Kağıttan kaplanlar: Güven ve itibar satın alınabilir mi?

Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
Uyarı: Satın alacağınız güven ve itibar kağıttandır, suyla temas ettirmeyiniz.
Etrafımız, itibar ve güveni belli bir ödeme karşılığında satın alabileceğini düşünenlerle dolu… Masrafsız, zahmetsiz, anında teslim! Güvenin ve itibarın göstergelerini, güven ve itibarın kendisiyle karıştırdığımızda her şeyi “parasını bastırarak” çözebileceğimizi düşünüyoruz. Halbuki sahici bir güvenin arkasında nasıl bir stratejinin, ne kadar büyük bir sabrın, emeğin ve zamana yayılan bir tutarlılığın yattığını çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Göstergeleri satın almak çok kolay, ancak güvenin kendisi satın alınamıyor.
Pençelerini, dişlerini, o güzel çizgilerini sergileyen, tüm görkemiyle seyirciye doğru bakan kocaman bir kaplan düşünün. Hayranlıkla korkuyu aynı anda hissettiren bu heybetli yırtıcı, az sonra ufak tefek bir sahne görevlisi tarafından basit bir hamleyle kucaklanacak ve rahatlıkla kulise taşınacaktır. Burası bir tiyatro sahnesidir, kaplan ise kağıttandır.
- Dışarıdan kusursuz biçimde güç sinyali veren ancak içeride o gücü taşıyacak temeli olmayan insanlar, kurumlar ve ülkeler için söylenen "kağıttan kaplan" ifadesi, iletişim ve pazarlama dünyasının bugünkü durumunu da özetliyor.
Sağlam bir strateji kurmadan, zamana yayarak hak edilmiş bir güven zemini oluşturmadan doğrudan "paid-first" refleksiyle yani "parası neyse verelim" mantığıyla hareket etmek tam olarak bu "kağıttan kaplan" mekanizmasını çalıştırıyor. Ortada henüz emekle kazanılmış bir zemin yokken doğrudan satın alınan erişime yüklenildiğinde, güvenin kendisi değil sadece göstergeleri sergilenmiş oluyor.
Edelman’ın yeni Earned Growth Engine yaklaşımında paylaştığı veriler, tek başına satın alınan erişimin sınırlarını somut biçimde ortaya koyuyor. Son on yılda küresel reklam harcamaları ekonomik büyümeye göre yaklaşık 2,8 kat daha hızlı arttı. Buna rağmen reklamların % 85’i insanların zihnindeki o 2,5 saniyelik dikkat eşiğini aşamıyor. Yapay zeka arama sonuçlarındaki marka görünürlüğünün ise %94’ü ücretli olmayan kaynaklardan besleniyor.
İletişim ve pazarlamaya bütçe ayrılıyor ayrılmasına fakat arkasında hak edilmiş bir zemin olmayan ücretli erişim, tek başına beklenen güveni üretmeye yetmiyor.
Sonucu satın alabilirsiniz, sebebini değil
Edelman’ın verileri ücret ödeyerek kazanılan erişimi “işlevsiz” ilan etmiyor. Ancak doğru sıra çok önemli. Ücretli erişim, arkasında hak edilmiş bir güven olduğunda çok güçlü bir kaldıraç. Sorun parayla erişim satın almak değil. Sorun, satın alınabilen erişimi hak edilmiş güvenin yerine koymak.
Nitekim Earned Growth Engine ile ölçülen kampanya sonuçları, hak edilmiş bir zemin üzerine inşa edilen stratejilerin ücretli erişim verimliliğinde %223’e varan bir artış sağladığını gösteriyor. Ancak hak edilmiş bir zemin yoksa parayla büyüttüğünüz tek şey boş bir dekor oluyor. Önce neyin gerçekten karşılık bulduğunu, güvenilir bulunduğunu ve insanlar arasında dolaşıma girdiğini doğrulamak, ardından ücretli erişimle bunu büyütmekgerekiyor.
Görüntü var, ses yok
Ne yazık ki günümüz dünyasında, kaplanın kendisi olmaktan çok kağıttan maketini iyi kurmanın her alanda daha kestirme ve konforlu bir yol olduğunu görüyoruz. Mesela siyasette karmaşık meseleleri çözmek yerine anlatması kolay hikayeler kuruluyor. Sosyal medyada insanlar sahici bir etki oluşturmak yerine satın alınmış mavi tiklerle ve statü sembolleriyle hava atıyor, kendilerine “network” kurmaya çalışıyor. Markalar ve iletişim dünyasının refleksi de aynı; sabırla güven inşa etmek yerine bütçeyi basıp sadece sahnedeki gösteriyi büyütmeyi tercih ediyorlar.
