Ötekileştirmenin anatomisi: III. Richard bugünün liderlerine dair ne söylüyor?

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Shakespeare'in İngiliz tarihiyle ilgili ilk tetralojisini, yani dörtlü oyun grubunu tamamlayan III. Richard'ın anlattığı, İngiltere'yi ikiye bölen anlaşmazlığın doğurduğu korkunç canavarın öyküsü, neredeyse 430 yıl sonra hâlâ bir yerlerden tanıdık geliyor. Okan Bayülgen'in en kanlı-canlı, gerçekçi Shakespeare karakterlerinden olan III. Richard'dan ilhamla bugünün lider portrelerini ve güç dengelerini anlatmak için hayat verdiği "Richard Hell" karakteri bu yüzden zamanın ötesinde bir yerde duruyor.
Kendisine “Richard Hell” diyen bu karakterle, III. Richard rolü için hazırlandığı sırada tanışıyoruz. Ardından, küçük bir Londra tiyatrosunda iki Richard'ın hikayeleri üst üste örülmeye başlanıyor. Birinin hikayesi zamanda ileri doğru akarken, diğerininki geriye doğru gidiyor. Thomas More, Soren Kierkegaard ve Nietzsche alıntıları; mutlak iyilikle kötülük arasındaki gri alanlar, bireyin kendini gerçekleştirmesi, kendiyle hesaplaşması üzerine felsefi düşüncelerle metni beslerken, kendisini diğer insanlardan üstün bir varlık olarak görüp zirveye yükselmeye çalışan karakterin hikayesi üzerinden ötekileştirmenin anatomisi, totaliter liderlerin iktidarı ele geçirme yöntemleri ve göç bölgesindeki çokkültürlü bir ülkenin sosyolojik özellikleri üzerine düşünüyoruz.
İzleyiciyi yakalayan, yalnızlık hissini bir anlığına da olsa azaltan metin; içi boş entelektüelliğe ayna tutuyor; sosyokültürel üstünlüğün kopuk okumalar üzerinden değil ancak iyi eğitimle ve sanatla ortaya çıkabileceği mesajını veriyor.
Sanatın ölümü, toplumun çöküşü
Oyun, III. Richard’ın kemiklerinin bulunması haberleriyle perdeyi aralıyor. Cani bir katilin kalıntılarının toprağın altından çıkması, bugünün dünyasını anlamak için geçmişi günyüzüne çıkarma ihtiyacına da işaret ediyor.
Londra’da yer alan butik tiyatro sahnesi, yükselen sağın ve totaliter rejimlerin bir metaforu gibi. Tavanı delinen tiyatronun ilahi bir hareyle aydınlanışı, dinin artan etkisine de göz kırpıyor. Hikaye geriye doğru giderken, sahneyi temsil eden kişinin ölümü, sanatın etki alanının küçülmesinin sonucunu gözler önüne seriyor. Ve bütün hikaye de bu temel üzerine inşa ediliyor: Toplumun sanatla bağının kopartılması, tepeden inen bir ışığın tiyatro sahnesini aydınlatması ve entelektüel birikimden yoksun, kırılgan Richard’ın öngörülemez yükselişine alan açılması...
Gidenler, kalanlar ve ötekiler
Oyunda her karakter, bugünün toplumsal sahnesinin farklı bir yansıması gibi. Entelektüellerin gitmekle kalmak arasındaki sıkışmışlığı, tarikatların siyasi arenada oynadığı roller, askerin pozisyonu, feministlerin yok sayılması ve sığlaştırılması, drag queenler ve ötekilerle kurulan ilişki...
Oyun; görünmez insanların görünür hâle gelmesinin, sahne ışıkları altındakilerin silikleşmesinin ve sınıfsal kaymaların hikayesi. Günümüzün toplumsal hiyerarşisinde kartların nasıl yeniden dağıtıldığının, mazlumluk üzerinden nasıl yeni bir sosyolojik hiyerarşi kurgulandığının hikayesi. Ayrıca toplumun DNA'sı bu denli değişirken açılan çatlaklardan sahte entelektüel, toksik liderlerin nasıl sızdığı sorusunun yanıtı.
Richard’ları anlamak: Narsisistik kırılmanın kaynağı
Kendi varlığını tamamen yeniden yapılandırmak, kimliğini baştan inşa etmek isteyen bir göçmen olan Richard Hell, gizlice Londra'ya ulaştıktan sonra pasaportunu parçalayarak kişisel geçmişiyle, içsel deneyimleriyle, önceden ait olduğu toplumun normlarıyla arasına dev bir mesafe koyuyor.
