‘İstanbul’un Gözü’ Ara Güler'den geriye kalan kent manzaraları

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İstanbul’da 14 Ekim’de başlayan sağanak, ertesi gün de etkisini sürdürünce kent bir kez daha selle mücadele etti. Caddeler göle döndü, alt geçitleri su bastı, araçlar sel sularına kapıldı, evler ve iş yerleri zarar gördü. İstanbul Valiliği'nin açıklamasına göre, 14 Ekim günü saat 06.00-20.00 arasında AFAD ve 112 Acil Çağrı Merkezi’ne 2.518 ihbar yapıldı. Bunların 1.277’si su baskınlarıyla ilgiliydi.
- Yağışın gündelik hayatı aksatmasının ötesinde gösterdiği bir şey vardı: İstanbul, doğal olaylar karşısında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Böyle günlerde, kentin geçmişine bakmak için Ara Güler’in fotoğraflarına dönmek anlamlı. Güler’in İstanbul’u yalnızca camilerden, minarelerden, Boğaz’dan ve tarihî yapılardan ibaret değildi. Balıkçılar, hamallar, sokakta oynayan çocuklar, kahvehaneler, ahşap evler ve günün telaşı da onun kadrajında yer buluyordu. Onun fotoğraflarında İstanbul, uzaktan seyredilen güzel bir manzaradan ibaret değildi; yaşayan, çalışan, değişen ve zaman zaman yara alan bir kentti.

Şehri belgeleyen foto muhabiri
Ara Güler, 16 Ağustos 1928’de Beyoğlu’nda, Mıgırdiç Ara Derderyan adıyla doğdu. Çocukluğu da burada geçti. Fotoğraf ve gazetecilikle genç yaşlarda ilgilenmeye başladı; 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde çalışmaya başladı. 1950’li yıllarda Time-Life, Paris-Match ve Der Stern gibi uluslararası yayınlar için foto muhabirliği yaptı ve aynı dönemde Magnum fotoğraf ajansına katıldı. 1961’de Photography Annual tarafından dünyanın önde gelen fotoğrafçıları arasında gösterildi.
- Güler’i yalnızca fotoğraflarının estetik gücüyle anlatmak doğru olmaz. Kendini öncelikle foto muhabiri olarak tanımlıyordu. Fotoğraf onun için güzel bir görüntü üretmenin ötesinde, yaşadığı döneme tanıklık etmekti. Bir sokağın, bir insanın ya da bir kentin hikayesini kayda geçiriyor; o anın gelecekte de anlaşılabilmesini istiyordu.
Dünyanın farklı yerlerinde çalışan, Pablo Picasso’dan Winston Churchill’e kadar pek çok tanınmış kişiyi fotoğraflayan Güler’in arşivinde İstanbul’un yeri başkaydı. Kentin sokaklarını, limanlarını, kıyılarını ve insanlarını yıllar boyunca izledi. Fotoğrafları bir yandan tek tek insanların hayatlarına ışık tutarken, diğer yandan İstanbul’un toplumsal ve fiziksel dönüşümünü de kayda geçirdi. "İstanbul’un Gözü" olarak anılması, tam da bu uzun tanıklığın sonucuydu.
Güler, 17 Ekim 2018’de hayatını kaybetti. Ardında, İstanbul’un yakın tarihini anlamak için bugün de başvurulabilecek geniş bir arşiv bıraktı. İstanbul Modern ile Ara Güler Müzesi’nin 2019’da düzenlediği İki Arşiv, Bir Seçki: Ara Güler’in İzinde İstanbul sergisi, bu fotoğrafların kentin 20. yüzyıl ortasından itibaren geçirdiği değişimi ve ortak hafızasını anlamadaki önemini ortaya koydu.
Peki Güler’in kadrajına giren İstanbul’dan bugün geriye ne kaldı? Bu soruya yanıt ararken Beyoğlu, Galata, Karaköy, Kumkapı ve Haliç’e bakmak; yalnızca değişen binaları değil, o binaların çevresinde kurulan hayatı da düşünmek gerekiyor.