Guy Debord, 60 sene önce yazdığı Gösteri Toplumu'nda modern hayatın tam olarak bu yöne evrildiğini söylerken haklıydı. Bir noktadan sonra görünüş, gerçeğin doğal sonucu olmaktan çıkıp bizzat gerçeğin yerine geçmeye başlıyor.
Dekoru hemen satın alabiliyoruz, peki ya hakikati, güveni ve itibarı?
Bunun örneklerini kendi bedenimizde de yaşıyoruz. Sabahın köründe kalkıp salonda ter dökmeden, o disiplini yaşamadan estetik cerrahi ile birkaç saatte “kusursuz” karın kası görüntüsüne sahip olduğumuzda, kendimizi belki plajda yürürken bir aksiyon kahramanı gibi hissediyoruz, fakat gelen orta boy bir koli paketini mutfağa taşırken nefes nefese kaldığımızda, operasyonun fiziksel bir işlevinin olmadığını görmüş oluyoruz. İlk fonksiyonellik sınavında, hop sınıfta kaldık.
- Kaplanın heybetini istiyoruz, fakat pençemiz bile kağıttan olunca gerçeğin ağırlığını taşıyamıyoruz.
Kierkegaard’ın mutluluğu anlattığı metafordaki gibi, dışarı doğru açılan kapıyı kendimize çekersek açmak yerine daha da kapatırız. Güven ve itibar da böyledir. Tıpkı kovaladıkça kaçan ateş böceği gibidir bunlar. Yapmanız gereken başka alanlarda doğru adımları tutarlılıkla atmaktır, bunun doğal sonucu olarak kendiliğinden gelirler. Doğrudan hedef haline getirip zorladığınızda sizden daha da uzaklaşırlar.
Kusurları örtmek mi istiyorsunuz? 'Gelecek'ten bahsedin
Gelecek vaatleri de aslında aynı kestirme refleksinin başka bir biçimi. Sonucu, onu var eden süreçten koparıp peşinen sahiplenme arzusu burada da karşımıza çıkıyor.
Gelecek, henüz yaşanmadığı ve kimse tarafından denetlenemediği için bugünün kusurlarını örtmenin en elverişli alanına dönüşüyor. Çünkü bugünü değiştirmek, bugünün hatalarıyla yüzleşmek ve sahada bedel ödemek zahmetli ve maliyetli. Buna karşılık geleceğe dair parlak hikayeler anlatmak son derece pratik bir yol. Bir şirket çalışanının şartlarını düzeltmek yerine "geleceğin çalışma kültürü" manifestoları yayımlayabilir. Bir marka bugünkü en temel müşteri şikayetini çözmeden "sürdürülebilir yarınları inşa ettiğini" söyleyebilir.
- Fakat gelecek vaadi, bugünün eksiklerini gizlemek için kullanıldığı anda “vizyon” olmaktan çıkar, bugünün hesabını ertelemenin dekoruna dönüşür. Asıl ihtiyaç, yarının parlak masallarından önce bugünün sahiciliği ve dürüstlüğü.
Çağımızda başarıya, itibara, güce ve geleceğe benzeyen şeylerin dekorlarını üretmek ve satın almak giderek kolaylaşıyor. Fakat hayat kelepir çözümleri affetmiyor. Emek vermeden, bedel ödemeden kapatılan her hesap ilk kriz anında önümüze çok daha ağır bir fatura olarak geri dönüyor.
Kestirmeler sadece sahnedeki kağıttan kaplanı parlatıyor, işler biraz ters gittiğinde o kaplan kimseyi korumuyor. Güven de itibar da kelepir fiyata kapatılamayacak kadar ciddi bir emeği, bugünden başlayan sahici bir hak edişi gerektiriyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Paretoİş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Cem Arıdağ
UNITE Edelman Başkan Yardımcısı olarak iş hayatında sorumluluk alan Cem Arıdağ, orta öğrenimini Saint Benoit Fransız Lisesi’nde, lisans eğitimini ise İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nde tamamladı. New York Pace Üniversitesi’nde Medya ve İletişim üzerine yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Reklam ve kurumsal iletişim alanında çok sayıda ulusal ve uluslararası markanın stratejik süreçlerini yöneten Arıdağ, iletişimi veri ile psikolojinin kesişiminde okunan bir disiplin olarak görmektedir. İletişim deneyimini üniversitelerde verdiği derslerle genç iletişimcilere aktaran Arıdağ, akademiyle olan bağını doktora düzeyine taşımayı hedeflemektedir.

