Kutsal ruhların rehberliğinde: Deradoorian


Odeabank’ın Sanat Platformu O’Art, yılın ilk dijital sergisini sunar: ŞİMDİ 2021
Türkiye’nin genç, yenilikçi ve dinamik bankası Odeabank’ın sanat platformu O’Art, 2021 takvimini küratörlüğünü Begüm Güney Alkoçlar’ın üstlendiği, sanatçıların pandemi dönemindeki yeni ifade biçimleri arayışını gösteren eserlerini bir…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yazıya başlamadan önce çalışma masamın etrafındaki ışıkları söndürüp bir mum yaktım. Kendimi seyirci koltuğunda heyecanla beklediği sanatçının birazdan sahneye çıkacağının sinyalini loş ışıkta kalarak anlayan dinleyici gibi hissettim. Konserlere selam olsun. Birkaç hafta önce MUBI üzerinden David Lynch’in sanata bakışını ve yaratım sürecini şekillendiren olayları merkezine alan David Lynch: The Art Life belgeselini izledim. David Lynch’in hatıraları arasında dolaşırken kurduğu şu cümleler notlarım arasına girdi: “Kazara ya da bilerek bir şeyleri tahrip etmek bazen iyi bir şeyler ortaya çıkarabilir. Kontrolde tutulan ve sınırlara sahip olan şeyler ise başınıza bela olabilir. Bazen birtakım şeyleri karıştırıp aradığınıza ulaşmak için büyük hatalar yapmalısınız.” Evet, hatalar yapma ve düzenden çıkmanın yaratım sürecindeki olası pozitif etkilerini ilk defa dile getiren kişi David Lynch değil. Fakat söz konusu kişi hayatta ne yapmak istediğinin farkına çok erken yaşlarda varan, bunun için başta ailesi ve eşi olmak üzere tüm dünyanın anlamsız bakışlarını uzun süre üzerinde hissetmesine rağmen üretmeye devam eden birisi olunca bendeki etkisi daha farklı oldu. Tıpkı Angel Deradoorian’ın çevresinde onu sorgulayan söylemlere rağmen vokalist ve basçı olarak yer aldığı Dirty Projectors’tan grubun en iyi döneminde kendi müziğini yapmak için ayrılması gibi.
Bir röportajında “Acının, öfkenin ve sevginin, yani tüm duyguların ne olduğunu yeniden değerlendirmek istiyorum. Hiçbir şeyi tamamen entelektüel olarak rasyonelleştirmek istemiyorum.” diyen Angel Deradoorian, arka plandaki amacını ise “Müziğe başka tür duygular katmalıyım. Olayları çoğu zaman yoğun bir düzeyde yaşıyorum ve bunu müzikte ‘üzgünüm’ veya ‘kalbim kırıldı’dan farklı bir şekilde tasvir etmek istedim.” sözleriyle açıkladı. Bireyselliğin toplumsal yaşamdan acımasızca aforoz edildiği bir düzende kendinin farkında kalıp dilediği müziği kontrolü elinden bırakarak ortaya çıkaran Deradoorian’ın evrene verdiği mesaj, görünenin çok ötesinde. Onu bu satırlara getiren şey, sanatçıların kutuplaştığı ve göbeğini büyütme derdindeki endüstrinin gündelik ihtiyaçlarına ve geçici estetiğine hizmet etmemesi. Şarkıcı, söz yazarı, multi-enstrümantalist ve prodüktör sıfatlarına sahip Angel Deradoorian'ın soyadını verdiği solo projesiyle çoktandır bir kaçış planı var. Merak eden beni takip edebilir.

Hakiki bir macera: Büyüdüğü evde merakının kaldırdığı örtülerin arkasında heykeltıraş bir anne, ressam ve saksafoncu bir baba bulan Angel Deradoorian’ın kulağında ise daima caz, soul ve R&B müzikleri oldu. Sanatın ifade yöntemlerinden biri olduğu ve üretime koşulsuz desteğin verildiği bir ailede büyüyen Deradoorian, 16 yaşında birkaç bağımsız grupla birlikte turneye çıkmak için liseden ayrıldı ve Brooklyn'e taşındı. Piyanoyla başladığı sesli yolculuğuna zamanla pek çok müzik aletini de ekleyen Deradoorian, Brooklyn’deki ilk aylarında altı farklı projeye dâhil oldu. Çocukken hiç The Beatles dinlemeyen, lisedeyken Led Zeppelin'in kim olduğunu tek başıma öğrenmek zorunda kalan Deradoorian, zihninde durmaksızın çalan Radiohead ve Can sayesinde içindeki müziğin derinlerine inme cesaretini buldu. Onun için bu hakiki bir maceraydı ve doğru zamanda, doğru yerdeydi. Nitekim 20’li yaşlarının ilk günlerinde daha önce çok az çaldığı bas gitarı ve kullanmayı tercih etmediği sesiyle o dönem ünü çoktan şehrin dışına taşan Dirty Projectors’ın bir üyesi oldu.

