Kiminle, nerede, ne zaman, nasıl: Karşılaşmalarımızı kim tasarlıyor?

Bir zamanlar hayatın akışı içinde kendiliğinden gerçekleşen karşılaşmalar giderek programlanan, paketlenen ve satın alınan hizmetlere dönüşüyor. Kiminle, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapılar artık teknoloji şirketleri, hospitality sektörü ve üyelik sistemleri tarafından şekillendiriliyor. Peki daha pürüzsüz bir sosyal yaşam uğruna farklı olanla karşılaşma ihtimalinden tümden vazgeçiyor olabilir miyiz?
Kiminle, nerede, ne zaman, nasıl: Karşılaşmalarımızı kim tasarlıyor?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

“Karşılaşmalarımızı kim ve nasıl tasarlıyor?” 

Geçenlerde kafamda bu soru, aynada kendimle göz göze geldiğimde, yüzümde “Evden çıkarken her şeyi kapattım mı?” sorusunun yarattığı o hesaplama, hatırlama çabası ve ufak çaplı gerginliği gördüm.

  • Sosyal hayatımızı bir pasta gibi düşünecek olursak kiminle, nerede, ne zaman ve hangi koşullarda karşılaşacağımızı belirleyen sosyal altyapıları da kremayı, katmanları ve üzerindeki diğer her şeyi taşıyan pandispanya gibi düşünebiliriz. Anlayacağınız, epey önemli bir mesele.

Filmi biraz geriye saralım. Sosyologlar da aslında uzun zamandır bu karşılaşmaların gerçekleştiği koşulları anlamaya çalışıyordu. Aile, ev ve mahalle birinci mekan (first place); iş ve okul gibi düzenli ve zorunlu alanlar ikinci mekan (second place); kafe, bar, park, kütüphane ve pazar gibi farklı insanlarla tekrar tekrar karşılaştığımız alanlar ise Ray Oldenburg’un kavramsallaştırmasıyla üçüncü mekan (third place) olarak öne sürüldü. 

Eric Klinenberg’in daha sonra popülerleştirdiği sosyal altyapı kavramı da bu fiziksel ve kurumsal koşullara bakıyordu: İnsanların biraraya gelmesini, aşinalık geliştirmesini ve sosyal bağlar kurmasını mümkün kılan mekanlar ve kurumlara. İbadet alanları, dernekler, spor kulüpleri ve kültür kurumları da bu altyapının kurumsal tarafını oluşturuyordu. Kaldırımlardan meydanlara, masalardan plajlara kadar bütün bunlar, karşılaşma ve bağlantı kurmayı hayatın gündelik akışının bir parçası hâline getiriyordu. Yani karşılaşmalar, hayatın bir tür yan ürünüydü.

Çok değil, 20-30 yıl önce birlikte koşacağımız, yemek yiyeceğimiz, bir topluluğa dahil olacağımız ya da flört edeceğimiz insanlarla karşılaşmak için ayrıca bir sistem aramamız gerekmiyordu. Hayatın kendi sosyal altyapıları bunu büyük ölçüde sağlıyordu. Bugünse karşılaşmalarımız giderek daha fazla tasarlanıyor. 

  • Dating uygulamalarından arkadaşlık uygulamalarına, koşu kulüplerinden ortak masa formatlarına, retreat’lerden üyelik topluluklarına kadar pek çok sektör aynı ihtiyacın çevresinde büyüyor: Biraraya gelmek ve bağ kurmak. Peki bu yan ürün, nasıl paketlenmiş bir hizmete dönüştü?

Şöyle bir bakacak olursak dijitalleşme, hayatımızın giderek daha büyük bir kısmını fiziksel mekanlardan kopardı; pandemi bunu hızlandırdı. Arabaya göre tasarlanan şehirlerde sokakta kalmak ve yürümek zorlaştı; şehirlerin merkez dışına yayılması mahalle ölçeğindeki karşılaşmaları değiştirdi; bağımsız dükkanların ve yerel işletmelerin yerini zincirlerin ve daha büyük ticari yapıların alması üçüncü mekanların yapısını değiştirdi. Kamusal alanlar ve ortak ritüeller daralırken pek çok şehirde dışarı çıkmanın maliyeti arttı. 