Pareto
İş dünyasından içgörü, sektör analizleri ve gelecek öngörüleri her pazartesi ve perşembe e-posta kutunuzda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ray-Ban ve Oakley gibi popüler markaların çatı şirketi EssilorLuxottica, son dönemlerde ticari performansından çok kurucu ailenin içinde yaşanan iktidar mücadelesiyle gündeme geliyor. Şirket, yönetime duyulan güvensizlik nedeniyle son bir yılda %40’ın üzerinde değer kaybederken yatırımcılar, aile içindeki anlaşmazlıkların akıllı gözlük pazarının da büyüdüğü bir dönemde EssilorLuxottica'nın geleceğini nasıl etkileyeceğini sorguluyor.

Ekim ayında düzenlenen SAP Executive Summit Türkiye’de, “Kazanmanın Anatomisi” başlıklı oturumda Formula 1’in iki efsane pilotu David Coulthard ve Mika Häkkinen konuşmacıydı. Coulthard ve Häkkinen’i dinlemek, yarışları takip ederken düşündürdükleri bazı konuları iş dünyası açısından yeniden değerlendirmemize vesile oldu. Özellikle de teknolojiye yapılan yatırımlarla insanın gelişimine ayrılan emek arasındaki ilişkiyi…

Verileri anlık hava tahmini gibi düşünebiliriz, stratejiyi ise iklim bilgisi gibi... Yağan her yaz yağmurunda mont giymeye kalkan, kış güneşine aldanıp hemen tişörte dönen bir marka ancak hasta olur. Pazarlama ve iletişim dünyasının ihtiyacı olan, anlık sağanaklara göre her çeyrekte gardırop değiştirmek değil, mevsimin genel yönünü okuyup rotasında sağlam durabilmek.

Bir dönem önlenemez yükselişiyle teknoloji girişimleri kadar hızlı değerlenen Netflix, son dönemlerde geleneksel bir medya şirketini andıran performansıyla yatırımcılarını hayal kırıklığına uğratıyor. Platformun hit içerik üretimindeki yavaşlama, henüz belirgin biçimde bilançoya yansımamış olsa da içerik izleme alışkanlıkları ve piyasa değerine ilişkin metrikler, Netflix’in ağır ağır irtifa kaybettiğine işaret ediyor.

"Ödünç dikkat çağı" bugünlerde yeni bir şey gibi paketleniyor ama neredeyse reklamcılık kadar eski bir tartışma bu. Öte yandan viral akımlar, memler, trend sesler, influencerlar çağında araştırmalar, ödünç dikkatin kapıyı açsa da alışkanlık yaratmadığını da gösteriyor. Peki bu tartışmaların ortasında reklamcılıktan elde kalan ne? Bunun cevabı şeffaf süreçler, doğrulanabilir sonuçlar, kanıtlar ve gerçek insan emeğinde yatıyor.