Bambaşka bir hâli: 2007 yılında Rise Above albümünün hemen öncesinde Dirty Projectors’a dâhil olan Angel Deradoorian, bir anda kendini grubun iki haftada 13 konser verdiği yoğun turnesinin içinde buldu. Neredeyse iki yılı yollarda ve sahnede geçiren Deradoorian, özellikle vokal performansıyla grubun müzikal kimliğinin merkezine yerleşti. Bambaşka bir ruh hâli olarak gördüğü turne dönemine yeni albüm kaydı için verilen kısa bir aranın ardından geri dönen Deradoorian için gençlik hevesiyle başlayan yolculuk, günler eklendikçe duygusal sallantılar arasında her türlü acı ve travmayla başa çıkmaya çalıştığı bir kâbusa dönüştü. Nitekim grupla çıktığı ikinci uzun turnenin ardından müzikle dolu fakat benliğinden uzaklaşarak geçirdiği beş yılı cebine koyan Deradoorian, Dirty Projectors’ın parıldayan ününe arkasını döndü ve yeniden kendisi olmaya karar verdi. “Artık hangi müziği sevdiğimi gerçekten bilmiyordum. Bundan kurtulduğumda ne çalmak istediğimi tekrardan keşfetmek zorunda kaldım.” sözlerinden Deradoorian’ın içinde bulunduğu durumu anlamak mümkün.
Dünyayı kucaklamak: Her ne kadar 2009 yılında yayımladığı Mind Raft isimli kısaçalarıyla solo kariyerine başlasa da Angel Deradoorian’a ait müzikten bahsetmek için takvimi 2012’ye, yani Dirty Projectors sonrasına almak gerekli. Müziği insanlarla bağlantı kurmanın bir yolu olarak gören Deradoorian, en başta yaratım süreci için yavaşlaması ve dünyayı kucaklayarak bunu bir meditasyona dönüştürmesi gerektiğini kabul etti. Temasta bulunduğu her şeyden etkilendiğinin veya ilham aldığının farkında olan Deradoorian, kimi zaman Batı ezoterizm ve Hint Astrolojisi’nde gezintiye çıktı. Kimi zaman Sergey Paracanov, Andrey Tarkovski ve Alejandro Jodorowsky’nin filmlerine konuk oldu. Kimi zaman ise Hieronymus Bosch, Egon Schiele, Leonora Carrington’un tablolarında kayboldu. Sonuçta yeniden üretim motivasyonuna, 16 yaşında tek başına onu Brooklyn’e getiren heyecana kavuştu. 2015 yılında “Bu, görünüşte birbiriyle çelişen görüntülerin - eski ve yeni, çoğul ve tekil, antik ve teknolojik - sürekli birleşmesini bulduğum bir albüm.” notuyla yayımladığı The Expanding Flower Planet isimli ilk albümüyle tam anlamıyla solo kariyerine başladı.

Öz farkındalık: Hayatındaki dönüm noktalarını ve buralarda yaşadığı dönüşümleri taşıdığı izlerle değil, bizzat kendisi olarak ifade etmeyi seçen Angel Deradoorian için 2019 yazının yeri ayrı. O dönem Vipassana inzivasına çekilerek beraberinde tam bir sessizlik içinde 10 gün geçiren Deradoorian, bu sayede son albümü Find The Sun’ın da ateşini yaktı. Oluşan öz farkındalık sayesinde içinden yükselen seslere tüm kalbiyle eşlik etmeye başlayan Deradoorian, yeni albümü için iki önemli karar aldı. Biricisi, sanatsal estetiğin tıpkı hayatta olduğu gibi ham ve spontane olması gerektiği, diğeri ise ses şifacısı ve caz davulcusu olan arkadaşı Samer Ghadry ile birlikte müzik yapmak oldu. Nitekim ortaya kutsal ruhların rehberlik ettiği bir rock kaydı çıktı. Karşımızda içindeki derin tutkuya tutunarak endişelerinden, acılarından ve utangaçlıklarından arınmış birisi var. Üstelik çekildiği köşesinden hissettikleriyle tüm dünyaya ayna tutmakta inatçı. Onunla arkadaş olmayı deneyebilir ya da bir anınızı armağan edip geçici buluşmanızın tadını çıkarabilirsiniz.
Bu zamana kadar Keşif Sahnesi’ne konuk olan sanatçıların yer aldığı Spotify çalma listemize buradan ulaşabilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Tom Waits'in reklamcılarla mücadelesi, "kadın sanatçı" meselesi, kısalan listeler
12 Şub 2021

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.

Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.



