Kabuk ile deniz arasında: Müşterekleşerek varolmak üzerine

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler.
Kabuk ile deniz arasında: Müşterekleşerek varolmak üzerine

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Modern özne, kendi içine kapanmış bir deniz kabuğu gibi yaşar. Dış dünyadan gelen her sesi bir yankıya dönüştürür ama bu yankıyı çoğunlukla kendi iç sesi zanneder. Bu içe dönüş o kadar derindir ki, özne kabuğunun dışındaki dünyayı sorgulamayı bir süreliğine askıya alır ve huzursuzluğunun nedenini önce kendi içinde arar.

  • Oysa evinin duvarları, mahallesinin daralan koridorları, kişisel ve profesyonel ilişkilerindeki belirsiz tehditler, tüm bu dışsal gerçeklikler sessizce fısıldar; fakat özne, içsel yankıların gürültüsünde bu fısıltıları işitmez. Blaise Pascal'ın ifade ettiği gibi, "İnsanın bütün mutsuzluğu, tek başına bir odada sessizce oturamamasından gelir." 

Ne var ki Pascal'ın bahsettiği bu oda, günümüzün sanal hapishanelerine, algoritmaların ördüğü yankı odalarına evrilmiştir. Artık mesele yalnızca yalnız kalmanın verdiği huzursuzluk değil; kişinin kendi yankısından başka bir şey duymadığı, yaşam alanının dışında bir dünyanın varlığını unutturacak bir yoğunluğa ulaşmıştır. 

David Smail, bu çağın en çarpıcı teşhislerinden birini ortaya koyar: 

"Sıkıntı yaşayan bir insanda 'doğru' yola sokulması gereken ‘yanlış’ bir şeyler olduğu fikri, son yüz elli yılda gelişen tıbbi ve psikolojik disiplinlerin kesinlikle merkezinde yer almaktadır." 

Başka bir deyişle, acı çeken bireye, acının kaynağının kendi içsel yapısı olduğu öğretilir. 

Terapi koltuğuna oturmuş, çocukluk deneyimlerini arkeolojik bir titizlikle kazıyan özne, aslında kendi kabuğunun derinliklerine gömülmektedir. Zira kabuğun dışı, yani kamusal alan, müşterek yaşam pratikleri, yüz yüze karşılaşmaların zemini, çoktan çöküş sürecine girmiştir. Bu çöküş, sorunu bireyselleştiren söylemin zeminidir. Çünkü sorun bireyselleştirildiğinde çözüm de bireyselleşir: Bir ilaç, bir dijital uygulama veya bir nefes tekniği. 

Oysa sorun aynı zamanda, toplumsal ve yapısal olarak kavrandığında, çözüm sokağı, mahalleyi, çalışma koşullarını, kenti yeniden tasarlamayı gerektirir. Ve bu, tek başına üstlenilebilecek bir sorumluluk değildir. 

Kamusal alanın çöküşü ve karşılaşma imkanının buharlaşması 

Peki, bütün bu içsel arayışlara rağmen, özneyi dışarıda bekleyen gerçeklik nedir? Dışarısı, sahiden bir karşılaşma vadetmekte midir, yoksa yalnızca tüketimin kutsal mekanları, birbirinin tekrarı cepheler ve göz temasının imkansızlaştığı yabancı kalabalıklar mıdır? 

  • Yürünebilir sokaklar, tartışma masaları, yüz yüze konuşmanın mümkün olduğu, kendiliğinden karşılaşmaların doğduğu parklar ve meydanlar, tüm bu mekansal olanaklar tedricen yok olmaktadır. Yaşam, ya evin dört duvarına hapsolmakta ya da alışveriş merkezlerinin steril, homojen, birbirinin aynı koridorlarına savrulmaktadır. 