Kısacası, eskiden kendiliğinden gerçekleşebilen karşılaşmalar için artık ayrıca zaman, daha çok para ve çaba harcamamız gerekmeye başladı. Bağ kurmak hep ihtiyaçtı; fakat sosyal hayatın bazı doğal altyapıları zayıflarken yeni biriyle tanışmak, arkadaş edinmek ve bir topluluğa dahil olmak başlı başına çözülmesi gereken konu başlıklarına dönüştü.

Eskiden şehirler kamusal alanı, hospitality mekanları karşılaşma alanlarını, topluluklar ise aidiyet ve tekrarı tasarlıyordu. Zamanla bu aktörlerin arasına teknoloji şirketleri de katıldı. Şimdi hepsi farklı amaçlarla bizim bağlantı kurma ihtiyacımızdan pay almaya, kendi sistemleri içinde bu ihtiyacı karşılamaya çalışıyor. Böylece karşılaşmalar da tasarlanan, programlanan ve giderek optimize edilen bir şeye dönüşüyor: Kim, kiminle, nerede, ne zaman, nasıl?

Kamusal alanlar: Ah nerede? 

Bana meydanını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Taksim Meydanı’nda bir yaz günü. Meydan, üzerinde ilerlediğim bir yüzeyden fazlası değil. Bana “Buradan bak, gel biraz vakit geçirelim” diyen hiçbir şey yok. Niyetim İstanbul'u bildiğimiz günahlarıyla yermek değil. Şehirlerin sosyal hayatımızdaki rolüne tanıdık bir yerden, yakından bakmak. 

İtalya'daki piazza kültürünü düşünelim: Meydan yalnızca içinden geçilen bir boşluk değil; oturulan, beklenen, pazar kurulan, insanların birbirini gördüğü gündelik hayatın parçası. Taksim'e baktığımızda ise insanı durmaya, oturmaya, vakit geçirmeye davet eden bir meydan görmek oldukça zor. 

Bu iddia ne romantize etme ne de söylenme içeriyor; kamusal alanın düzenlemesinin gerçekten ne kadar fark yarattığı ölçülebiliyor. Bologna'daki Via Milano'nun yeniden düzenlenmesinden sonra insanların alanda 10-30 dakika kalma oranı %20 arttı; alanı daha davetkar bulanların oranı %73, daha konforlu bulanlarınki %76 oldu. Yani şehrin karşılaşmalar konusundaki temel işi oldukça basit: İnsanların kalabileceği, tekrar tekrar kullanabileceği ve birbirleriyle karşılaşabileceği zemini yaratmak ve olanı korumak.

İstanbul'da ise son yıllarda bazı yapılar ve alanlar kamusal alan olarak yeniden şehre kazandırılsa da bu alanların kullanımı çoğu zaman konser, sergi ve festival gibi etkinliklerle programlanıyor. Şehirlerin giderek daha fazla etkinlik tasarlaması, yalnızca sosyal hayatı canlandırmak için yeni araçlar bulduğunu göstermiyor; aynı zamanda şehrin karşılaşmalar konusundaki rolünün nasıl değiştiğine dair bir işaret taşıyor. 

  • Çünkü kamusal hayatı mümkün kılmak için artık yalnızca bir alan yaratmak ve onu erişilebilir, güvenli ve yaşanabilir kılmak yeterli görülmüyor. İnsanların biraraya gelmesi için giderek daha sık özel bir sebep, bir program ve bir davet tasarlanıyor.

