Ödünç tercihler: Çok şey seçiyoruz, peki ne kadarına biz karar veriyoruz?

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
Peyk’in Sobe şarkısı, bizi burada uzun uzun anlatmaya çalışacağımız meseleyle yüzleşmeye çağırıyor aslında. Klibin gri dünyasında, denizle kent arasında uzanan beton hattın üzerinde yalnız bir insan duruyor. Ona bakarken bir yandan kendimizi düşünüyoruz. Yolları, sınırları, isimleri, beklentileri, hatta hayalleri bizden önce çizilmiş; büyüsü çoktan bozulmuş, sahneymişçesine kurulmuş dünyaya gözlerimizi açıyoruz. Ardından sanki sahneyi biz kurmuşuz gibi soruyolar: “Ne istiyorsun?”
Peyk, bütün bu uğultunun içinden daha kökensel bir soru çıkarıyor: “Kim büyük adam ol diyor?” Bu soru, otuz yıla yakın süre derslerine girdiğim lise öğrencilerime götürüyor beni. Girdiğim sınıflarda tanışma faslının hemen ardından çocukluğumuzun o bildik klişesini felsefece ele almak için sorardım: “Büyüyünce ne olacaksın?” Doktor, mühendis, öğretmen, tarihçi, yazılımcı… Yanıtlar çoğunlukla hazırdı; kolektif bir düşünmeme oyunu bilmem kaçıncı kez sahnelenirdi.
Yirmi yıl kadar önce, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduğum bir kız öğrencim, “İyi bir insan olacağım” yanıtını vermişti. Kalbinden gözlerine, oradan bütün sınıfa yayılan içtenliğiyle gönlümü fethetmişti. Bu soruyla öğrencilerimi yalnızca yapmak istedikleri mesleği değil, olmak istedikleri insanı da düşünmeye çağırdığımı sanıyordum. Oysa binlerce öğrencim arasında ilk kez biri bir mesleği değil, sıfatların taşıdığı özneye dair bir şey söylemişti. Belki de çocuklara yıllardır bıkmadan sorduğumuz “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusu, hayatı onlar için ne kadar daralttığımızın en açık göstergelerinden biridir.
Çünkü çocuklarımıza nasıl bir insan olmak istediklerini, nasıl yaşayacaklarını, nasıl bir dünya hayal ettiklerini sormadan, sanki bunlardan bağımsızmış gibi hangi mesleği seçeceklerini soruyor; "olmak" fiilini meslekle doldurarak insanın hayatını çalışma pozisyonuna indirgiyor, sonra da tanımlanmış bu menüden özgürce “tercih” yapmalarını bekliyoruz.
- Bu meselenin izini önce lisenin olgunlaşma alanından itaat mekanına dönüşmesinde, ardından üniversitenin hayatın yeni bekleme odası hâline gelmesinde sürmüştük. Şimdi aynı hikayenin gerisinde sessizce duran kişiye dönelim: Bütün bu kurumlar, puanlar, sıralamalar arasından kendi yolunu seçtiği varsayılan gence.
Arkasında ailesinin beklentileri, sınıfsal konumu, yaşadığı yer, aldığı eğitim, aile sermayesi, geleceğe ilişkin endişeleri olan, tercih formunun üzerinde adı yazan kişiyi düşünelim. Tercihi yapan el onun olabilir; peki o eli yönlendiren hayal, arzu ne kadar ona ait? Hayallerimiz, tercihlerimiz, arzularımız ne kadar bizim? Soruyu daha kökensel bir yerden soralım: İçimizde tercih yapan o “kişi” kim?
Başarı ideolojisinin sloganları
Modern özgürlük anlatısı, insanı kendi hayatını kuran bağımsız bir özne olarak görür. Yeterince çalışır, doğru kararlar verir, karşısına çıkan fırsatları değerlendirirse “olmak istediği kişi” olabilir. "Kendi yolunu çizmek", "hayallerinin peşinden gitmek", "kariyerini planlamak" gibi sözler, anaakım anlatının gündelik dildeki karşılıklarıdır. Kişinin iradesini, emeğini, sorumluluğunu imler ama hayatın ekonomi-politik fonunu perdeleyerek statükocu “başarı ideolojisi”nin sloganına dönüşür.
