Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Geçen hafta sosyal medyada çağdaş edebiyatın öne çıkan isimlerinden Édouard Louis’nin bir yorumuna rastladım. Louis, görünürlük bakımından kendisinin tam zıt kutbunda duran anonim yazar Elena Ferrante’yi “gençler için romans yazan bir yazar” diye niteliyor; “Kötü edebiyatın da var olma hakkı vardır” sözleriyle güya şefkatli bir tavırla, aslında onu çağın kanonundan dışlıyordu.
Burada Ferrante’nin romanlarını savunmak niyetinde değilim. Ancak Louis’nin bu dışlama çabası, günümüz edebiyatına dair bir semptoma da işaret ediyor: Çağdaş edebiyatta otobiyografi ve anı (memoir) türünün hükümranlığı artık tartışılmıyor bile. Kurgunun neredeyse dışlandığı, başka dünyaların anlatının dışına itildiği, kendi üstüne kapanmış bir anlatı biçiminin egemen olduğu bir tabloyla karşı karşıyayız.
- Nitekim veriler de bunu doğruluyor. Nielsen BookScan verilerine göre memoir satışları 2004-2008 arasında yüzde 400’den fazla arttı; 2000’lerin başından bu yana çoksatanlar listelerinden eksik olmayan bu tür, adeta altın çağını yaşıyor.
Dönemin edebi kanonunu belirleyen Booker gibi prestijli ödüllerin listelerine bakınca da benzer bir eğilim göze çarpıyor: Birinci tekil şahıs kullanımının yoğunluğu, üslup bakımından otobiyografik kurgu ile memoir arasında salınan eserlerin öne çıkması.
Kitabın kendisi kurgu olsa bile, 2025 Booker’ının sahibi David Szalay’ın Beden'ini okuduğumda da neredeyse kurgudan kaçan, keskinliğini yavanlıktan alan düz, kimliksiz, sade ve üslupsuz bir dilin sihirli ellerle “çarpıcı” ilan edildiğini fark ettim. Gerçeği olabildiğince yalın anlatma çabası, çağa atfedilen yüzeysellik varsayımıyla birleşirse ortaya etkileyici bir eser çıkacağına ikna olunmuş sanırım.
- Edebiyatın tarihsel birikiminin getirdiği tematik olarak güçlü bir kompozisyon oluşturma buyruğundan kurtulmuş; hatta onu muhtemelen ilkel bulan bir edebiyat formuyla karşı karşıyayız.
Yurt dışında da bu tartışma çeşitli mecralarda giderek sertleşiyor. The Atlantic’te Hillary Kelly, “Milenyum kuşağı edebiyatının çoğu neden bu kadar sıkıcı?” diye sorarken, Owen Yingling Non Grata’da “Büyük bir milenyum romanı yok” başlıklı yazısında tartışmayı daha da ileri taşıyor. Özellikle Yingling’in argümanı güçlü:
“Birçok çağdaş roman, okura internette hapsolmuşluk hissi verip internet öncesi dönemin hasretini çektirerek gerçeğe yakınlık kurma konusunda başarı yakalamıştır. Yine de hiçbiri okurun kökten yeni bir şeyi fark etmesini sağlayamamıştır. Başka bir deyişle, övgü toplayan pek çok yazar çağdaş gerçekliği yansıtabilmekte ama bize aslında ‘olağanüstü bir zihin tarafından algılanmış, kavranmış ve hayal gücüyle dönüştürülmüş bir gerçeklik’ sunamamaktadır. Güncel başarı uğruna kendilerini yaşadıkları döneme fazlasıyla sıkı şekilde zincirlemektedirler.”
'Bildiğini yaz' dönemi
Kurgunun dışlandığı, kendi içine kapanan gerçekçi biyografik ve otobiyografik anlatıların hüküm sürdüğü bu çağdaş edebiyat dünyasında, yazının ve hatta roman formunun tarihine tam aksi istikamette ilerleyen bir anlayış seziliyor: "Bildiğini yaz".