Beyoğlu
Beyoğlu, Ara Güler’in İstanbul’la kurduğu ilişkinin başlangıç noktasıydı. Burada doğmuş, burada büyümüştü. Semtin sokaklarını fotoğraf makinesinden bakmadan önce, çocukluğundan beri bir İstanbullu olarak biliyordu. Bu yüzden Beyoğlu fotoğraflarında kentin gündelik hayatı, değişen yüzü ve hafızası iç içe geçer.
Ancak Güler’in Beyoğlu ile ilişkisi eski sokaklara duyduğu yakınlıktan ibaret değildi. 6-7 Eylül 1955’te, başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimlerin evleri, iş yerleri ve ibadethaneleri saldırıya uğradığında, henüz 27 yaşında bir foto muhabiriydi. İstiklal Caddesi’ndeki yağmaya ve yıkıma tanık oldu; gördüklerini fotoğrafladı. Beyoğlu, arşivinde yalnızca gündelik hayatın değil, İstanbul tarihinin en karanlık dönemlerinden birinin de kaydını taşıdı.
Güler, yıllar sonra verdiği bir röportajda o günleri anlatırken Orhan Kemal’le Harbiye’ye doğru yürüdüklerini, Taksim Sineması’nın karşısındaki Eftalupos kahvesinin tahrip edilmeye başlandığını söylemişti. Mehmet Cemal de yanlarındaydı. Güler’in anlatımına göre saldırılar sırasında bir kahvehaneye sığınmak zorunda kaldılar. O anları, dışarıdan gelen sesleri aktararak hatırlıyordu:
“Camlar kırılıyor, tüm dükkanlar yağmalanıyor.”
Bu tanıklık, Güler’in o fotoğrafları hangi koşullarda çektiğini anlamak açısından mühim. O, saldırıları güvenli bir mesafeden izleyen biri değildi; doğup büyüdüğü semtin, kendi kentinin şiddete teslim olduğu anlardan birini yaşıyordu. Yağmalanan dükkanlar, kırılmış vitrinler ve sokaklara saçılan eşyalar, objektifine yansıyan görüntüler arasındaydı. Bugün bu karelere bakınca yalnızca saldırıların bıraktığı yıkımı değil, farklı toplulukların birlikte kurduğu hayatın nasıl hedef alındığını da görüyoruz.
O günlerin Güler Ailesi açısından kişisel bir tarafı da vardı. Babasının İstiklal Caddesi’ndeki eczanesi saldırılardan zarar görmemişti. Güler, röportajında yaralanan bir saldırganın babasının iş yerine getirildiğini ve tedavi edildiğini; saldırganların ailenin Ermeni olduğunu anlamadıklarını anlatmıştı. Bu ayrıntı, yaşananların yalnızca binaların ve dükkanların tahrip edilmesinden ibaret olmadığını açıkça gösteriyor. Şiddet, insanların kimlikleri üzerinden yöneltilmişti.
- Bu nedenle 6-7 Eylül fotoğrafları, Beyoğlu’nun geçmişinde özel bir yere sahip. Güler’in diğer karelerinde gördüğümüz esnaf, balıkçılar ve sokak hayatı, burada yerini şiddetin ardından kalan izlere bırakıyor. Kent hafızası yalnızca yıkılan binalardan ya da değişen sokaklardan oluşmuyor; toplumsal travmaları, yerinden edilmeleri ve birlikte yaşama kültürüne vurulan darbeleri de içeriyor.
Bugün Beyoğlu’nda yürürken o gün saldırıya uğrayan dükkanların bulunduğu sokaklar sıradan görünebilir. Geçmiş, her zaman sokakların yüzeyinde okunmuyor. Güler’in fotoğrafları, görünmez hale gelen bu tarihi yeniden önümüze getiriyor. Bir semtin nasıl değiştiğini anlatırken hangi yapıların ortadan kalktığı kadar, hangi insanların o mekanlardan koparıldığını ve hangi hikayelerin geride kaldığını da düşünmeye çağırıyor.

Galata
Galata’da farklı dönemlerin izleri bugün de yan yana duruyor. Tarihî yapılar, dar sokaklar ve kulenin çevresindeki yerleşim, semtin geçmişini görünür kılıyor. Ama Galata, tarihin içinde donup kalmış bir yer değil. Tarihî mirasla günümüzün ekonomik ve kültürel hareketliliği burada sürekli karşılaşıyor. Ara Güler’in İstanbul Modern koleksiyonunda bulunan, 1955 tarihli Galata fotoğrafı, semtin geçmişine açılan bir pencere niteliğinde.