Hiç kimse hayata boş bir sayfa olarak başlamaz, eşit de doğmaz. Bir aileye, dile, sınıfa, bedene, coğrafyaya, tarihsel ana, Zeitgeist’a (çağın ruhu) doğar. Bugün “iyi hayat”; iyi okul, saygın meslek, yüksek gelir, güvenli gelecek anlatılarıyla çoktan halelenmiş, halelendikçe de kutsallaştırılarak mutlak arzu nesnesine dönüş(türül)müştür. İnsanın kulağına isminden çok bu anlatılar fısıldanmaya başlanır doğar doğmaz. İnsan, bu anlatıları “bilinç” olarak giyinir.
- Spinoza’ya göre insanlar, eylemlerinin, arzularının farkındadır ama onları belirleyen nedenleri bilmedikleri için kendilerini özgür sanırlar. Bu sav, tercihte bulunan özneyi ikincilleştirmez; failin tek başına belirleyici olmadığını gösterir.
“İçimizde arzulayan, hayal kuran, tercihte bulunan kim?” sorusuyla düşünmemizi derinleştirelim: Eğer insan yalnızca koşulların toplamıysa, eleştiri de sorumluluk da anlamsızlaşır. Oysa özgürlük; saf arzu, etkilenmeme, bağsızlık değildir. İçine doğduğum olanakları, güçlükleri, beni var eden bağlamı fark edebilme; nedenlerini sınayabilme, kimilerini irademle sahiplenip kimilerini reddedebilme olanağıdır.
Zeitgeist'tan azade bir "ben" düşünebilir miyiz? İnsan çağıyla etik-biyolojik gerçekliğinin geriliminde kişileşir. Özgürlük, tam da burada, bu gerilimin açtığı çatlaklardan sızan “ab-ı hayat” ile hayat bulabilir: Kişinin kendi sesindeki kaynağı da öznesi de olmayan tınıları duyabildiği ölçüde bir olanak olarak özgürlüğe can verebilir.
Seçmek, karar vermek midir?
Tercih, karar, katılım sıklıkla birbirinin yerine kullanılır. Düşünmek, ayırmak olduğuna göre bunları ayırarak düşünmemizi sürdürmek, bugünkü özgürlük deneyimimizi anlamak bakımından birincildir. Tercih, önümüze konan seçeneklerden birini diğer(ler)ine yeğlemektir. Karar, hayatımıza yön vermek, o yönün sorumluluğunu üstlenmektir. Karar, aynı zamanda eyleme içkindir, bireyi kişileştirir. Katılım; seçeneklerin, kuralların, ortak amaçların, olanak setinin oluşturulmasına etki edebilmektir.
Günümüz insanı çok şey seçiyor, fakat giderek daha az şeye karar veriyor çünkü katılamıyor; katılmadıkça özneliğinden eksilerek nesneleş(tiril)iyor. Okulunu, bölümünü, telefonunu, bankasını, izlediği diziyi, kullandığı uygulamayı seçiyor ama hangi okulların açılacağına, eğitimin vizyonuna, çalışma koşullarına, yaşadığı kentin politikalarına katılamıyor. Seçeneklerin çokluğuna indirgenen özgürlük genişleyip güçleniyor diye pazarlanırken karar verme gücü merkezileşiyor.
- Özgürlük menüden seçim yapmaya indirgendikçe yurttaş da tüketiciye dönüşür. Önüne konan hayatlar arasında dolaşır ama hangilerinin mümkün olacağının belirlenmesine katılamaz. Tercih, hayata katılmanın aracı olmaktan çıkıp kurulmuş hayatı arzulamaya dönüşür.