Ancak yaşam çevresinin bu çöküşünü tartışırken, çoğu zaman şu soruyu atlarız: Bu çevreyi kim inşa etti? Kim yönetiyor? Oysa sokaklar, meydanlar, parklar tarafsız ontolojik zeminler değildir; sınıf tahakkümünün, ırksal ayrımcılığın, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin ve rant mantığının şekillendirdiği iktidar sahalarıdır. Bir mahalle kahvesi, hangi semtte, hangi ekonomik koşullara rağmen açılabilir? Yürünebilir bir sokak, hangi belediye kararlarıyla, hangi mülkiyet ilişkilerine meydan okuyarak var olabilir? Bir topluluk bahçesi, hangi arsanın üzerinde, hangi imar planlarına karşı direnerek yeşerebilir? 

  • Hiçbir kamusal mekan kendiliğinden ortaya çıkmaz; her biri mücadelelerin, emeğin ve kolektif karar alma süreçlerinin bir ürünüdür. Bu mekanları yalnızca "çevre" olarak kavramak, onları üreten ilişkiler ağını görünmez kılar. 

Neoliberal mutluluk endüstrisi ise tam tersi bir strateji izler. Mutluluğu satın alınabilir bir metaya dönüştürür: bir dijital uygulama, bir nefes egzersizi, bir pozitif psikoloji kitabı. Mutsuzluk, bu pazarda yeterince tüketim yapmamış olmanın bir suçu olarak sunulur. Oysa ortak yaşam alanlarını yeniden inşa etmek, bir tüketim değil bir üretim faaliyetidir. Ve üretim, ancak kolektif özne tarafından, birlikte gerçekleştirildiğinde anlam kazanır. 

Hannah Arendt, İnsanlık Durumu'nda, kamusal alanın ortadan kalkmasının özne üzerindeki yıkıcı etkisini teşhis eder. Ona göre insan, ancak başkalarının gözü önünde, ortak bir dünyada eylemde bulunduğunda kim olduğunu ortaya koyabilir. Eğer bu sahne yoksa özne ne görünür olabilir ne de başkalarıyla bir dünyayı paylaşabilir. Bugün deneyimlediğimiz tam olarak budur: Herkes kendi kabuğunda, kendi öyküsünü anlatır; ama kimse bir başkasını gerçekten duymaz. Mutsuzluk, bu kamusal boşluğun içinde yankılanan bir çığlıktır. Deniz kabuğunun içindeki özne, yalnızca kendi yankısını dinlemektedir. 

Terapötik söylemin ikiliği ve özneleşmenin olanakları 

Mutsuzluğu bireyselleştiren söylemlere yönelik eleştiriler çoğunlukla yerinde olmakla birlikte bu eleştiriler sıklıkla terapötik deneyimin özneleşme sürecindeki kurucu rolünü göz ardı eder. Bugün meditasyon ve mindfulness uygulamaları, 10 milyar dolarlık devasa bir endüstri hâline gelmiştir. Bir zamanlar kapitalizm karşıtı bir felsefi pratik olan bu teknikler, şimdi şirketlerin çalışan verimliliğini artırma araçlarına indirgenmiştir. Terapistler, TikTok'ta 60 saniyelik videolarla ‘’hızlı çözüm’’ reçeteleri sunmaktadır. Eva Illouz'un kavramsallaştırmasıyla, terapi metalaşmış, derinliğini ve eleştirel potansiyelini yitirmiştir. 

Oysa terapi odası, öznenin kendi sınırlarını, arzularını, kırılganlıklarını tanımasına olanak tanıyan bir potansiyele sahiptir. Judith Butler’ın Kırılgan Hayat’ta belirttiği gibi: "Kırılgan olmamızın kaynağında toplumsal olarak kurulmuş bedenler olmamız, başkalarıyla bağlarımızın bulunması yatar." 

  • Yani terapötik ilişki, eleştirel bir biçimde yapılandırılır ve terapist de buna göre konumlanırsa özneyi neoliberal yalnızlığa mahkum etmek yerine, başkalarıyla bağ kurmanın zeminini hazırlayabilir. 