Bugün Galata sokaklarında tarihî binaların yanında kafeler, restoranlar, tasarım dükkanları ve konaklama işletmeleri var. Turistik hareketlilik de gündelik hayatın belirgin bir parçası. Bu değişimi peşinen iyi ya da kötü diye nitelemek yerine, yeni kullanımların semtin tarihî karakteriyle nasıl bir ilişki kurduğuna bakmak daha anlamlı. Bir yapıyı korumak, yalnızca cephesini ayakta tutmak demek değil; çevresindeki hayatın da sürüp süremediğini düşünmek gerekiyor.
Eski fotoğraflarla bugünkü görüntüler karşılaştırıldığında; sokakların ölçeği, binaların cepheleri, kamusal alanların kullanımı ve insan hareketliliği gibi ayrıntılar değişimi daha açık gösteriyor. Dönüşüm yalnızca yeni yapıların ortaya çıkmasıyla sınırlı değil. Semtin gündelik hayatı, ekonomik işlevleri ve ziyaretçi profili de değişkenlik gösteriyor.

Karaköy
Galata’dan kıyıya inince Karaköy’e ulaşılıyor. Semtin kimliğini uzun yıllar liman faaliyetleri, ulaşım bağlantıları, ticarethaneler ve iş yerleri belirledi. Karaköy, Boğaz’a açılan bir kıyı olmanın yanı sıra İstanbul’un ticaret hayatının da önemli merkezlerinden biriydi. Güler’in 1957 tarihli Karaköy fotoğrafı, bölgenin geçmişini belgeleyen çalışmaları arasında yer alıyor ve İstanbul Modern’in koleksiyonunda bulunuyor.
- Bugün Karaköy’de tarihî ticaret yapılarının yanı sıra yeni yeme içme mekanları, ofisler ve kültürel alanlar görülüyor. Semtin işlevleri zamanla değişmiş; liman ve ticaret çevresinde şekillenen hayatın yanına başka kullanım biçimleri eklenmiş durumda.
Bu dönüşümün izini sürerken kıyının nasıl kullanıldığına özellikle bakmakta fayda var. İstanbul’un denizle ilişkisi yalnızca manzaradan ibaret değil. İskeleler, limanlar, yük taşımacılığı, balıkçılık ve deniz ulaşımı da bu ilişkinin birer parçası. Kıyıların ve liman çevrelerinin değişmesi, insanların denize nasıl eriştiğini ve denizle kurduğu gündelik bağın nasıl dönüştüğünü de etkiliyor.
Karaköy’de geçmişten kalan yapıları hâlâ görmek mümkün. Ancak bir binanın ayakta olması, onun çevresinde gelişmiş toplumsal hayatın da korunduğu anlamına gelmiyor. Güler’in fotoğrafını bugünkü Karaköy’le birlikte okumak, mimari mirasın yanı sıra ekonomik işlevleri, çalışanları ve kamusal alanın kullanımını da hesaba katmayı gerektiriyor.

Haliç
Haliç’in geçmişini, İstanbul’un üretim ve emek tarihinden ayrı düşünemeyiz. Kıyılar boyunca sıralanan tersaneler, depolar, iş yerleri ve üretim alanları, uzun yıllar bölgenin ekonomik ve toplumsal hayatını belirledi. Bu yüzden Haliç’i yalnızca güzel bir su manzarası olarak hatırlamak, hikayenin önemli bir bölümünü dışarıda bırakmak demek. İstanbul Modern koleksiyonundaki 1955 tarihli Haliç fotoğrafı, bu geçmişi belgeleyen karelerden biri.
- Zaman içinde Haliç çevresindeki alanların kullanımı değişti. Sanayi ve üretim faaliyetlerinin ağırlık taşıdığı kıyılarda bugün parklar, kültürel alanlar, yürüyüş güzergahları ve yeni kentsel düzenlemeler öne çıkıyor. Bununla birlikte geçmişin endüstriyel izleri de bazı noktalarda varlığını sürdürüyor. Bölgenin kent içindeki rolü, bu değişimle birlikte yeniden şekilleniyor.
