Ne seninle ne sensiz: Toksik ilişki çıkmazından çıkmak mümkün mü?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Aposto okuruyla ilk kez buluşmamızın üzerinden tam 2 sene geçmiş. 2 yıldır hem iç gündemime hem de dış dünyanın karmaşasına dair sesimi bu mecradan duyurmak, okurlarımla satırlarda buluşmak benim için çok kıymetli. Nice yıllarımız olsun sevgili okur.
- Yazının bir ucunda ben varsam, biliyorum ki diğer ucunda da sen varsın. Hayatın sorularını, cevaplarını, itirazlarını, saçmalıklarını ve elbette güzelliklerini beraber taşıyoruz işte. Yazının dehlizlerinde kaybolmalarımız, sonra kelimelerden halatlar yapıp birbirimizi oralardan çıkarmalarımız çok olsun.
Tesadüfe bakın ki 2 sene önce dizilerdeki narsisistik karakterleri ve onların kurduğu ilişkileri ele aldığım bir yazı yazmışım. O dönem Netflix’de gösterilen Kimler Geldi Kimler Geçti dizisinin ilk sezonu konuşuluyordu. Geçen günlerde ise aynı dizinin 3. sezonu izleyiciyle buluştu. Dizide yine güzel evleri, güzel sofraları, tatlı arkadaşlıkları, hoş adamları ve kadınları izledik. Uzun ilişki yaşayanları, ilişkide aradığını bir türlü bulamayanları, başına bela açacak ilişkileri seçenleri evlerimize konuk ettik.
- Uzun uzadıya diziyi anlatmayacağım; dizinin seveni de çok, sevmeyeni de. Açıkçası o kısmıyla pek ilgilenmiyorum. Ama dizideki bir sahne, zihnimde bir süredir dolaşan düşüncelere yeniden kapı araladı. Buyrun o kapıdan birlikte ilerleyelim.
Nedir bu toksik ilişki?
Son yıllarda dillere pelesenk olmuş bir ilişki tanımı var: “Toksik ilişki.” Bilimsel literatürde tam karşılığı olan bir kavram değil ama gündelik dilde neye işaret ettiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz.
- Kişilere iyi gelmeyen, hatta zaman zaman onları duygusal olarak örseleyen fakat buna rağmen bir türlü sonlandırılamayan ilişkiler bunlar. Etrafındakilerin fark ettiği ama ilişkisi olanın ilişki bittikten sonra farkına vardığı ilişki türü.
“Toksik” kelimesi de biraz buradan geliyor sanırım. İlişki kişiyi beslemek yerine yavaş yavaş tüketiyor ama garip bir şekilde, o ilişkilerden kopmak da kolay olmuyor. Çünkü o ilişkilerde tekrar eden tanıdık bir his, eski bir yara, tamamlanmamış bir ihtiyaç, patolojik bir umut, bazen de çocukluktan bugüne taşınan bir ilişki dili devreye giriyor. İnsan karşısındaki kişiye değil de sanki o kişinin içinde uyandırdığı o tanıdık duyguya bağlanıyor.
Bu ilk kez görülme ihtimali olabileceği gibi, belki sonunda seçilecek olma arzusuna veya bu kez hikayenin başka türlü biteceğine dair duyduğu inatçı umut da olabilir. Bilen bilir çok can acıtır bu ilişkiler ama yine de ayrılınamaz. Ayrılınırsa da, o ayrılık ölümden beter olur.
Çünkü böyle bir ilişkiden ayrılmak demek, bir ihtimalden, bir fanteziden, eksik bir parçayı tamamlama hayalinden de vazgeçmek anlamına gelir. Toksik bir ilişki sağlıklı yaşanamadığı için, yaşan(a)mamış bir ilişkiden ayrılmak da son derece zorlayıcı. Bir meyvenin olgunlaşmadan dalından koparılması gibi… Hem zor kopuyor hem de tadı güzel değil.
- İlişkiyi toksik yapan şey, her zaman kişilerin toksik olması değil elbette. İki insanın yaralarının birbirine değme biçimi o ilişkiyi yaralayıcı hâle getiriyor. Bu yüzden bir ilişkide hiç toksik olmayan biri, başka bir ilişkide oldukça toksik birine dönüşebilir; hatta içinden çıkan karanlığa ve "canavarlarına" kendisi bile inanamayabilir.
Çünkü ilişki dediğimiz şey, yalnızca iki yetişkinin bugünkü hâlinin buluşması değil aynı zamanda geçmiş deneyimlerin, korkuların, eksikliklerin ve öğrenilmiş ilişki kalıplarının da karşılaşmasıdır. Kişi, sadece partneriyle değil onun yaralarıyla, korkularıyla ve eksiklikleriyle de ilişki kurar. (Bu yazı toksikliği romantik ilişkiler bağlamında ele alsa da, dostluk/arkadaşlık ilişkilerinin de toksik olanına oldukça sık rastlanıyor.)