O hâlde “Araçları seçiyoruz da amacı kim belirliyor?” diye sorabiliriz. Aristoteles, Nikomakhos'a Etik'te tercihi düşünüp taşınmış arzu, muhakeme ile arzunun birleşmesi olarak tanımlar. İsteğin amaca, tercihin o amaca götürecek araçlara dair olduğunu söyler. Sağlıklı olmak isteriz, nasıl yaşayacağımızı seçer; iyi bir hayat ister, ona götüreceğini düşündüğümüz yollar arasında karar veririz.
Bu ayrım, lise ile üniversite tercihlerini yeniden düşünmek için işlevsel bir perspektif sunar. İyi üniversite, saygın bölüm, güvenceli iş, yüksek gelir, yükselme potansiyeli daha en başta kurulmuşsa tercih, amacın tartışılmasından çok, araca ilişkin optimizasyondur.
"Nasıl yaşamalıyım?" sorusunun yerini "Puanımla nereye girebilirim?" alır. Etik-politik hayat problemi, teknik yerleştirme problemine indirgenerek daraltılır. Gencin neye ilgi duyduğu, hangi sorunlara dokunmak istediği, başkalarıyla, doğayla nasıl ilişkileneceği; sıralama, kontenjan, gelecek kaygısının arkasına itilerek ikincilleştirilir.
- Aristoteles her eylem ve tercihin iyiye yöneldiğini söyler; ama arzuladığımız şey ile gerçekten iyi olan aynı olmayabilir. Seçtiğim şey beni etik anlamda insanlaştırıyor mu? Beni kişileştiriyor mu, yoksa giderek daha işlevsel, kullanışlı bir araca mı dönüştürüyor?
Aristoteles'in en yüksek iyi olarak düşündüğü eudaimonia, bugünkü anlamıyla neşeli ya da memnun olmak değildir. İyi yaşamak, insani potansiyelleri gerçekleştirmek, başkalarıyla paylaşılan dünyada göreli ölçüde yetkinleşmektir. Gelir, güvence, statü bu hayatın meşru araçları olabilir. Sorun, hayatı sürdürmek için gerekli olanların hayatın anlamının yerini almasıdır.
Bu nedenle meslek seçimi "Ne iş yapacağım?" sorusuna verilen yanıtı aşar. "Neye hizmet edeceğim, hangi ilişkilerin parçası olacağım, yaptıklarım beni nasıl birine dönüştürecek?" sorularını da içerir. İyi bir insan olmakla iyi bir hekim, öğretmen ya da mühendis olmak birbirinin alternatifi değildir. Mesleki yetkinlik etik, kamusal sorumluluktan koptuğunda iyi profesyonellik, kavramsal anlamda oksimorana dönüşür.
Eğitimin bilançosunda ne var?
Mesele, gencin hangi mesleği seçtiği kadar eğitimin onu nasıl bir insana dönüştürdüğüdür. Bir çocuğun yetişmesi için neler seferber ediliyor? Ailenin kaynakları, kamunun kurduğu okullar, öğretmenin emeği, çocuğun yılları, sınavlara ayrılan zaman, ertelenen deneyimler… Bunları maliyet-fayda tablosuna yerleştiremeyiz. Ama bunca zamanın, emeğin, ortak kaynağın hangi insani, hangi kamusal kapasiteleri geliştirdiğini sormak hakkımızdır.
- Onca yılın sonunda mesleğinin teknik becerilerine sıkışan insanlar mı yetiştiriyoruz; yoksa bilgisinin sonuçlarını değerlendirebilen, başkalarını dinleyebilen, çatışmayı şiddete dönüştürmeden çözebilen, ortak sorunlar karşısında sorumluluk alabilen kişiler mi?
