Nation of Language ile müzikte kusursuzluk arayışına dair


İskoçya’nın nefes kesen doğasından ilhamla: Lal Batman'ın eseri Blended Valley House of Brothers Lounge’daydı Contemporary Istanbul tarafından düzenlenen, çağdaş sanatın genç ve güçlü fuarı CI Bloom ’un üçüncü edisyonu dün sona erdi. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı Rumeli Salonları’nda karşılaşma fırsatı bulanlar veya bulamayanlar için sanatçı Lal Batman ’ın, Pernod Ricard Türkiye kurumsal sponsorluğuyla House of Brothers Lounge ’da izleyiciyle buluşan Blended Valley isimli mekânsal yerleştirmesine yakından bakalım. Blended Valley : 267 sanatçıdan 568 sanat eserinin sergilendiği fuarda House of Brothers Lounge , multidisipliner sanatçı Lal Batman ’ın eseriyle yerini aldı. Mercado yaratıcı partnerliğinde izleyicilerle buluşan, Batman’ın video sanatı, dijital manipülasyon, heykel ve yağlı boya üretimlerini dijital ve plastik araçları kullanarak harmanladığı yeni mekânsal yerleştirmesi Blended Valley , genç sanatçının Yunan Yeni Dalgası Sinemasından aldığı ilhamla tasarlandı. Bir video eser ve iki boyutlu heykellerden oluşan, adeta sürreal bir dünyaya açılan bir kapı işlevi gören yerleştirme, izleyiciyi Batman’ın sanat pratiğinde önemli bir yere sahip olan çeşitli figürlerin ve önemli pop ögelerinin harmanlandığı “blended” bir evrene davet etti. İskoçya’nın etkileyici doğasından ve bitki örtüsünden ilham alan çok katmanlı sanat deneyimi, sonsuz manzaraları ve şehrin dinamizmini sanatseverlerle buluşturdu. House of Brothers 'a dair gelişmeleri kaçırmamak için @brothers1801 ’i takip edebilirsin.
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Aidan Noell, Ian Richard Devaney ve Alex MacKay’dan oluşan Nation of Language, görüntülü konuşma isteğimi sabahın erken bir saatinde, St. Louis’e doğru giden turne otobüsünde yanıtlıyor. Uykusuz olmalarına rağmen çok kibar ve oldukça da neşeliler...
Nation of Language son dönem Brooklyn sahnesinin parlayan indie gruplarından. Bir süredir de hayatları turne nedeniyle yolda geçiyor. Kısa aralıklarla ABD’nin farklı şehirlerinde indie, post punk ve synth pop’u harmanlayan şarkılarını çalıyorlar.
Bizim esas buluşma nedenimiz ise 13 Ağustos akşamı Blind sahnesinde verecekleri konser. Grubun birçok şarkısına imza atan vokal Ian Richard Devaney, sorularımı yanıtlarken İstanbul için çok heyecanlı olduklarından bahsediyor. Devaney ile sohbetimizin en dikkat çekici kısmı ise müzikte mükemmeli aramaya dair söyledikleri… Nation of Language ile yolda geçen bir müzik sohbeti yaptık.
Yoğun bir turne dönemindesiniz. Yolculuk nereye?
Gördüğün gibi yoldayız. Devam eden turne için minibüsteyiz. Şu an Indiana’dan St. Louis’e doğru gidiyoruz. Turneye çıkmayı seviyoruz. Bu yüzden sık sık konser vermek ve uzun süre yolda olmak bizi gerçekten mutlu ediyor.
İlk albümünüz pandeminin ortasında çıktı ve ardından 3 yıl içinde 3 harika albüme imza attınız. Son albümünüz Strange Disciple’ın ilk iki albüme göre farklı bir havası var. Yolda olmak ve pandeminin ardından sevenlerinizin canlı performanslarınıza tepkilerine şahit olmak albümün hazırlık sürecini etkiledi mi?
Sanırım turnede olmak sound’u etkilemekten ziyade bize heyecan duyduğumuz şeyleri yapmaya devam etme konusunda güven verdi. Bilirsin, albüm yapma sürecinde insan kendini sorguluyor ve seni heyecanlandıran şeyleri yapmak bazen çok kolay olmayabiliyor. Kendi isteklerinin peşinden gitmek yerine sevenlerinin ne istediğine odaklanabiliyorsun.