John Gardner, 1980’lerin başında yazdığı ve pek çok yazar tarafından rehber kabul edilen The Art of Fiction kitabında bir yazarın ne yazacağı sorusuna sıklıkla verilen “Bildiğin şey hakkında yaz” düsturunu, yazarın zihin dünyasını sakatlayan bir yaklaşım olarak yorumluyor:
“Kişinin kendi memleketi, tutucu annesi ya da engelli küçük kız kardeşi hakkında dürüstçe ve ilgi çekici bir şekilde yazmaya çalışmasından daha çok hayal gücünü sınırlayan, zihnin oto-sansür mekanizmasını ve çarpıtma eğilimlerini daha hızlı devreye sokan başka hiçbir şey olamaz. Bazı yazarlar için bu tavsiye işe yarayabilir ancak yaradığında da bu genellikle tuhaf bir tesadüf eseri olur.”
Gardner henüz otobiyografik kurgunun ezici zaferini ilan eden yolculuğun şafağında bu ifadeleri kullanırken muhtemelen edebiyatın geleceğine dair bir endişe taşıyordu. Nitekim "bildiğini yaz" düsturunun açık veya örtük şekilde baskın hâle gelmesi, içinde doğduğu toplum ve koşullardan bütünüyle ayrılma imkanı olmayan, ancak kurgunun sağladığı imkanlarla başka dünyaların ve alternatif gerçekliğin izlerini takip edebilecek yazarları kendi küçük dünyalarına hapsetti. Sonuç olarak kurgunun dışlandığı ve hatta küçük görüldüğü bu tabloyla baş başa kaldık.
Ancak bunun basit bir tercih meselesi olmadığını görmekte yarar var. Edebiyatın tarih boyunca aldığı yol, biçim ile dönemin ruhu arasında inkar edemeyeceğimiz bir paralellik olduğunu gösteriyor. Bir türü, ancak materyal niteliği, tüketim nesnesine dönüşümü ve muhtevasıyla örülü girift bir ilişkiler ağının ürünü olarak değerlendirebiliriz.
Burada edebiyat kuramcısı Anna Kornbluh'un Immediacy, or The Style of Too Late Capitalism adlı çalışmasındaki çözümlemeleri oldukça ufuk açıcı. Geç kapitalizmin baskın biçimi olarak “dolaysızlık” estetiğini ekonomi politik ve psikanalitik bir çerçevede çözümleyen Kornbluh; edebiyat, sinema, teori ve dijital medyada temsil, mesafe, kurgu ve soyutlama gibi "dolayım" (mediation) mekanizmalarının tasfiye edildiğini belirtiyor.
- “Çok geç” kapitalizmin kâr için nesnelerin üretilmesinden ziyade ürün ve verilerin dolaşım hızını artırmaya eğilimli yapısının sonuçlarını kültürel alanda izleyen Kornbluh, bu dolaşım pratiğinin edebi eserlerde de oto-kurgu yoluyla bir dolayım mekanizması olan kurgunun ortadan kalkmasıyla sonuçlandığını söylüyor.
Böylece anlatı “otantiklik piyasası”na dönüşürken okur da empati ve özdeşlik kurabileceği hayatların pasif seyircisi olarak zahmetsiz bir üslubun karşısında, eleştirel mesafesini kaybetmiş tüketici pozisyonuna sürükleniyor. Bu açıdan Dan Sinykin’in “otobiyografik kurgunun reality show’ların prestijli bir versiyonu” olduğu yönündeki teşhisi de güçlü bir zemine dayanıyor.

Burada Kornbluh’un çalışmasına örnek olarak seçtiği Karl Ove Knausgård’ın 3.500 sayfalık otobiyografik kurgusu Kavgam kitabıyla alakalı küçük bir parantez açmak istiyorum. Türkiye’de kitapla bir şekilde karşılaşanlar, karizmatik yazarın cezbedici ve hatta tacizkar diyebileceğimiz ürkütücü bir ifadeyle kitabın kapağından kendilerine baktığını görecektir. Kapak görseliyle beraber yazarın okurla kurduğu dolaysız, şeffaf edebi ilişki, her an münasebetsiz ihtimallere kapı açacak gibidir.