Bu karakterde yaşadığı, büyüdüğü, kendini bir parçası olarak gördüğü toplumu inkar ederek, nihilist bir tutumla kendi ekonomik, ahlaki, sanatsal, deneyimsel, bilişsel, toplumsal ve biyografik öğelerini yok etmiş bir portre görüyoruz. Okumaya ve kültürel seviyesini yükseltmeye oldukça hevesli olan Richard, okumaları konusunda hep tiyatronun baş yöneticisinden öneriler alıyor. Fakat, bu okumalar aslında gerçekten öğrenmek için değil kendini avantajlı pozisyona geçirmek ve yeni bir kimlik örmek için. Yoksunluğunu örtmek için sahte bir kimlik inşa ediyor.
Richard Hell’in tiyatroya ait olmadığı, oyunun en başından beri aşikar. Oyuna dahil olan herkes, oyun boyunca bunu doğrudan ve dolaylı şekillerde ifade ediyor. Fakat buna rağmen Richard, oyununu istediği gibi kuruyor.
III. Richard rolü için yerini almak istediği iyi eğitimli, entelektüel oyuncuyla aynı sosyokültürel seviyede olduğuna dair bir illüzyon yaratmanın peşine düşerken manipülasyonun vitesini de yükseltiyor; ötekiliğini ve kırılganlığını kullanarak kendisine gerçeklikten uzak bir imaj yaratıyor. Bu algı çarpıtma yöntemi, bugünün siyasi dinamiklerini anlamak için de bir fener gibi.
Richard Hell’in psikolojisinin anatomisini çıkarmak, soğanın köküne giden yolu açıyor. Kırılganlık, sınıf atlama dürtüsü, kurban-kurtarıcı-yargılayıcı ekseninde ortaya çıkan gerçek benlik yoksunluğu, annesiyle ilişkisindeki duygusal gerilim ve yetersizlik hissi etrafında ortaya çıkan kaçınılmaz son olarak da görebileceğimiz bir örtük narsisistin ve narsisizmin kırılmasının öyküsü. Bu psikolojik açılımı takip ettiğinizde, tiyatronun içine sızmasına, kendisine yer bulmasına, manipülasyonla tiyatroyu ele geçirmesine açılan kapıları da bulabiliyorsunuz.
Sonun başlangıcı: İyiyle kötünün arasında
İçi boş bir lider tiyatro sahnesini ele geçirdiğinde ne olur? İdeolojik temellendirmenin yoksunluğunda, argümanları ben diliyle bezenmiş bir kimlik, lider olduğunda ne olur? Ve daha önemlisi, bütün manipülasyonlarına rağmen ne kadar süre tutunabilir?
Hedefine ulaşıp zirveye varan Richard, başarıyı zirveye varmak olarak görür. Fakat zirvede nasıl hareket edeceğine dair bilgisi yoktur ve bu sonun başlangıcıdır. Bir sonraki adımda ne yapacağını bilemez, psikolojisi ve entelektüel kapasitesi bu beklenmedik liderliği kaldıramaz. Hareketleri tutarsızlaşır; kararları rasyonellikten uzaklaşır. Verdiği kararlar ışığında ölümler ve cinayetler artar; kaos hâkim olur. Tiyatronun huzuru kaçmıştır bir kere.
Diğer oyuncular onu yakalamak için bir plan yaparlar. Prömiyerin yapılacağı gün Richard’ın bütün suçlarının açığa çıkması planlanır. Son sahneye geldiğimizde, iyilikle kötülüğün arasındaki geçirgenliğin anlatısı da başlar. Richard’ın hüzünlü hikayesi ve kırılgan kimliğine sempati duysak da yaşananları affedemediğimiz bir ikilemde bırakılırız.
"Richard’ın Richard olmaktan başka çaresi yoktu" ifadesinin ardından Okan Bayülgen, nam-ı değer Richard Hell, seyircilerin arasına dalar. Üstüne yürüdüğü seyirciye “Suçlu Richard!” dedirtmeye çalışarak adeta Nick Cave’i andıran bir performansla AKM’nin sonuna kadar yürürken seyircilerin ellerinden destek alır.
Sevgiyle nefret, öfkeyle sempati arasında bir yerde kalan seyirci, bu sırada kendisini ve dünyadaki pozisyonunu sorguluyordur. Gazete haberlerinden, televizyon ekranlarından tanıdığımız gerçek liderlerin tahakkümünün yaşattığı travmalar ustaca bedenlenir ve iyileşmeye doğru ilk adım atılır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
YAZARLAR

Sinem Uğurdağ
Aposto COO'su.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