Elbette etkinlikler insanları biraraya getirebilir, bir meydanın ya da sokağın kullanılmasına yeni bir vesile yaratabilir. Fakat şehrin karşılaşmalar konusundaki öncelikli görevi, basitçe sabah gazetesini alıp banka oturanla, telefonundan podcast dinleyip kahvesini içeni aynı kamusal alanda buluşturacak gündelik koşulları yaratmak. Çünkü bir şehrin sosyal hayatını canlı tutan, yalnızca insanları belirli zamanlarda biraraya getirebilmesi değil, etkinlik olmadığı zamanlarda da insanların durabileceği, kalabileceği ve birbirleriyle karşılaşabileceği bir hayat sunabilmesi. 

Yan masayla bakışmalar ve birkaç kelamdan ötede

Yaşadığım mahallede en çok karşılaşma yaşadığım yer, evimin hemen yanındaki, sandalye ve masalarını kaldırıma taşımış kafe/restoran. Bizim mahallenin muhtarlık ofislerinden biri de diyebiliriz. Aynı insanları göre göre tanışıklık geliştirdiğiniz, zaten tanıdık olanlara denk geldiğiniz yer burası. Günümüzde her mahallenin böyle bir mekanı olduğunu söylemek güç olabilir fakat mahallede uzun süredir yaşayan mekanların önemli bir işlevi hâlâ bu: Müdavim yaratmak, tekrarın içinden aşinalık üretmek. 

  • Oldenburg'un third place tarifindeki kafelerin sosyal işlevi de büyük ölçüde bununla ilgili: Düzenli gelenler, tekrar, erişilebilirlik, sohbet ve aşinalık; belki sonucunda ilişkilenme ve bağ kurma.

Pek tabii bu, yalnızca kafelere özgü değil. Restoranlar, barlar ve oteller de uzunca bir zamandır insanlara yalnızca yemek, içki veya konaklama değil, düzenli olarak bulunabilecekleri ve karşılaşabilecekleri yerler sağlıyor. Martı Motel'in 1970'lerde ailelerin tekrar tekrar döndüğü, arkadaşlıkların kurulduğu bir yere dönüşmesi bunun Türkiye'den eski bir örneği.

Mahallelinin komşu kapısı yaptığı barlardan birinde, bir arkadaşımla karşılaşıyoruz. Bir türlü görüşemediğimizden dem vururken “E, etkinlikten etkinliğe” deyiveriyor. Evet, etkinlikten etkinliğe. Tesadüflerin ve spontaneliğin yalnızca romantize edildiği ama pek tahammül edilemediği günümüzde mekanlar artık yalnızca karşılaşmanın gerçekleşebileceği alanı tutmuyor, karşılaşmayı programlıyor: Barlar başka şehirlerden barları, restoranlar konuk şefleri ağırladığı geceler; oteller retreat’ler, kafeler atölyeler düzenliyor. Mekanın kendisinden çok, mekanın ağırladığı etkinliklerde buluşuyoruz.

Bu, artık hospitality'nin kendi diline de girmiş durumda. Sektör araştırmalarında etkinlikler, mekanların deneyim ve topluluk yaratmasının, insanları tekrar biraraya getirmesinin ve mekanla ilişki kurmasının araçlarından biri olarak ele alınıyor. İstanbul’daki Beca gibi pek çok mekan da bunu doğrudan iş modellerinin parçası hâline getiriyor. Hospitality mekanları giderek “buluşmanın tasarımcılarına” dönüşüyor: Nerede, nasıl ve ne zaman buluşacağımızı programlarken, davetli listeleri ve fiyatlarıyla bu karşılaşmanın kimlere açık olacağını da belirliyor.

Kendi kendimizi örgütleyelim: Ama kimlerle?

İnsanların kendi buluşmalarını örgütlediği daha eski bir araç da var: Topluluklar. Bugünün koşu kulübü, kitap kulübü, kadın topluluğu ya da sosyal kulüpleri fikir olarak hiç de yeni değil. 18. ve 19. yüzyıl Avrupası'nda kulüpler, okuma cemiyetleri ve salonlar, insanların belirli bir ilgi, fikir veya sosyal çevre etrafında düzenli olarak biraraya gelmesini sağlıyordu. Salonlarda sohbet, edebiyat, sanat ve fikir alışverişi için tekrar eden bir buluşma zemini oluşurken kulüpler bu tekrarın daha kurumsal biçimini sunuyordu. Burada amaç bir “etkinlik” düzenlemekten ziyade, aynı insanlarla tekrar tekrar bulunabilecekleri bir sosyal çevre yaratmaktı.

Günümüzün toplulukları da temelde bu mekanizmayı sürdürüyor: Ortak bir ilgi üzerinden tekrar tekrar buluşuluyor; aşinalık ve akabinde belki aidiyet duyuluyor. Fakat önemli bir farkla. Eskiden topluluk, büyük ölçüde tekrar eden karşılaşmaların içinden oluşuyordu; şimdi topluluk çoğu zaman önce tasarlanıyor. Biraraya gelme fikrinden önce ne yapılacağı, nerede yapılacağı, kimlerin geleceği, nasıl bir aidiyet vadedileceği ve hatta üyeliğin ne kadara satılacağı kararlaştırılarak paketleniyor. 

Optimizasyon da optimizasyon: Kim, kiminle, ne zaman, nerede ve ne kadar uyumlu?

Gelelim bu işin “büyüklerine”: “Ne kadar uyumlu?” sorusunun talibi teknoloji şirketlerine ve platformlarına. Önceleri bloglarda, forumlarda ve sosyal medyanın ilk örneklerinde birbirimizle dijital olarak karşılaşmalarımızın arkasında da teknoloji vardı. Birinin yazısını okuya okuya onu tanıyor, Twitter'da hiç tanımadığımız biriyle 140 karakter üzerinden arkadaş oluyor, ortak ilgi alanları etrafında kendi küçük çevrelerimizi kuruyorduk. İnternet, bir nevi şehrin dijital hâli gibiydi: Bizi karşılaştırıyordu. 

Bugün ise program yapma biçiminden nasıl insanlarla hangi ortamlarda karşılaşmak istediğimiz kadar pek çok şeyi seçebildiğimiz uygulamaların olduğu bir dünya. Üstelik yeni olarak bu modeller, karşılaşmayı dijitalde tasarlayıp fizikselde vuku bulduruyor. 

  • Şehirde yeni insanlarla tanışmak için The Breakfast; eski sosyal formatı, ortak sofrayı platformlaştırarak yabancıları bir masa etrafında buluşturan Timeleft var. Dating uygulamaları ise artık başlı başına ayrı bir kategori olacak kadar geniş. Olan oluyor: Teknoloji şirketleri sosyal hayatın lojistiğine de ortak oluyor ve onu yeniden tasarlıyor. 

Ve elbette bunu olabilecek en “verimli” şekilde yapıyorlar. “Senin gibileri bulmana yardım edelim” diyor; o da yetmiyor, “Buluşmayı da biz ayarlayalım” diyor. Çünkü “Belki onu da yapamazsınız, vaktiniz yoktur” diyor. Algoritma kimlerle karşılaşacağımızı, uygulama nerede buluşacağımızı, bildirim ne zaman gideceğini düzenliyor. En sonunda hepsi bir “ohhh” çekmemizi istiyor: “Sosyal hayatın zahmetini mümkün olduğunca üzerinizden almak üzere çalışıyoruz” diye fısıldıyorlar.

Bunun elbette pazarda da, sokakta da ciddi bir karşılığı var. Yeni bir şehre taşınmış ve yerleşik bir sosyal çevresi olmayan biri için ya da ilk adımı atmakta zorlanan biri için “Git, birilerini bul, bir gün tekrar karşılaşırsın” demekten çok daha uygulanabilir bir sistem. Dating uygulamaları bunun en büyük ve en yerleşik örneklerinden: Pew Research Center'ın 2023 araştırmasına göre ABD'de partneri olan yetişkinlerin %10'u mevcut partneriyle bir dating site veya uygulaması üzerinden tanışmış; 30 yaş altındaki partnerli yetişkinlerde bu oran %20'ye çıkıyor. Timeleft'in bugün 200'den fazla şehirde faaliyet göstermesi ve 3 milyondan fazla üyeye ulaşması da bu ihtiyacın ne kadar büyük bir pazara dönüştüğünü gösteriyor. 

Bağ kurma ihtiyacı tamam: Peki sorun ne?

Bugün sosyal altyapıyı oluşturan aktörlerin her biri, sosyal hayatın karmaşık, zaman zaman zahmetli ve belirsiz taraflarını giderek daha fazla dışarıdan çözülebilir hâle getiriyor. Yalnızca karşılaşmaların koşullarını yaratmakla kalmıyor, bağ kurma ihtiyacımızı da kâr edilebilir ve satın alınabilir kılıyor: Bazen bir topluluk üyeliği, bir uygulama aboneliği, bir ortak masa. 

  • Elbette bütün bunların ekonomik bir ürüne dönüşmesi şaşırtıcı değil. İnsanın bağ kur kurma ve sosyallik ihtiyacı, ekonominin dışında kalamayacak kadar değerli. Peki sorun ne? 

İlki, bu çözümlerin karşılaşmayı mümkün kılarken aynı zamanda kimlerle karşılaşacağımızı da giderek daha fazla belirlemesi. Her biri farklı biçimlerde kimlerin, nerede ve hangi koşullarda biraraya geleceğini şekillendiriyor; ortak ilgi, yaşam tarzı, yaş, değerler ya da “uyumluluk” da bu seçimlerin giderek daha görünür kriterleri hâline geliyor. Benzerler birbirini daha kolay buluyor, işler daha pürüzsüz ilerliyor, “davul bile dengi dengine”, evet. 

Fakat sosyal hayatımızın tamamı giderek daha fazla uyumluluk ve eşleşme üzerinden organize edildiğinde, bizden farklı olanla karşılaşma ihtimali de ona tahammülümüz de azalıyor. Zaten birbirinden uzaklaşan sosyal dünyaların içine, benzerlikleri daha da kolay bir araya getiren yeni araçlar ekleniyor.

İkinci sorun ise daha kişisel bir yere temas ediyor. Sosyal hayatımızın “angaryasını” giderek daha fazla dışarıya bırakırken onu kendi başımıza düzenleme kapasitemiz de azalıyor olabilir mi? Kiminle görüşmek istediğimize karar vermek, birine yazmak, plansız bir öğleden sonra dışarı çıkmak, kendi yemeğini kendin vermek, yan masada hoşlandığımız biriyle gidip tanışmak… Bunların hepsi sosyal hayatın zahmetli görünen ama kurucu tarafları. Bu zahmetin içinde karar verme, harekete geçme ve inisiyatif alma gibi kapasitelerimizi de kullanıyoruz. Yani bir nevi, kendi hayatımızın karakterleri değil de başkahramanları olmayı burada öğreniyoruz. 

Ancak belli ki bir yerlerde "kim, kiminle, nerede" oynayacağız. Peki pandispanyalar şöyle dursun; tam da bu sebeple aralardaki katmanları süslemeye hâlâ biz devam edebilir miyiz?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Elif Bayram

https://aposto.com

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst
∙

HİKAYE

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?

COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pelin Cengiz

·

02 Kas 2026

COP31’e doğru iklim finansmanı: 1,3 trilyon dolar nereden gelecek, nereye gidecek?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Vartan Estukyan

·

29 Eki 2026

Pandemi günlerini özlemek bizi kötü biri mi yapar?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

Pelin Cengiz

·

28 Eki 2026

Jennifer Morgan: COP31, Türkiye için kömürden uzaklaşmak açısından büyük fırsat
AngstAngst
∙

HİKAYE

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Metin V. Bayrak

·

25 Eki 2026

Birlikte yaşamanın arkeolojisi #2 | Kovuk, çember, eşik: Birlikte yaşamanın sınırları nasıl çiziliyor?
AngstAngst
∙

HİKAYE

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?

Sinem Çelik

·

22 Eki 2026

Geleceğe hazırlıklı liderlik modeli: Değişimi anlatmaktan değişimin parçası olmaya uzanan yol haritası