- Sonuç olarak Kornbluh’un deyişiyle “Kurmaca artık giderek daha az üçüncü tekil şahsa başvuruyor, olay örgülerinden uzaklaşıyor, daha kısa zaman dilimlerine yayılıyor ve diğer reyonlarda zaten satılmakta olan kişiselci, şimdiki zaman odaklı saplanıp kalmalara her geçen gün daha çok benziyor.”
Anı türünün ve otobiyografik anlatının Türkiye’deki çağdaş yazarlar üzerindeki etkisini görmek ilginç olurdu. Ancak son dönemlerde sıklıkla karşılaşılan “tez yazma sürecindeki akademisyenin kişisel açmazları ve politik olarak hissettiği çaresizlik” temalı eserler de yine edebiyata konu olan temsillerin artık belirli bir ekonomik ve kültürel seviyedeki yazarın konvansiyonel, sürtünmesiz ve estetikleştirilmiş çaresizliğine sıkıştığını gösteren güçlü örnekler olarak önümüzde duruyor.
Yazının başına dönecek olursak Édouard Louis’nin, sözcülüğünü üstlendiği bu kanonun organik bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Görünürde bu kanondaki sürtünmesiz bireyselci anlatının dışında, kendi deyimiyle “manifesto” yayımlayan bir yazar olsa da sunduğu politik çerçevenin mahiyetine daha yakından bakmak gerekir. Çünkü Louis’nin kişiliği ve eserleri arasında herhangi bir boşluk olmadığı gibi, eserlerinin politik muhtevası da yazarlığının ilk dönemlerinden beri “otantiklik” etiketinden ayrı düşünülemez.
Louis, kurguyu tuhaf biçimde geleneksel edebiyat kanonunun öncelikli dünyasına terk edip suçlarken sınıfın, toplumsal cinsiyet kalıplarının son derece donuk bir temsilini sunar. Onun bireyselci şeffaf dünyasında sınıf, toplumsal cinsiyet gibi kolektif şiddetin tecessümü olan bu temsiller, oto-biyografik kurgunun şimdiye hapsedilmiş dolaysız estetiğinde herhangi bir kolektif ihtimalin dışına itilir.
Bu noktada Fredric Jameson’ın Siyasal Bilinçdışı kitabında “büyük gerçekçilere” yönelik eleştirisinin güncelliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Jameson büyük gerçekçi romancıları Heidegger'e atıfla “varlığın çobanları” olarak nitelendirirken onların kendi temsil nesnelerini tarihsizleştirip radikal değişimi dışarıda bıraktıkları için kendilerini statükonun göbeğinde bulduklarını söyler. Ona göre, “Bu form başarılı olduğu zaman başarısızlığa uğrar ve başarısızlığa uğradığı zaman başarılı olur.”
Bu anlamda Louis, her ne kadar statükonun dışında konumlanan bir yazar profili çizse de kurgunun tasfiye edilmesi, dolaysızlık, politik kategorilerin bireysel travmalara hapsedilmesi, muğlak huzursuzluğun düz ve keskin bir üslupla kişisel anlatının parçası hâline getirilmesi ve donuk temsillerin etrafında örülen otantiklik gibi çağdaş edebiyatın bütün uzlaşılarını külliyatında barındırıyor.

Bu noktada memoir türüyle doğrudan bir problemimin olmadığını söylemem lazım. Annie Ernaux’nun Seneler’indeki deneyi ve Louis’nin hocası Eribon’un Reims’e Dönüş’ünü güçlü bir anlatı geleneğinin eksiksiz örnekleri olarak değerlendiriyorum. Ancak bu türün kendi içindeki dönüşümünü de yine bu isimlerin eserleri arasında izlemek mümkün.
Eribon’un Reims’e Dönüş’ü kişisel bir anlatıdan hareket etse de Fransa’da Komünist Parti’nin tasfiyeye giden yolculuğu, politik kurumların çöküşü, göçmenliğin ve ırkçılığın sınıf siyasetini bir sapmaya sürüklemesi gibi geniş bir panaroma sunarken Louis’nin eserleri her ne kadar “sınıfa dönüşü” içerse de çağın hiper-politizasyonuyla uyumlu biçimde örgütlü ve kolektif bir politikaya değil ahlaki bir tanıklığa çağrı yapıyor.
