Pinprick ve Esra Eldem'le 'Yeniden Başla' ve Eldem Sanat Alanı üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Söyleşi: Burcu Dimili
Yeniden Başla, sanatçı ikilisi Pinprick’in 2023 yılından bu yana Eskişehir’in katmanlı hafızası üzerine sürdürdükleri araştırma ve üretim sürecinin yeni bir evresini 28 Mart-7 Haziran'da Eldem Sanat Alanı | FIRIN’da izleyiciyle buluşturuyor. Eldem Sanat Alanı bünyesinde 2019’da Eskişehir’de kurulan FIRIN ve Eldem Sanat Alanı’nı Esra Eldem’den, sergiyi ise Pinprick‘ten dinledik.
Eldem Sanat Alanı’nı sizden kısaca dinleyerek başlayalım mı? Klasik bir soru gibi görünebilir ama önemli olduğunu düşünüyorum. Kuruluş amacınız ve misyonunuz nedir?
Esra Eldem: Eldem Sanat Alanı, Eskişehir merkezli bir güncel sanat platformu. 2019’dan bu yana sergiler, seminerler, sanatçı konuşmaları, atölyeler, film gösterimleri ve işitsel performanslardan oluşan kapsamlı bir program yürütüyoruz. 2023’ten itibaren de özellikle FIRIN etrafında şekillenen bir misafir sanatçı programımız var.
Başlangıç motivasyonumuz, merkez dışında konumlanan bir şehirde sürdürülebilir ve nitelikli bir üretim alanı oluşturabilmekti. Bu doğrultuda güncel ekonomik, ekolojik ve toplumsal meselelere odaklanan bağımsız üretimleri önceliklendiriyor; sanatçılar, izleyiciler ve yerel topluluklar arasında kapsayıcı ve sürekliliği olan bir etkileşim alanı kurmaya çalışıyoruz.
Araştırma, diyalog ve sürece dayalı üretim biçimlerine odaklanan; disiplinlerarası pratikleri ve deneysel projeleri destekleyen, kâr amacı gütmeyen bir yapıyız. Kentin tarihsel dokusu içinde yer alan üç mekanımızla, sanatın hem toplumsal hem mekansal karşılıklarını birlikte düşünmeye alan açıyoruz.
Aslında bizim için önemli olan, sanatı sadece sergilenen bir şey olarak değil; insanların, fikirlerin ve deneyimlerin biraraya geldiği canlı bir buluşma alanı olarak sürdürebilmek. Bu yüzden küçük ölçekli ama derinlikli ve sürekliliği olan bir üretim modelini kararlılıkla devam ettiriyoruz.

Eldem Sanat Alanı; Konak, Fırın ve Mahzen’den oluşuyor. Bu bölümler kendi arasında nasıl ayrılıyor ve nasıl biraraya geliyor?
Esra Eldem: Eldem Sanat Alanı dendiğinde, çoğu kişinin aklına yalnızca KONAK’taki sergilerin geldiğini, insanlarla konuştukça daha çok fark ettik. Eldem Sanat Alanı aslında tek bir mekandan çok, üç farklı alanın biraraya geldiği bir yapı: KONAK, MAHZEN ve FIRIN. Hepsi aynı avluya açılıyor ama her birinin kendine özgü bir karakteri ve işleyişi var. 19. yüzyıldan kalma KONAK, daha çok grup sergileri ve küratöryel projelere ayrılmış bir alan. Burada başvuru yapan ya da davet ettiğimiz sanatçı ve küratörlerle birlikte, uzun soluklu ve araştırma odaklı sergiler düzenliyoruz. Bazen de farklı şehirlerde düzenlenen sergileri Eskişehir izleyicisiyle buluşturuyoruz.
KONAK’ın alt katında yer alan MAHZEN ise sergiler etrafında şekillenen kamusal programlara ev sahipliği yapıyor. Film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve işitsel performanslar burada yapılıyor. 2025 Haziran’dan bu yana ise MAHZEN’i kısa süreli ve bağımsız sergilere de açtık. Bu adımla özellikle Eskişehir merkezli sanatçılar için daha erişilebilir, esnek ve kapsayıcı bir üretim ve sergileme alanı oluşturmayı hedefliyoruz.
FIRIN ise eski bir ekmek fırınından dönüşen, daha deneysel ve esnek bir alan. Burada sanatçıların mekana doğrudan müdahale edebildiği, kişisel ve süreç odaklı projelere yer veriyoruz.
Kısaca ESA’yı, farklı ölçeklerde üretim ve karşılaşma biçimlerini biraraya getiren, üç ayrı alanın birlikte çalıştığı bir yapı olarak düşünebilirsiniz.