Yine de dönüşümü yalnızca kıyıların daha düzenli görünmesi ya da yeni kamusal alanların açılması üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Üretim alanları ortadan kalkarken hangi işlevlerin kaybolduğunu, bu değişimin bölge sakinlerini nasıl etkilediğini ve tarihî yapıların ne ölçüde korunduğunu da sormak gerekiyor. Kentsel düzenlemeler yeni kullanım olanakları yaratabilir; aynı zamanda eski ekonomik ilişkileri ve toplumsal hayatı da geride bırakabilir.
Güler’in fotoğrafındaki Haliç’le bugünkü Haliç’i yan yana koyduğumuzda yalnızca iki farklı manzara görmüyoruz. Eski kare, belirli bir üretim düzeninin, çalışma hayatının ve kent kültürünün izlerini taşıyor. Bugünkü kıyı ise farklı ihtiyaçların ve kullanım biçimlerinin şekillendirdiği başka bir kent parçası.

Kumkapı
Ara Güler’in İstanbul arşivinde Kumkapı’nın ayrı bir yeri var. Çünkü Güler burada yalnızca bir semti fotoğraflamıyor, kaybolmakta olan bir yaşam biçimini de kayda geçiriyordu. Henüz 24 yaşındayken, 1952’de Ermenice yayımlanan Jamanak gazetesi için hazırladığı "Kumkapı Ermeni Balıkçılarıyla Birlikte" başlıklı foto-röportaj dizisi, İstanbul’un yakın tarihine bırakılmış önemli belgelerden biri. 1952’nin 21-27 Mayıs’ı arasında yayımlanan çalışma, balıkçıların gündelik hayatını, çalışma koşullarını ve aralarındaki ilişkileri fotoğraflar ve yazılarla anlatıyordu.
- Güler’in objektifine yalnızca denize açılmaya hazırlanan balıkçılar girmedi. Balıkçı reisleri, tayfalar, teknelerde çalışanlar ve ağları onaran merametçi kadınlar da bu anlatının içindeydi. Bu kareler sayesinde Kumkapı, yalnızca deniz kıyısındaki bir yerleşim olarak değil, emeğin, dayanışmanın ve ortak hayatın şekillendirdiği bir mahalle olarak kayda geçti.
Fotoğrafların bugünkü anlamını artıran bir gerçek var: Güler’in belgelediği Küçük Deniz Sokağı ve balıkçı barınağı artık yok. Aras Yayıncılık’ın 2010’da yayımladığı Kumkapı Ermeni Balıkçıları 1952 kitabında biraraya getirilen fotoğraflar ve söyleşiler, Sahil Yolu’nun inşasıyla büyük ölçüde değişen kıyı hayatının izlerini koruyor. Güler, sonraki yıllarda da Kumkapı’ya dönerek mahallenin insanlarını ve çevresindeki değişimi fotoğraflamayı sürdürdü.
Bugün Kumkapı’da, onun fotoğraflarında gördüğümüz küçük balıkçı limanını aynı hâliyle bulmak mümkün değil. Kıyı düzenlemeleri, ulaşım altyapısı ve yapılaşma, bölgenin görünümünü değiştirdi. Kaybolan yalnızca bir sokak ya da barınak değildi. Balıkçıların çalıştığı mekanlar, gündelik karşılaşmalar ve denizle doğrudan ilişkili mahalle kültürü de bu dönüşümden etkilendi.
Kumkapı’nın başına gelenler, kent dönüşümünün eski yapıların yerine yenilerinin yapılmasından ibaret olmadığını hatırlatıyor. İnsanların geçimlerini sağladıkları alanlar, birbirleriyle kurdukları ilişkiler ve gündelik hayatlarını sürdürdükleri çevre de değişiyor. Bir balıkçı barınağının ortadan kalkması kıyının görünümünü değiştirmekle kalmıyor; orada kurulmuş ekonomik ve toplumsal düzeni de etkiliyor.