Dahası, terapötik süreçte kazanılan duyguları tanıma, ihtiyaçları ifade etme, çatışma anlarında duygusal düzenleme gibi kapasiteler, bireysel düzlemin ötesine geçer. Terapide öğrenilen bu ilişkisel beceriler, özneyi yalnızca kendi iç dünyasında değil, başkalarıyla birlikte hareket edebildiği ortak alanlarda da daha donanımlı kılar. Böylece terapi, neoliberal mutluluk endüstrisinin vaat ettiği gibi özneyi yalnız bir tüketiciye dönüştürmek yerine, onu ortak bir dünya kurabilen bir aktöre hazırlayabilir. 

Ne var ki hazırlık tek başına yeterli değildir. Eğer terapi, özneyi yalnızca ‘’iyileşmiş’’ bir birey olarak aynı çökmüş dünyaya geri gönderiyorsa hiçbir dönüşüm gerçekleşmez. Smail'in uyarısı burada devreye girer: 

"İhtiyacımız olan şey, sınırsız bir psikolojik terapi kaynağından çok siyasetin rehabilitasyonudur." 

Yani içsel farkındalık ile dışsal pratik arasındaki köprüyü kurmak, terapötik söylemin sınırlarını aşmayı gerektirir.

Müşterekleşme pratikleri ve ilişkisel-duygulanımsal müşterekler 

Peki bu köprü nasıl kurulur? Yanıt, müşterekler kavramında saklı olabilir. Yaşadığımız çevre, belirli toplumsal pratiklerin bir ürünüyse, müşterekleşme bu ürünü ortaya çıkaran sürecin ta kendisidir. Kültürel müşterekler kavramı, bu noktada açıklayıcı bir imkan sunar. 

  • En geniş anlamıyla kültürel müşterekler, bir topluluğun ortaklaşa ürettiği, paylaştığı ve kuşaktan kuşağa aktardığı bilgi, deneyim, gelenek, dil ve semboller gibi soyut kaynakları ifade eder. Ancak kültürel müşterekler kavramı, özneleşme süreci, birlikte var olma pratikleri, duygusal bağlar ve mutluluğun ortak inşası açısından yetersiz kalmaktadır. 

İşte tam bu boşluğu doldurmak üzere, "ilişkisel-duygulanımsal müşterekler" terimini kullanmayı öneriyorum. İlişkisel-duygulanımsal müşterekleri, öznelerin birbirleriyle kurduğu bağların, paylaşılan duygulanımların, örülen dayanışma ağlarının ve birlikte var olma pratiklerinin ortaklaşa üretildiği, yönetildiği ve korunduğu alanlardır. Bu müşterekler, dışarıdan düzenlenen pasif çevreler değil; içeriden, katılımcılar tarafından birlikte örülen ilişkisel yapılardır. 

Elinor Ostrom'un müşterekler üzerine yaptığı çalışma, bu yaklaşımın ampirik temelini sağlar. Ostrom, "Müşterekleri Yönetmek" isimli çalışmasında, müşterek kaynakların sürdürülebilir yönetiminin ne devlet mülkiyetine ne de özel mülkiyete dayandığını; kullanıcıların kendi aralarında geliştirdiği kurallar bütünüyle (self-governance) mümkün olduğunu gösterir. Bu süreçte mutluluk, doğrudan hedeflenen bir amaç değil, birlikte üretim ve karar alma faaliyetlerinin içinde kendiliğinden filizlenen bir deneyim olarak belirebilir. 

Neoliberal mutluluk söyleminin aksine, müşterekler mutluluğu bireysel bir hedef olarak dayatmaz; onu, öznelerin birlikte bir şeyler yaparken deneyimlediği bir ilişki biçimine dönüştürür. Neoliberal söylemde mutsuzluk bireysel bir arızadır, çözüm bireysel beceri ve satın alınabilir ürünlerdir, insan tüketicidir. Oysa müştereklerde mutsuzluk, müştereğin çözülmesinin bir belirtisidir; çözüm ortaklaşa üretim, dayanışma ve karar alma süreçlerine katılımdır; insan katılımcı-üreticidir. Müştereklerde mutluluk, tüketilen değil, üretilen bir şeydir; satın alınan değil, birlikte kurulan bir şeydir. 