Üç farklı mekanın tarihî ve mimari dokusu, sergilerde ve deneysel projelerde sanatçının üretim sürecine nasıl ilham veriyor veya yönlendiriyor?
Esra Eldem: Üç mekanın da kendine özgü tarihî ve mimari karakteri, bizim için yalnızca bir arka plan değil, üretim sürecinin doğrudan bir parçası. Sanatçı ve küratörlerle çalışırken mekanı çoğu zaman nötr bir sergileme alanı olarak değil, işi yönlendiren, hatta kimi zaman tetikleyen bir unsur olarak ele alıyoruz.
KONAK’ın tarihsel dokusu ve katmanlı yapısı, özellikle araştırma temelli ve küratöryel kurgular için güçlü bir zemin oluşturuyor. 2019 yılında Melike Bayık küratörlüğünde hazırladığımız GEÇİT sergisi, doğrudan yapının hafızasıyla ilişki kuran; KONAK’ın tarihine, boşluklarına ve hatta “tarihsizliğine” odaklanan bir örnekti. Bu tür projelerde mekan, yalnızca eserleri taşıyan bir yüzey olmaktan çıkıp, anlatının aktif bir bileşeni hâline geliyor ve işlere yeni bir perspektif kazandırıyor.
MAHZEN’in daha kapalı ve yoğun atmosferi, hareketli görüntü, ses ve performatif işler için oldukça doğal bir zemin sunuyor. Bu ortamda izleyiciyle kurulan ilişki daha doğrudan, daha temaslı ve deneyim odaklı bir hâle geliyor. Söyleşi ve atölye programlarında ise daha yatay ve samimi bir diyalog alanı oluşuyor.
FIRIN, eski bir üretim alanı olmasının getirdiği dönüşüm fikrini hâlâ içinde taşıyor. Bu da sanatçılara müdahaleye açık, esnek ve deneysel bir alan sunuyor. Çoğu zaman sanatçılar mekanı dönüştürerek onunla birlikte düşünen ve değişen işler üretiyor; böylece aynı fiziksel mekan her sergide yeniden kurgulanıyor ve farklı biçimlerde deneyimleniyor.
Bu nedenle projelerin çoğunda işler mekana sonradan yerleştirilmiyor; aksine, mekanla birlikte düşünülerek üretiliyor. Bizim için bu üç yapı yalnızca farklı alanlar değil, üretimi yönlendiren ve sanatçıyla birlikte çalışan üç ayrı aktör gibi.

Eldem’in sürdürülebilir ve kapsayıcı yaklaşımı, mekanların mimari ve tarihî karakteriyle birleştiğinde sanatçı ve izleyici arasındaki etkileşimi hangi biçimlerde güçlendiriyor?
Esra Eldem: Daha doğrudan ve birebir iletişime açık, hiyerarşinin azaldığı bir sanatçı-izleyici ilişkisinin oluştuğunu gözlemliyorum. Hazırladığımız programların içeriği de bu ilişkiyi besliyor; izleyiciyi yalnızca izleyen olmaktan çıkarıp sürecin bir parçası hâline getirmeye çalışıyoruz. Özellikle öğrenciler için kapsayıcı ve güvenli bir karşılaşma alanı yaratmayı önemsiyoruz.
Bu yaklaşım, Pinprick’in sergi açılışında da olduğu gibi, mekanı yalnızca bir sergileme alanı olmaktan çıkarıp bir buluşma ve birlikte deneyimleme alanına dönüştürüyor. Öte yandan KONAK ve FIRIN’ın kendine özgü mimari yapısı ve tarihsel dokusu da, izleyicinin sergilerin anlatısıyla kurduğu bağı derinleştiriyor.
FIRIN, eski bir ekmek fırınından dönüştürülmüş bir mekan. Bu tarihî dönüşüm, Yeniden Başla sergisinin anlatısına ve izleyici deneyimine nasıl eşlik ediyor?
FIRIN’ın eski bir ekmek fırınından dönüştürülmüş olması, Yeniden Başla sergisinin kavramsal çerçevesiyle çok doğal bir şekilde örtüşüyor. Mekanın geçmişinde yer alan üretim ve dönüşüm fikri, serginin yeniden başlama, döngüsellik ve değişim temalarıyla doğrudan kesişiyor. Bu nedenle izleyici yalnızca işleri izlemekle kalmıyor; mekanın taşıdığı hafızayla birlikte düşünmeye davet ediliyor.
Yeniden Başla aynı zamanda yaklaşık üç yıldır üzerine düşündüğümüz ve geliştirdiğimiz bir sergi. Bu süreç, hem kavramsal çerçevenin hem de üretimin derinleşmesine alan açtı. Sergide yer alan tüm işler doğrudan mekana göre üretildi ve FIRIN’ın fiziksel ve tarihsel yapısı üretimin ayrılmaz bir parçası hâline geldi.