Güler’in Kumkapı fotoğraflarının gücü biraz da burada. Karelerde, kaybolacağını sezdiği bir dünyanın izlerini toplamaya çalışan bir foto muhabirinin dikkati var. Fotoğraflardaki insanlar, artık var olmayan bir mahallenin dekoru gibi görünmüyor; çalışan, üreten, hayatını sürdüren ve o günlerde geleceğin nasıl şekilleneceğini henüz bilmeyen insanlar olarak karşımıza çıkıyor.
2024’te Ara Güler Müzesi’nde açılan Kumkapı Balıkçıları sergisi, arşivde daha önce sergilenmemiş fotoğrafları ve Güler’in çalışma sürecine ilişkin belgeleri izleyiciyle buluşturdu. Sergi, Kumkapı’nın geçmişini yeniden gündeme getirirken fotoğrafların kent hafızası açısından taşıdığı önemi de hatırlattı.
Bugün Kumkapı’ya yeniden bakmak, eski İstanbul’a duyulan özlemi dile getirmekten daha fazlası. Kent değişirken hangi hayatların görünmez hâle geldiğini ve hangi kayıpların ancak fotoğraflar sayesinde hatırlanabildiğini de sormalıyız. Güler’in karelerinde balıkçıların yüzleri, tekneler ve kıyıdaki gündelik ayrıntılar, İstanbul’un artık geri getirilemeyecek bir dönemini saklıyor.
Fotoğraflarda kalan İstanbul, bugün nasıl bir kent?
Beyoğlu’ndan Galata’ya, Karaköy’den Haliç’e ve Kumkapı’ya uzanan bu güzergah, İstanbul’un her semtte aynı biçimde değişmediğini gösteriyor. Bir yerde tarihî yapıların çevresindeki ekonomik ve toplumsal hayat dönüşüyor; başka bir yerde kıyıların, ulaşımın ve kamusal alanların kullanımı değişiyor. Dolayısıyla geçmişle bugün arasındaki farkı, eski binaların yerini yenilerinin almasıyla açıklamak çok da mümkün değil.
- Ara Güler’in fotoğrafları, bütün bu değişimi izlemek için güçlü bir arşiv niteliğinde. Yine de geçmişe kusursuz bir dönemmiş gibi bakmamak gerek. Güler’in İstanbul’unda da yoksulluk, ağır çalışma koşulları, eşitsizlik ve gündelik hayatın zorlukları vardı. Fotoğraflarını değerli kılan, bunları örtbas etmesi değil; şehri insanlarıyla, çelişkileriyle ve kendi gerçekliğiyle birlikte kaydetmesiydi.
Bugünün İstanbul’unda sağanağın ardından ortaya çıkan görüntüler de kentin altyapısı, yapılaşması ve kamusal alanları üzerine düşünmeye zorluyor. Bir yağışın yol açtığı sorunları tek başına kentleşme politikalarıyla açıklamak belki kolaycılık olur. Ama yoğun yağışların gündelik hayatı ne ölçüde aksattığı, altyapının kapasitesi ve kentin doğal çevresiyle kurduğu ilişki üzerine soru sormayı da gerektiriyor.
Güler’in fotoğraflarını bugünün görüntüleriyle karşılaştırmak, eski İstanbul’a duyulan özlemle sınırlı kalmamalı. Asıl mesele, kentteki değişimin kimleri nasıl etkilediği, tarihî ve toplumsal değerlerden hangilerinin korunabildiği ve geleceğin İstanbul’unun nasıl kurulacağı.
Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Bugün Ara Güler’in fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat. Yağmurun ardından suyla dolan sokaklar, değişen semtler ve dönüşen kıyılar arasında şu soruyu yeniden sormak gerekiyor:
"İstanbul’un nasıl bir şehir olmasını istiyoruz?"
Bu şehrin hafızası yalnızca fotoğraf albümlerinde yaşamıyor. Sokaklarda, meydanlarda, iskelelerde, kıyılarda ve bu mekanları her gün kullanan insanların hayatlarında da varlığını sürdürüyor. Ara Güler’in fotoğrafları geçmişle bugün arasındaki mesafeyi görmemize yardımcı oluyor. Hem kaybettiklerimizi hatırlatıyor, hem de geleceğe ne bırakacağımızı düşünmeye çağırıyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Vartan Estukyan
Gazeteci. Kültür-sanat, müzik, insan hakları ve güncel politika haberleri yapıyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.

Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...