- Yukarıda da bahsettiğim gibi otobiyografik kurgunun sade ve dolaysız yapısı okurla yalnızca empatik bir düzeyde ilişki kurmaya imkan tanıyor.
Sonuç olarak Louis, dönemin hâkim türünü politik saiklerle dönüştürmek bir tarafa, eserlerinde sunduğu huzursuzluğun ve düzene yönelttiği ithamların düzen tarafından yeniden içerildiği bir çerçeve yaratarak bu türün sınırlarını genişletip ona yeni bir katman ekliyor. Louis portresi çizen Şule Çiltaş’ın rahatsız edici bulunan bir açıklıkla yazdığı gibi:
“Çok radikal olmak isterken hem kınadığı hem de beslediği bir şiddetin kayıtsız kurbanıydı, ister istemez bugün seçkinlerin seçkinleri içinde yer alıyor, tutucu ve gelenekçi taşralı burjuvalara ahlaki dersler vererek eğlenen Parisli beyaz eşcinsel erkeklerin seçkinleri arasında…”
Kurgunun giderek daha fazla dışlandığı, başka dünyalara bakmanın, kurgunun sağladığı tarihsel imkanlarla gerçekliği yaratıcı bir şekilde yeniden kavramanın yerini alan bu yeni gerçekçiliğin doğal sınırına eriştiğini söyleyebiliriz. Gerçekliğin yavan ve donuk temsilleri, edebiyat piyasasının otantiklik etiketiyle beraber anlatı dünyasını ele geçirirken hayal gücü de tasfiye ediliyor. Okur ise bu edebiyatla yalnızca duygusal bir yakınlık geliştirebildiği sürece ilişki kurabiliyor. Bu da politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın başka bir semptomu olarak okunabilir.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.

“Brat summer”ın dans pistindeki isyanının üzerinden iki yıl geçti. 2026 yazında Z kuşağının pop yıldızları bu kez ayrılıkları, ölümü, kaygıyı ve dünyanın sonunu anlatıyor. Olivia Rodrigo’dan Phoebe Bridgers’a, Gracie Abrams’tan Charli xcx’e uzanan “sad girl summer”, yalnızca pop müziğin yeni trendi değil, savaşlar, iklim krizi ve gelecek kaygısıyla büyüyen bir kuşağın da ruh hâli.

Sema Kaygusuz’un "Saf Canavar"ı uzak bir geleceğin distopyasını değil, bugünün büyütülmüş ve ürkütücü ölçüde tanıdık bir suretini anlatıyor. İnsan olmanın sınırlarından hafızaya, rüyalardan yapay zekaya, insanmerkezciliğin kibrinden edebiyatın iyileştirici gücüne uzanan sohbetimizde Kaygusuz’la, kendi ifadesiyle “şimdinin kabusu, geleceğin enkazı” üzerine konuştuk.

Aşırı zenginlikten aşırı yoksulluğa, açgözlülükten fanatizme, mükemmeliyetçilikten bitmek bilmeyen arzularımıza... Psikanalist ve yazar Adam Phillips, "Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet"te çağımızı kuşatan aşırılıkların izini sürüyor. Belki de mesele çok fazla istememiz değil: “Kendimiz için çok fazlayız; açlıklarımızda ve arzularımızda, kederlerimizde ve bağlılıklarımızda, sevgilerimizde ve nefretlerimizde fazlayız.”

Şiddet, yok sayılma, erken yaşta evlilikler, engellenen kariyerler ve erken ölümler... Arabeskin kadınları, onları sürekli geride bırakmaya çalışan bir sistem içinde kendi kulvarlarını açtı, popüler kültürün damarlarına sızdı. Cansever’den Bergen’e, Dilber Ay’dan Esengül’e uzanan bu hikayeler, arabeskin acısını yalnızca şarkılarıyla değil, hayatlarıyla da sırtlanan; ölümleriyle dahi bu dünyanın onlara reva gördüğü vedanın tatsızlığını görünür kılan kadınları anlatıyor.






