Oksijen ve T24’de kitaplar, yazarlar, yayın hayatı üzerine söyleşiler yapıyor. Ayrıca kurucusu olduğu Ajans Letra’da çalışıyor ve yazarlara danışmanlık hizmeti veriyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