Böylece ortaya hem düşünsel hem de deneyimsel olarak katmanlı bir yapı çıkıyor. İzleyici, yalnızca tekil işlerle değil; mekan, zaman ve üretim sürecinin iç içe geçtiği bütünlüklü bir deneyimle karşılaşıyor.
Gelecek planlarınız arasında neler yer alıyor?
Esra Eldem: Gelecek planlarımızda oldukça yoğun ve heyecan verici bir program var. Bor Sanat desteğiyle düzenlenen Pinprick sergisi kapsamında bir kamusal program düzenliyoruz. Ayrıca FIRIN’ın, SAHA Sürdürülebilirlik Fonu tarafından desteklenen 2026 programında, 13 Haziran’dan itibaren sırasıyla Aşkın Ercan, Ergin Soyal ve Merve Tuna’nın kişisel sergileri yer alacak. Sanatçılarla üretim sürecine başladık; bu süreç bizi şimdiden çok heyecanlandırıyor.
KONAK’ta 11 Nisan’da açılışını yaptığımız Hatırlama Defteri’nin üçüncü edisyonu, her gittiği şehirde kolektif üretim sürecine yeni sanatçılar ve işler ekleyerek genişleyen bir yapı sunuyor. Sergi; Dilan Cudi Saruhan, Gökçe Hiçyılmaz, Günseli Baki, Jenny Berntsson, Özge Enginöz, Selin Atik, Sezgi Abalı, Seçil Yaylalı ve Şerife Aslan’ın video, fotoğraf, desen, kolaj ve yerleştirmelerinden oluşuyor. Sergiye paralel olarak kapsamlı bir kamusal program da 6 Eylül’e kadar izleyiciyle buluşacak.
Hasan Cem Çal’ın yürüttüğü Çağdaş Türkiye Sineması Film Programı ise 2026 yılı sonuna kadar her ay farklı yönetmenlerin katılımıyla söyleşiler ve kısa, orta, uzun metraj film gösterimleriyle devam edecek.
Bunun yanı sıra, Melodi Gülbaba ile birlikte, ses performanslarına alan açan ve düzenli olarak yapmayı planladığımız MAHZEN SOUNDS projesi üzerinde çalışıyoruz; bu da bizi özellikle heyecanlandıran projelerden biri.
Ayrıca Eskişehir-İzmir-New York arasında kurmayı hedeflediğimiz, sergiler ve kamusal programlardan oluşan uluslararası bir proje üzerine çalışmalarımız sürüyor. Bu doğrultuda hibe ve sponsorluk başvurularımıza da devam ediyoruz.

Pinprick olarak bireysel ve kolektif hafızayı mitopoetik bir dil ile ifade etme sürecinizde, mit ve sembolleri seçerken hangi kişisel veya bölgesel hikayelerden besleniyorsunuz?
Pinprick: Pinprick olarak üretimlerimizde, arkaik benliğimizle bağ kurarak atalar kültünü ve tüm insanlığın birlikte oluşturduğu kolektif bilincin izlerini görünür kılmayı amaçlıyoruz. Yaptığımız okumalar ve araştırmalar bize şunu gösteriyor: Yavaşladığımızda, kendimize ait bir alan açtığımızda ve gerçekten dinlediğimizde, mit yaratımının arkasındaki ortak düşünce yapısı kendini ele veriyor. Bu bağ çoğu zaman çok gündelik bir hisle başlıyor; örneğin bir yolculukta kendimizi ilk fırsatta doğaya atma ihtiyacıyla. Yıldızlı bir gökyüzü, toprağa basma hissi, yağmurun ve güneşin tenle kurduğu temas… Bunlar bizim için yalnızca deneyim değil, aynı zamanda hafızayı tetikleyen kadim eşikler. Şehirlerde eksik kalan “yuva” hissini doğada yeniden hatırlıyoruz.
Bu nedenle üretimlerimizde belirli bir coğrafyaya ait hikayelerden ziyade, farklı kültürlerde tekrar eden ortak anlatıları, sembolleri ve mitleri araştırıyoruz. Yeryüzünün paylaşılan hikayesini takip etmek, bu ortak hafızanın izlerini sürmek bizim için son derece heyecan verici bir süreç. Mitler ve sembollerle çalışmayı tercih etmemizin nedeni ise onların doğrudan cevaplar sunmaması. Aksine, izleyiciyi kendi sorularını sormaya ve kendi anlamını kurmaya davet etmeleri. Bu yönüyle mitopoetik dil, günümüzün yoğun ve yapay ışıklarla dolu dünyasında yalnızca bir ifade biçimi olmaktan ziyade, daha derin bir hatırlama ve yeniden bağ kurma imkanı sunuyor.