Eğitimin genişletilmiş bilançosunu en az dört boyut üzerinden değerlendirebiliriz: Mesleki yetkinlik, etik muhakeme, ilişki kurabilme ve yurttaşlık kapasitesi. İnsan yaptığı işe ne ölçüde vakıf? Yaptıklarının kendi, başkaları ve doğa üzerindeki sonuçlarını değerlendirebiliyor mu? Kendi sınırlarını tanıyıp başkalarının sınırlarını gözeterek birlikte yaşayabiliyor mu? Ortak kararlara katılma iradesi var mı; katıldığı kararların uygulanmasını izleyebiliyor, gerektiğinde hesap sorabiliyor mu?
Kurumsal eğitimin, insanın hangi hayatı seçerse seçsin, yaşamda karşılaştığı güçlükleri görme, anlama, çözümleme, çözüm üretme; bakım verebilme, sözünü ve eylemini gerekçelendirebilme, kendi sınırını tanıyıp başkasının sınırını gözetebilme, birlikte yaşayabilme kapasitelerini geliştirmesi beklenir. Ortak hayat, birbirine karşı sorumluluk taşıyan insanların etik ilişkileriyle örülür.
Hayata dokunmayan bilgi ne anlama gelir?
Aristoteles'in politika bilgisine kurucu statü vermesi ortak hayat kavramında önem kazanır. Nikomakhos'a Etik'in birinci kitabında politika, diğer bilgi ve etkinliklerin hangi amaçlara yöneltileceğini belirleyen başat alan olarak konumlandırılır. Hangi bilgilerin öğrenileceğine, kimlerin ne ölçüde eğitim göreceğine, farklı uzmanlıkların hangi ortak iyiye hizmet edeceğine politika karar verir.
Sahip olunan bilgiyle o bilgiyi kullanarak hayata dokunmak özdeş değildir. Kişi mesleğini seçmiştir ama mesleğinin hangi toplumsal amaca hizmet edeceğine katılamıyordur. İşini iyi yapmak ister ama iyi işin koşullarını belirleyemez. Bilgi ile kararın, uzmanlık ile iktidarın birbirinden kopması kişisel huzursuzluğu aşıp kamusal hayatı tehdit eder; toplumsal, ekolojik hayatın kökünü dinamitler. Bakınız iklim krizi karşısında türümüzün konumu!
Uzmanlığın bilgisi kişide, kararın kudreti kurumdaysa insan emeği yanında bilgisine de hayata da yabancılaşır. Ne yapılması gerektiğini bilir ama onu hayata geçiremez. Zamanla susmayı, talimatı hakikat saymayı, kendi bilgisinden kuşku duymayı öğrenir. Pasifize edilen “uzman” konformistleşir: Kamusal sorumluluğunu park eden (?) "Ben işimi yaparım" cümlesi, güvenli ama özsaygısını aşındıran sığınağa dönüşebilir.
- Kamusal sorumluluk hiçbir bireyin omzuna bırakılamaz. Hiçbirimiz, kurumsal akıldışılığı tek başımıza telafi edemeyiz. Mesele, bilgiyi karara, kararı katılıma bağlayan sürdürülebilir kurumlar kurabilmektir.
Tercihin hayata katılmanın aracı olabilmesi için insanın bilgisiyle, yargısıyla mesleğinin icrasına katılmaya ihtiyaç duyar. Çok şey seçen fakat az şeye karar verebilen modern öznenin gerilimi tam da budur: Katılım araçlarından yoksunluk.
Saf bir özgürlükten söz edebilir miyiz?
Koşullar iradeyi ortadan kaldırmaz ama herkesin iradesine aynı hareket alanını da bırakmaz. Puan, aile, gelir, bakım yükümlülükleri, barınma olanakları, gelecek kaygısı tercih alanını eşitsiz biçimde daraltır. Her ne kadar “fırsat eşitliği” propagandası koro biçiminde kulaklara fısıldansa da kağıt üzerinde bulunan her seçenek, erişilebilir olanaklar değildir.
- Bir şehirde okuyabilmek için barınamayan, istediği bölümü seçtiğinde ailesinin geçimine katkıda bulunamayacak olan ya da yıllarca işsiz kalma olasılığını taşıyamayan gence sınırsız seçenek sunulduğunu söyleyemeyiz.