  • Bu yaklaşım, yalnızca teorik bir önerme değil; dünyanın farklı ülkelerinde ve şehirlerinde uzun süredir uygulanan müşterekleşme pratiklerinde somut karşılıklar bulmaktadır. Mahalle bahçeleri, ortak alanda sebze-meyve yetiştirir, hasat paylaşılır; açık hava kütüphaneleri, insanların kendi kitaplarını getirip bırakmasıyla işler; onarım atölyeleri bozulan nesneleri birlikte tamir eder; mahalle konseyleri, ortak sorunları tartışıp ortak çözüm üretir. Bu pratikler, mutluluğu doğrudan hedeflemedikleri hâlde, içinde mutluluğun yeşerebileceği zeminleri yaratırlar. 

İlişkisel-duygulanımsal müştereklerinin bir başka önemli boyutu, eşitsizlik ve iktidar ilişkilerini görünür kılma kapasitesidir. Kimin hangi mahallede oturduğu, kimin hangi saatte çalıştığı, kimin kamusal alanlara erişebildiği, kimin bakım emeğini üstlendiği gibi sorular, müşterekleşme sürecinin tam merkezinde yer alır ve müzakere edilir. Müşterekler, bu eşitsizlikleri sihirli bir şekilde çözmez; ancak onları görünmez kılmak yerine müzakere edilebilir kılarak dönüşümün önünü açar.

Müşterek bir dünyanın inşası 

Öyleyse mesele, özneyi içe dönüklükten kurtarıp dışarıya yönlendirmekten ibaret olmadığı gibi, terapötik pratiği bütünüyle reddedip doğrudan kolektif eyleme geçmek de değildir. Asıl mesele, içsel çalışma ile dışsal pratik arasındaki diyalektik ilişkiyi kurmaktır. Terapötik süreç, özneyi müşterekleşmeye hazırlayan öznel koşulları yaratır; müşterekleşme pratikleri ise bu öznel koşulların nesnel bir karşılık bulduğu, anlam kazandığı alandır. 

  • Terapi olmaksızın müşterekleşme, öznenin duygusal kapasitelerinden yoksun bir mekanik işleyişe dönüşebilir. Müşterekleşme olmaksızın terapi ise, özneyi ‘’iyileşmiş’’ bir birey olarak aynı çökmüş dünyaya geri gönderen bir kısır döngüye mahkum kalır.

Deniz kabuğunun derinliklerinde yankısını dinleyen özne, kendi sesiyle birlikte dışarıdaki dünyanın çok sesli çağrısını da işitmeye başladığında, artık ne tamamen içeridedir ne de tamamen dışarıda... Kabuk, hapishanesi olmaktan çıkar, bir köprü hâline gelir. Ve bu köprüden geçenler, içeride biriktirdikleri yankıyı yanlarında götürerek, onu müşterek bir dünyanın inşasında kullanmayı öğrenirler. Mutluluk, içeriden getirdikleri ile kendi elleriyle ördüğü dünya arasındaki köprünün ta kendisidir artık.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Eda Öztürk

Akademisyen ve sosyal bilimci. Sorbonne Paris Cité Üniversitesi'nde sosyoloji alanında doktorasını tamamladı. Antwerp Üniversitesi'nde Marie Skłodowska-Curie Actions (MSCA) kapsamında doktora sonrası araştırmacı olarak çalışıyor. Sanat sosyolojisi, kültürel teori, duygu çalışmaları ve psikanaliz kesişiminde disiplinlerarası bir alanda çalışmalarını sürdürüyor. Akademik bilgiyi kamusal alana açmayı ve toplumsal tartışmaları beslemeyi önemsiyor.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pelin Cengiz

·

02 Kas 2026

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Vartan Estukyan

·

29 Eki 2026

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

Pelin Cengiz

·

28 Eki 2026

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat
AngstAngst
∙

HİKAYE

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Metin V. Bayrak

·

25 Eki 2026

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

Sinem Çelik

·

22 Eki 2026

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası