

Bir Kira Bir Yuva ile depremden etkilenenlere destek olabilirsiniz İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İhtiyaç Haritası iş birliğiyle Büyük Kahramanmaraş Depremi’nin ardından evini kaybetmiş olanlar ile kira desteği vermek ya da boş durumdaki evini kullanıma açmak isteyenleri buluşturmak için başlatılan bir dayanışma kampanyası olan Bir Kira Bir Yuva , 30 Ekim İzmir Depremi’nde edinilen tecrübe ve oluşturulan bilgisayar yazılımı üzerine inşa edildi. Bir Kira Bir Yuva nasıl çalışıyor? Kampanya için İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İhtiyaç Haritası tarafından hazırlanan www.birkirabiryuva.org adresinden ulaşılıyor. Kampanyanın sayfasında kullanıcılara yönelik “Eve İhtiyacım Var”, “Kira Desteği Vermek İstiyorum” ve “Evim Kullanılsın İstiyorum” başlıklı sekmeler yer alıyor. Kira desteği vermek isteyenler yapacağı destek miktarı ve kişisel bilgilerini buradaki formlara işliyor. Kullanıma uygun boş durumda evi olan ev sahipleri de evlerini depremdem etkilenenler ile paylaşma yönündeki beyanını ve istenen diğer bilgileri doldurarak kampanyadaki yerini alabiliyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi yetkileri ise desteğin ihtiyaç sahiplerine doğrudan ulaştırabilmesi için katılımcılar arasındaki iletişimi sağlıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi kampanyanın tüm ihtiyaç sahiplerine eksiksiz bir şekilde duyurulabilmesi için deprem bölgesindeki diğer belediyelerle eşgüdüm içerisinde çalışıyor. Teknik altyapısı İhtiyaç Haritası tarafından oluşturulan kampanya çerçevesinde ihtiyaç talepleri İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından toplanıyor. Dikkat: Bir Kira Bir Yuva kapsamında yapılan kira desteği, hiçbir üçüncü kişi veya kurum tarafından aktarılmadan, direkt olarak kampanya tarafından eşleştirilen bağışçılar ve ihtiyaç sahipleri arasında gerçekleştiriliyor.
Daha fazlasını öğren →
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Öfke ve üzüntü birikiminin yükseldiği toplumsal infial zamanlarında normalde aşılmayan eşikler aşılır, yıkılmayan bariyerler geçilir. Türkiye’nin Güneydoğu Depremi ile sarsıldığı katastrofik son iki haftası, bize bu eşiklerin ne denli kuvvetli bir biçimde içselleştirilmiş olduğunu da gösterdi. Dilimizin ucuna gelenleri söylemekten bizi alıkoyan, derimizin altına nüfuz etmiş bir korku…
Korku, bir sağ kalma reaksiyonudur. Bizi yaşamdan alacak tehditlerden uzak durmamızı sağlar. Korkunun kendisi bizi yaşamdan alıyorsa, bizi öldüren koşulları güçlendiriyorsa korkmak artık yararsızdır. Dolayısıyla korkuyla barışma zemini ortadan kalkmıştır.
Peki, hukuksuzluğun arttığı, keyfiyetin mevcut idare biçiminin ana elementlerinden olduğu bir siyasal ortamda gerçekçi ve doğal bir duygu olan korkuyu, bugünün koşullarında zararlı kılan nedir?
Alman filozof Ernst Bloch Umut İlkesi kitabında, umut ve korku arasındaki ilişkiyi irdelerken korku gibi kendini korumaya dönük beklenti yönelimlerinin de umuttan aşağı kalmadan tutkuya dönüşebildiklerini ifade eder. Türkiye’nin bugünkü toplumsal koşullarında korkunun bir miktar tutkuya dönüştüğünü, tutkuyla korktuğumuzu söylemek mümkün.
Suç teşkil etsin etmesin, eleştirel bir düşünceyi her ifade edişimizde çevremizdekilerin Silivri’nin soğuk olduğu yönündeki iyi niyetli hatırlatmalarıyla karşılaşıyoruz. Cümlelerimizi defaatle kontrol ediyor, sözlerimizi olabilecek en güvenli biçimde söylemeye çalışıyoruz, yaygın ifadeyle “yazıp yazıp siliyoruz.” Baudrillard’ın şizofrenik bir karakteri olduğunu söylediği korkuya karşı hiçbir şekilde korunaklı hissedemiyoruz.
Bir şekilde korkudan münezzeh olanlar ya da bir katarsis anında korku duvarını yıkmış olanlar veya mevcut korku iklimini gerçekçi bulmayanlar eleştiri oklarını iktidarlara çevirdiği zaman, bu eleştirinin sahibi olmayanlar kendini gerçekleştirecek bir kehanet müjdelemenin coşkusuyla “Silivri soğuktur” muhtırasında bulunuyor.
Bu gibi durumlarda iktidarların gözleriyle bakıyoruz dünyaya aslında. Onların gözleriyle görmeye, onların burnuyla solumaya başlamışızdır. Gözbebeklerimiz onların karanlığında büyüyor, burnumuz onların kokusunu soluyordur.
Bu celsius cinsinden hava durumu; bizi korkumuzla barıştırmış, korkumuzu olağanlaştırmış ve yaygınlaştırmıştır. Korkuyu bir oyuncağa çevirmiş, oyalanmamız için elimize tutuşturmuş ve hapse girmemek için düşüncelerini ifade etmeyen ancak taşıdığı endişeyi de belirtmeden yapamayan mega ünlülere hak verdirecek mekanizmayı üretmiştir.
Bireyselleşmiş, tüm kolektif dayanışma ağları ortadan kaldırılmış, atomize olmuş ve bireysel kurtuluş hikayeleri ile zayıflatılmış toplum, kendini o kadar güçsüz ve sahipsiz hissetmektedir ki iktidarlara belki de sahip olmadıkları bir kudret, eşsiz bir üstünlük atfetmektedir. Bu güçsüzlük karşısında herkes çok güçlüdür. Doğruyu söylemek bu güç asimetrisinin sunduğu gerçeği kabullenmeyen bir cesaretle mümkündür.
Sözümüze güven duymaktan uzağız. Bizim söylememizle değişecek olan şey nedir ki? Hiçbir şeyi etkileyemez ve değiştiremez durumdayız. Sözlerimizden dolayı bir biçimde cezalandırılırsak kimsenin bize sahip çıkmayacağına ve yitip gideceğimize inanıyoruz.
Kendini kurtarmak üzerine kurduğumuz yalıtılmış yaşamlarımızın içinde kıstırılmış haldeyiz. Söyleme hakkından feragat ederek edindiklerimiz bizi düşündüklerimizi söylemekten korktuğumuz, hatta belki de düşünmediklerimizi söylediklerimiz bir yabancılaşma durumunun yakıcılığında bırakıyor.
Bütün bir toplumu içeri tıkmak mümkün değil fakat susturmak mümkün. Toplumun her bireyine, bir diğerinin düşünce zabıtalığını yaptırmak da mümkün. İngiliz kuramcı Jeremy Bentham’ın 1785’te tasarladığı “Panoptikon” adı verilen dairesel hapishanelerdeki gibi, hapishanenin merkezindeki kulede bizi gözetleyen biri olsun ya da olmasın gözetleniyormuş gibi davranıyoruz. Demokles’in kılıcı gibi başımızın üzerinde sallanan Silivri’nin soğuğu bize makbul mahkûmlar olmaktan başka bir seçenek bırakmıyor.
Türkiye çok ağır bir dönemden geçiyor. Maraş’taki depremin yıktığı binalar, enkaz altında kalan insanlar, göçük altında soğuktan ölen yurttaşlar, yok olan kentler… Yıllardır toplanan vergilerin maksadı haricinde kullanılarak insanların yavaşlatılmış bir ölüme mahkum edilmesi… Arama kurtarma faaliyetlerinin koordinasyon eksikliği… Yıllardır zaten susmakta ve susturulmakta olan bizlere susmayı telkin edip ortada olmayan devleti konuşmaya davet edenler… Egemenlerin bir distopya filminden çıkmışçasına dekorlar önünde çatık kaşlarla topluma sarfettiği hakaretamiz sözler… Tutulan defterler ve o defterlerin açılması tehdidi… Depremzedelerin önünden çekilen mikrofonlar…
Büyük Güneydoğu Depremi Türkiye tarihinde bir kırılma yarattı. Geçmişin dürüst bir muhasebesinin yapılması gerekliliğini, yeni bir geleceğin tasarlanması ihtiyacını bizlere hatırlattı. Kendimizi en güvende hissetmemiz gereken evlerimizde yavaş bir ölüme terkedildiğimiz gerçeğiyle bizi karşılaştırdı. Sağlıklı olmayan bir organ gibi kendini durmadan hatırlatan yaralı geçmişin muhasebesini yapmak için yazıp sildiklerimizi yeniden düşünmeye başlayabiliriz.
Korkunun gölgesinde yazıp sildiklerimiz, gözlerimizde silinmeye muhtaç yaşlar bıraktı. Günün sonunda silinen umutlarımız, hatıralarımız ve hayallerimiz oldu. Korku, bize kaybetmekten korkacak çok az şey bıraktı.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Korku ikliminde söz söylemeye cüret etmek
20 Şub 2023

YAZARLAR

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.

Farklı politikaları aynı şekilde uygulayarak liseyi kendi başına değer taşıyan bir yaşam alanı olmaktan çıkarıp üniversitenin bekleme salonuna dönüştürdük. Şimdi çocuklara hangi liseye gireceklerini soruyoruz; dört yıl sonra da hangi üniversiteyi kazanacaklarını soracağız. Déjà vu! Peki üniversite, bu bekleyişin sonunda başlayan bir başka bekleme odası olmasın?