Bir taraf terk edilmekten korkarken, diğer taraf yakınlıktan bunalabilir mesela. Biri sürekli güvence ararken diğeri geri çekildikçe, mesafelendikçe rahatlayabilir. Bir noktadan sonra ilişki, iki kişinin birbirine iyi geldiği bir yer olmaktan çıkıp, birbirinin yarasını sürekli kanırttığı bir alana dönüşür. Sanırım işin zor kısmı da burada başlıyor çünkü toksik ilişkiler sevgisizlikten doğmuyor, tam tersine, yoğun bir füzyon hâlinden doğuyor.
O bağın içinde yeterince güven, sınır, duygusal olgunluk, özdeğer, özsaygı ve karşılıklı sorumluluk olmayınca da işler sarpa sarıyor. Dolayısıyla bu tarz ilişkiler insanı hem çok canlı hem de çok yorgun hissettirebiliyor. Bir tarafıyla vazgeçilmez gibi gelirken, diğer tarafıyla insanın ruhunu kemiriyor.
Ne yazık ki aşk, çoğu zaman bu tarz ilişkilerle karıştırılıyor. Sürekli kriz, belirsizlik, iniş çıkış ve duygusal savrulma tutku sanılabiliyor. Bir gün göklere çıkarılıp ertesi gün yok sayıldığınız, “ne seninle ne sensiz” hissinin hiç bitmediği ilişkiler bunlar. Bir tür duygusal rollercoaster gibi… İnsan yoruluyor ama oradan inmeyi de göze alamıyor.
Kaygılı ve kaçıngan bağlanma örüntüleri
Psikolojik açıdan baktığımızda, toksik dinamiklere özellikle kaygılı ve kaçıngan bağlanma örüntülerinin biraraya geldiği ilişkilerde daha sık rastlıyoruz. Bir taraf yakınlık aradıkça diğer taraf uzaklaşıyor, diğeri uzaklaştıkça ötekinin kaygısı büyüyor. Benzer şekilde narsisistik örüntülerin baskın olduğu ilişkilerde de kişi, ilişkinin içinde çoğu zaman görülmekten çok kullanılma, sevilmekten çok onaylanma ihtiyacının parçası hâline geliyor. İlişki karşılıklı bir temas alanı olmaktan çıkıp, bir tarafın sürekli diğerinin duygusal ihtiyacını düzenlediği bir yapıya dönüşebiliyor.
Kişinin özdeğer, özsaygı ve özbenlik duygusu yeterince gelişmemişse, sevilebilir olduğuna dair inancı zayıfsa, kendi değerini daha çok başkalarının bakışında arıyorsa bu tür ilişkilerden çıkmak da bir o kadar zorlaşıyor.
“Beni gerçekten severse değerli olacağım”, “Bu kez seçilirsem eksik tarafım tamamlanacak”, “Bırakırsa demek ki gerçekten sevilmeye layık değilim” gibi çoğu zaman bilinçdışı işleyen duygular devreye girebiliyor. Bu yüzden toksik ilişkilerde ayrılık, o kişiyi kaybetmek gibi yaşanmıyor. İnsan o ilişkiyle birlikte kendi değer duygusunu, umutlarını, hayalini kurduğu geleceği ve olmak istediği kişiyi de kaybediyormuş gibi hissediyor. Çoğu kişi aslında çoktan birbirinden ayrılıyor ama ilişkinin kendisinden ayrılmak bu sebeplerle çok zor oluyor.
Dışarıdan bakınca “Neden gitmiyor?”, “Neden hâlâ birlikte?”, “Neden kendine bunu yapıyor?” diye düşünebilir insanlar. Boşuna “Bekara karı boşamak kolay” dememişler. İlişkinin dışında duran göz, çoğu zaman acının örgüsünü göremez çünkü. Oysa içeriden bakıldığında, ayrılığın yalnızca bir kişiden değil, insanın kendi yarasına tutunma biçiminden ayrılmak olduğunu da görebiliriz.
- Şimdi “Bahsettiğin dizi bu yazının neresinde?” diye soranlarınız vardır. Hemen oraya geliyorum, sabrınız için teşekkürler sevgili okur.