Sanırım kendimiz olmamıza izin veren dinleyicinin önünde çalmak ve onların ilk iki albüme verdikleri tepkiyi görmek, içgüdülerimizi takip etme konusunda pusula görevi gördü. Asıl önemli olan da buydu. Dediğin gibi turnenin de üçüncü albüme ilham kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Şarkı sözleriniz oldukça şiirsel. Şarkı yazma sürecinde etkilendiğiniz şairler oldu mu?
Şarkı yazma sürecimiz her zaman müzikle başlar. Sözler müziğin ardından gelir. Bu da bize şarkılarla zaman geçirme ve içinde yaşama olanağı tanıyor. Böylece enstrümanları dinleyip bir şarkının ne hakkında olacağına karar verebiliyorum. Şarkı yaparken genellikle masamın üzerinde şiir kitapları bulunduruyorum. Bir başkasının zihninde gezinmek ve onun dünyasını deneyimlemek iyi geliyor. Walt Whitman, Frank O’Hara, T. S. Eliot bu isimlerden bazıları... Şiirler sayesinde düşünce kalıplarımdan çıkıp farklı bir perspektif kazanabiliyorum.
New York’a taşındınız ve hayatınız değişti. New York müziğinize ilham vermeye devam ediyor mu?
Evet, New York’un güzel yanlarından biri sürekli değişim hâlinde olması. Dolayısıyla sürekli deneyimlenecek yeni şeyler, keşfedilecek yeni mahalleler ve tanışılacak yeni insanlar çıkıyor karşınıza. Şahsen etrafımda sürekli yeni ilham kaynakları olmasını yaratıcı süreç açısından önemli buluyorum.
'Müzik vücudumun kontrolünü ele geçiriyor'
Sizi birarada tutan müzikal kimya nedir?
Sanırım hepimiz oldukça azimliyiz ve birbirimize ilham veriyoruz. Müzisyen olma macerasını seviyoruz. Şimdiye kadar bu maceradan heyecan duymayan birçok insanla farklı gruplarda yer aldım. Bu da işleri çok zorlaştırıyordu. Aynı fikirde olmaktan, dinleyicilerin önünde müzik yapmaktan, seyahat etmekten ve sınırlarımızı zorlamaktan bu kadar keyif almak bizi birleştirdi. Bu da yaratıcı sürecimiz için çok önemli.
Bu sanki sahnede de hissediliyor. Bir arkadaşım geçen yaz Madrid’deki konserinizi izledi. Şarkılarınızı yüksek bir duyguyla söylemeniz ve güçlü beden dili kullanımınız onu çok etkilemiş. Bu performans stilini nasıl geliştirdiniz? Sizce de sahnede kaotik bir etki yaratıyor musunuz?
Sahnedeyken müzik vücudumun kontrolünü ele geçiriyor sanki… Ne yapmam gerektiğini çok fazla düşünmüyorum. Mümkün olduğunca doğal davranmaya çalışıyorum. Çünkü bence insanlar bir konseri izlemeye geldiğinde, sanatçı hakkında gerçek ve kişisel bir şeylere şahit olmak istiyor. Bu yüzden mümkün olduğunca kendim olmaya çalışıyorum. Eğer bir şey bende dans etme isteği uyandırırsa dans ediyorum. Bir şey bende komik olma isteği uyandırıyorsa komiklik yapıyorum. Bu kendin olma hâli izleyiciyi de aynı şekilde kendilerini bırakmaya teşvik ediyor.
Canlı çalmayı en sevdiğiniz şarkılar hangileri?
Aidan Noell: Whatever You Want’ı son zamanlarda çokça çalıyoruz ve her zaman çok eğlenceli geri dönüşler alıyoruz. Ayrıca The Grey Commute’u çalmayı da seviyorum. Çünkü bu şarkıda hepimiz bir şekilde birbirimize kilitleniyoruz. Sonlara doğru jam yaparak beraber çalıyoruz. Bu andan her zaman keyif alıyorum.
Alex Mackay: Yeni albümden Surely I Can’t Wait ve A New Goodbye... Bu şarkıları çalmak hem zorlayıcı hem de tatmin edici. Sahnede çalmak için doğru kombinasyonlara sahipler. Hepimizin sahnede ayrı takıldığımız anlar oluyor ama sonunda hepsi üst üste binip birbirine bağlanıyor. O anı gerçekten seviyorum.
Richard Devaney: Sanırım yeni albümdeki Weak In Your Light şarkısını çalmayı gerçekten seviyorum. Ama favorim ilk albümdeki The Wall and I.