İnsan, yaratıcı güce sahip özne olarak içinde yer aldığı koşullara bütününe indirgenemez. Özgürlük, bağlamımızı belirleyen değişkenlerle dönüştürücü ilişki kurabilme olanağıdır. Bu nedenle özgürlük, koşulları olan tekil bir pratiktir. "Özgürüm" ya da "özgür değilim" ikiliğinden çok, "Bu tercihte ne kadar söz sahibiyim, hangi etkileri görebiliyorum, neleri değiştirebilirim?" sorularıyla anlaşılabilir.
Bir tercihin giderek daha fazla "benim" olabilmesi için üç şeye ihtiyacım var: Arzumu oluşturan nedenlere düşünsel mesafe, kağıt üzerinde değil gerçekten erişilebilir olanaklar ile hayatımı etkileyen kurumların kararlarına katılabilme gücü. Bunlardan biri eksildiğinde özgürlük de eksilir.
Kendi sesimizle hayatımızın öznesi olabilir miyiz?
"Kendini tanı, hayatta kendi yolunu aç, kendi hikayeni yaz, tutkuların rehberin olsun, cesur ol" öğütleri, kişinin bağlamını ihmal eden gönderimsiz reçetelerdir. Özgürleştirmek yerine kişiye adressiz sorumluluklar yükler; başarısızlığı da kendisini yeterince keşfedememesi ya da cesur davranmamasıyla açıklar. Hakikat çarpıtılarak yerleşik anlatıya hizmet eder hâle getirilir.
- Özgürleşme, kişinin kendisini etik-toplumsal-politik özneye dönüştüren bağlamını görebilmesine, ilgili ilişkilere katılabilmesine bağlıdır. Bunun eğitimdeki karşılığı; kişiye arzularını nasıl sınayacağını, nedenlerini nasıl tartışacağını, içinde yaşadığı topluluklarla ilişkisini nasıl kuracağını, bunlara göre nasıl inisiyatif geliştireceğini öğretmektir.
Tercih danışmanlığı, puan-kontenjan eşleştirmesi olmaktan çıkıp iyi hayat üzerine düşünme alanına dönüşebilir. Okul, çocuğun kendisini etkileyen kararlara katılabileceği topluluk olabilir. Üniversite, hayatın bekleme odası olmaktan çıkıp farklı bilgilerin ortak soru(n)larla karşılaştığı kamusal alan olarak yeniden kurulabilir. Meslekler de insanı talimat uygulayan araçlara değil, bilgisinin sonuçlarına katılan etik faillere dönüştürebilir.
Hayatımızın mutlak sahibi değil hiçbirimiz. Dilin, zamanı, olanakların, güçlüklerin içine doğuyoruz. Hayatımızın çıkardığı tek ses değiliz, kendi sesimiz, içinde birlikte sesleri ürettiğimiz orkestradaki enstrümanlardan bağımsız değil, başka seslerle birlikte seslendiriyoruz.
Donup kalacak mıyız?
Yazıyı Peyk ile açtık, Peyk ile bitirelim, sözü "Don Kafa" klibine bırakalım: Klipte çoğaltılarak birbirine benzeyen üniformalı bedenler, tekilliğini kaybetmiş iradenin görsel karşılığı gibi duruyor. Aynı renklerin, seslerin tekrar edilmesi, kişiyi kalabalığın içinde görünmezleştiriyor. Kolaj, hayatı daraltan iktidarı yalnızca yeniden üretmekle kalmıyor tekrar ederek bozuyor, “ciddiyet”ini aşındırıp absürtleştiriyor. Değişmez görünen o künt düzen, montajın içinde çözülmeye başlıyor.
Eleştirel düşünme tam da bunu yapar: Kaçınılmaz, doğal görüneni durdurur, parçalarına ayırıp önümüze koyar. Bize "Böyle gelmiş, böyle gider" denilen yerde bir başka türlü olabileceğini gösterir. Eleştiri bu nedenle doğası gereği iyimserliğe içkindir çünkü çözüme giden, güçlüğü aşmamızı sağlayan kapıyı aralar, problemi çözecek olan zihni esnetir, kavrayışı güçlendirir.