'Kimler Geçti Kimler Geçti'de ilişki dinamikleri
Kimler Geldi Kimler Geçti’nin ana karakterlerinden Leyla, önceki sezonlarda oldukça yıpratıcı ilişkilerin içinde debelenip duran bir kadın olarak çıkıyor karşımıza. Narsisistik erkeklerle yaşadığı ilişkilerde bir türlü gerçekten görüldüğünü hissedemiyor. Aşkla toksik ilişkiyi, yoğunlukla yakınlığı birbirine karıştırıyor.
Ama bu sezon başka bir şey oluyor. Ruhu narsist adamlardan epeyce yorulan kahramanımız, aynı apartmanda yaşadığı Ali’yle yakınlaşmaya başlıyor. Bir gün bir kafede buluşuyorlar, birbirlerine duygularını açıyorlar. Ve Leyla adama dönüp şöyle diyor:
“Bugüne kadar tanıdığım hiçbir adama benzemiyorsun. Babam dahil bütün sevdiğim insanların iyi olan tarafları var sanırım sende. Bir kere konuşuyorsun, anlatıyorsun, dinliyorsun. Anlattığın her hikayenin bir resmi oluşuyor kafamda. Tutarsızlık yok, süreklilik var. Asıl ışıl ışıl olan sensin. Hiç grilik yok sende, seninle gerçekten çok güzel bir şey yaşanır."
Leyla’nın Ali’den etkilenmesinin sebebi, bu sefer büyük jestler, yoğun tutkular, adamın şık vitrini ya da alışık olduğumuz o “yakıcı aşk” hâli değil, tam tersine adamın tutarlı olması. Dinlemesi. İlgili oluşu. Netliği. Mevcudiyeti. Kırılgan bir erkeklik değil, şefkatli bir erkeklik sergilemesi. Hem kendinin hem de ötekinin duygusana temas edebilmesi. Bir duygudan diğerine savrulmaması. Kendi gibi olması ama kendi odaklı olmaması. Buna rağmen kendi merkezinde durabilmesi ama ötekine de yer açabilmesi. Yani narsisist olmayan ama özgüvenli ve sağlıklı bir insan evladı tanımı. Allah isteyene nasip etsin.
- Ne acı değil mi? Birinin sizi gerçekten dinlemesi, tutarlı davranması, güven vermesi, taktik yapmaması artık olağan değil de sıra dışı bir şey gibi geliyor, gayet de seyrek rastlanıyor. Vay başımıza gelenler.
Çocukluğu kaos içinde geçen kişilere ne yazık ki aşırı uyarılmış bir sinir sistemi yadigar kalıyor aile sisteminden. Geçmişte toksik ilişkilere alışkın olunduğundan, sağlıksız ilişkilerin modellendiği bir evde bu tarz davranışlar normal kabul edildiğinden “sakinlik”, heyecansız ve hatta sıkıcı; “güven” ise fazla iyi gelebiliyor. Çünkü birçok insan için aşk hâlâ kaygıyla, belirsizlikle, biraz da peşinden koşmak zorunda kalınan bir şeyle eşleşiyor.
Oysa güvenli bağ ilk başta daha az çarpıcı görünür, daha az dikkat çekicidir ve bazıları için pek de cazip değildir. Çünkü sinir sistemini sürekli alarma geçirmez. İnsan o ilişkide kendini kanıtlamak zorunda hissetmez. Sevilmek için savaşması gerekmiyordur. Gözükmek için havada takla atmasına, etrafta fır dönmesine gerek yoktur. Sanırım bazılarımız için asıl yabancı olan bu, bir ilişkinin insanın ruhunu yormadan da var olabileceği fikri.
- Diziye dönecek olursam Leyla ve Ali’nin akıbetini söylemeyeceğim, mutlu sona ulaşıp ulaşmadıklarını bilmiyorum, bununla ilgilenmiyorum da…
Sonuçta her güvenli ilişki sonsuza kadar sürmeyebilir ama yine de insanı dönüştürebilir. Ayrıca bazı insanlar hayatımıza sonsuza kadar kalmak için değil, bize başka türlü bir sevginin mümkün olduğunu göstermek için de girebilirler. Bazı karşılaşmaların kıymeti, ne kadar sürdüğünde değil de insana kendisiyle ilgili neyi gösterdiğinde saklı olabilir.
O ihtimali bir kez gördükten sonra, insan eski karanlığını aynı şekilde romantize edemiyor. Neyin aşk, neyin iltihaplı yara olduğunu daha iyi ayırt edebiliyor. Ama bu hiç de kolay olmuyor söyleyeyim. Bilmek ya da farkında olmak kişiyi hemen iyileştirmiyor ama insanı yavaş yavaş başka türlü seçimler yapabilecek bir yere doğru taşıyor. Umut ve sabır hep yan yana.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?