Ben de sizi The Wall and I ile keşfetmiştim pandemi döneminde. Çok sevdiğim bir şarkı…
Ne güzel! Bu şarkıya dair çok özel bir anım var. Pandemiden sonraki ilk konserlerimizden biriydi. Bu şarkıyı seyircinin önünde çalmaya yeni başlamıştık. Nihayet tekrar müzik yapmanın ne kadar güçlü hissettirdiğini görmek, unutulmaz bir deneyimdi. Bu şarkı, benim için her zaman özel olacak çünkü beni o anlara geri götürecek.

'Avrupa’da daha çok dinlenmemiz oranın sanat tarihi ile ilgili'
Spotify profilinizdeki “hakkında” kısmında “love angel music baby” yazıyor. Bunun özel bir anlamı var mı? Çok sevimli bir yaklaşım...
Pek bir anlamı yok aslında. Gwen Stefani’nin bir albümünün adı ama Spotify biyografimize neden bu şekilde yazdığımı gerçekten hatırlamıyorum. (Gülüyorlar.) Umarım başkaları da senin gibi düşünüyordur.
Dijital müzik platformlarında Avrupa’da ABD’den daha fazla dinleniyorsunuz. Bu sizi şaşırtıyor mu?
Beni şaşırtmıyor. Bu durum Avrupa’nın sanat tarihiyle ilgili. Müzik tarzımızın Avrupa’da nispeten daha köklü bir tarihi olduğunu düşünüyorum. İlham aldığımız şeyler Avrupa’da daha çabuk yaygınlaşıyor. Orada insanlar bu müzikle daha hızlı bir şekilde bağlantı kurabiliyor. Avrupa’daki hiçbir konser fırsatını kaçırmıyoruz. Bu benim için de harika bir durum çünkü mümkün olduğunca sık Avrupa’ya gelme şansım oluyor.
Dünyanın farklı şehirlerinde dinleyiciye sahip olmak ve konser vermek nasıl bir duygu? Bir başarı hissi uyandırıyor mu?
Bazen. Ama Avrupa’da sahne almanın en güzel yanlarından biri her şehrin kendine özgü bir yanı olması ve farklı hisler uyandırması. Türkiye’ye gelmekten bu kadar heyecan duymamızın nedenlerinden biri de bu. Daha önce İstanbul gibi bir şehirde hiç çalmamışız gibi hissediyorum. Yeni bir yer görmek ve insanlarını tanımak, oradaki hayranlarımızla buluşmak gerçekten eşsiz bir fırsat ve bunun için minnettarız. Ayrıca herkesin bahsettiği Türk yemeklerini tatmak için de sabırsızlanıyoruz.
'Biraz tökezlemek, eşsiz bir deneyim sunmanızı sağlıyor'
Bir röportajında hiçbir zaman herhangi konuda mükemmel olmadığını belirttikten sonra şöyle diyorsun: “Müziğimin de mükemmel olmasını istemedim.” Merak ediyorum, dinleyici müzikte mükemmelliği mi arıyor?
Yani sanırım… Günümüzde bazı konularda mükemmelliğe ulaşmak çok kolay. Müziğimizde belirli bir standart var. Bildiğin gibi, çok karışık şarkılara sahip, o kadar da manyak bir grup değiliz. Fakat her kaydın çok temiz olması gerektiği içgüdüsüne kapılırsan da müziğin seninle ilgili bir şeyi temsil etmez. Bu yüzden her şeyin ışıltılı ve mükemmel olmasını istemiyorum. Bu, canlı performanslar için de geçerli.
Hata yapmanın beni gerçekten korkuttuğu ve şöyle düşündürdüğü bir dönem vardı: “Vay canına, bu performans başarısız oldu çünkü şuralarda hata yaptım.” diye düşünüyordum. Ama sonra izleyicilerin bu hataları takdir ettiğini fark ettim. Biraz tökezlemek, eşsiz bir deneyim sunmanızı sağlıyor. İzleyici sizin de insan olduğunuzu hatırlıyor ve daha kolay bağlantı kuruyor. Artık bunu kabul etmeye ve kendimi fazla zorlamamaya çalışıyorum. O anın özel olduğunu biliyorum ve öyle davranmaya çalışıyorum. Böylece sahne yaptığınız bir hata, sizi başarısız hâle getirmek yerine, o anı özel kılan bir deneyime dönüşüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Binası satışa çıkarılan eski Babylon'un akıbetini ahaliden isimlerden dinledik. Bu yaz İstanbul'da konser verecek Nation of Language üyeleriyle son albümün kayıt sürecini ve müzikte kusursuzluğu arama çabasını konuştuk.
29 Nis 2024

YAZARLAR

Eda Solmaz
Müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