Peyk'in çağrısı net: "Ayağa kalk bi’ / Olana bak"
Önce özgürleşerek bakmak; bizi kimin yönlendirdiğini, hangi arzuların içimizde konuştuğunu, seçeneklerin kimler tarafından nasıl hazırlandığını, kararlarımızın nerede etkisizleştirildiğini görmektir. Ardından, tek başımıza her şeyi değiştirebileceğimiz yanılsamasına kapılmadan, başkalarıyla birlikte hareket edebileceğimiz yeri aramaktır. Hayatımız, donup kalmadan bağlamımızı gördüğümüz anda özgürleşir.
Bu vesileyle, yazımıza müziğiyle ruh katan Peyk’e teşekkürle; yakın zamanda kaybettiğimiz İrfan Alış’ın anısı önünde saygıyla…
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Metin V. Bayrak
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
COP31'e doğru 2035 için belirlenen yıllık 1,3 trilyon dolarlık iklim finansmanı hedefi tartışılırken kaynakların hangi kanallardan sağlanacağı, ülkelerin katkısının nasıl paylaşılacağı ve finansmanın ne kadarının hibe olarak aktarılacağı belirsizliğini koruyor. Bakü–Belém Yol Haritası bu hedefe ulaşmak için bir çerçeve sunarken asıl sınav, finansmanın ihtiyaç sahiplerine hangi koşullarda ulaşacağı olacak.

Pandemi günlerinde bir adım geri atıp, yaşadığımız keşmekeşi çıplak gözlerle görünce, en çok da bizden nelerin esirgendiğini fark ettik. Ertelenen kitaplar okundu, filmler, diziler izlendi. Kimimiz sahiden de mutfakta becerikli olduğunu keşfetti, hemen herkes evde kendi ekmeğini pişirmeye başladı, bir kısmımız hızını alamayıp karnabaharı bile deterjanla yıkamaya soyundu. Ama ortak duygu şuydu: Çalışırken de kendimize vakit ayırabilirmişiz. Peki böyle bir hayat için illa küresel bir felaket mi yaşamamız gerekiyordu?

Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenleneceği için bu yıl özel bir önem atfedilen COP31’in ana gündem maddelerini, işleyiş ve iklim finansmanına ilişkin kritik konuları uluslararası iklim politikası, çevre hareketi ve iklim diplomasisi alanlarında 30 yılı aşkın deneyime sahip bir isim olan Jennifer Morgan ile birlikte değerlendirdik.

İnsanın toplulukla birlikte özneleşmesi, topluluğun içinde erimesini gerektirmez. Tersine, kendi sesini koruyabildiği, başkalarının sesini duyabildiği, ortak hayatı dönüştürmeye katılabildiği ölçüde, ben ile biz arasındaki ilişki yeni olanaklarla zenginleşerek güçlenir. Öyleyse birlikte yaşamanın sorusu, birarada kalırken birbirimizin özgürlüğünü nasıl koruyacağımızı yönelik olabilir. "Birlikte yaşamanın arkeolojisi" serisinin ikinci yazısında "kovuk, çember, eşik" kavramlarından hareketle birlikte yaşamanın sınırlarının nasıl çizildiğine odaklanıyoruz.

Ekonomik baskılar ve belirsizlik, liderliği giderek operasyonel hedeflere ve bütçe takibine indirgiyor. Oysa teknolojik dönüşümden iklim krizine uzanan çok katmanlı bir dünyada stratejik öngörüden zihniyet değişimine, insan odaklı yaklaşımlardan değişim öncülüğüne uzanan yeni liderlik anlayışı, bugünü yönetmenin ötesinde geleceği okuyabilmeyi gerektiriyor. Peki liderler bu dönüşüme nasıl hazırlanabilir?