Dijital kurgular ve fiziksel objelerin biraraya geldiği Yeniden Başla serginizde, “yeniden doğuş” ve “döngüsellik” temasını nasıl ele alıyorsunuz?
Pinprick: Yeniden Başla sergisinde dijital kurgular ve fiziksel objeleri biraraya getirirken, yeniden doğuş ve döngüsellik kavramlarını doğrusal bir başlangıç ve bitiş fikrinden uzaklaştırarak ele alıyoruz; bizim için yeniden başlamak bir sıfırlama değil, zaten devam eden bir döngünün farkına varma hâli. Dijital olan sürekli akış ve dönüşümü temsil ederken, fiziksel objeler zamanın izini, sabrı ve birikimi taşıyor; bu iki katman biraraya geldiğinde anlık olan ile kadim olan, görünür olan ile hatırlanan arasında bir denge ve gerilim oluşuyor. Yumurta formu gibi imgelerle potansiyel ve kırılma anını, yüzeylerdeki katmanlaşmalarla zamanın birikerek dönüşmesini ele alırken, her formun kendi içinde hem bir sonu hem de eşzamanlı bir başlangıcı barındırdığını düşünüyoruz. Bu nedenle döngüselliği tekrar eden bir hareketten ziyade, her seferinde farklılaşarak kendini yenileyen bir süreç olarak görüyoruz; "Yeniden başla" ifadesini de bir komut değil, izleyiciyi kendi döngülerini fark etmeye ve bu döngüler içinde yeniden konumlanmaya davet eden bir hatırlatma olarak seçtik.

Ouroboros ve Jung’un "Self" kavramları serginin merkezinde. Bu sembollerin sizin üretim pratiğinizdeki önemi ve yansımaları neler?
Pinprick: Bu sembollerin temeli aslında “orphic egg” sembolü ile karşılaşmamız ile başladı. O kadar güçlü bir sembolik anlatımı vardı ki bize büyük bir araştırma alanı açtı. Daha sonra yılan ve yumurta sembolünün katmanlı anlatıları hayatımıza ve üretimlerimize girdi. İkisi de tüm coğrafyalarda farklı biçimlerde ancak sürekli tekrar ederek günümüze gelmiş kültürel kodlar aslında.
Ouroboros ve Carl Jung’un “self” kavramı, üretim pratiğimizde döngüsellik ve bütünlük fikrini aynı eksende buluşturan iki temel referans noktası. Ouroboros, kendi kendini tüketirken aynı anda yeniden üreten bir varoluş hâlini temsil ederken; Jung’un “self” kavramı, bilinç ve bilinçdışı arasındaki karşıtlıkların biraraya gelerek kurduğu bütünlüğü işaret ediyor. Bu iki yapı bizim için yalnızca sembolik değil, aynı zamanda üretim biçimimizi de belirleyen bir düşünme modeli. İşlerimizde sıkça karşılaşılan katmanlaşma, tekrar, parçalanma ve yeniden birleşme hâlleri; aslında bu döngüsel bütünlüğün görsel karşılıkları. Figürlerin dönüşen bedenleri, doğayla kurdukları geçirgen ilişkiler ve yüzeylerdeki sürekli devinim, sabit bir kimlikten ziyade sürekli oluş hâlinde olan bir “benlik” fikrine işaret ediyor.
Bu bağlamda Ouroboros bir kapanışı temsil etmek yerine, her sonun içinde taşınan yeni bir başlangıcı; “self” ise bu döngülerin farkına varan ve onları birarada tutan merkezi temsil ediyor. Bizim için üretmek de tam olarak bu süreçte, parçaları biraraya getirerek değil, onların zaten bağlı olduğu görünmez ağı sezerek ilerleyen bir keşif alanı.
Göç, kopuş ve bağ temaları, eserlerinizde hem biçimsel hem anlatısal olarak nasıl somutlaşıyor? Bu temaların güncel toplumsal bağlamla ilişkisi nedir?
Pinprick: Aslında bu mesele biraz yaşadığımız deneyimlerle başladı. Ne olacağını çok da bilmeden geldiğimiz bir şehirde, beklemediğimiz bir dünyayla karşılaştık ve o dünyanın içinde kendimize yeni bir dünya kurabildiğimizi fark ettik. Bir tepeyi aşıp açılan manzara gibi; sadece gördüğün şeyi değil, henüz görmediğin ihtimalleri de düşündüren bir hâl.
Bizim için üretim de böyle ilerledi; her iş bir sonrakine dair sınırları esneten, yeni bir eşiği görünür kılan bir deneyime dönüştü. Göç teması bu yüzden işlerimizde farklı anlatımlarla ama ortak bir kurgu içinde tekrar ediyor. Hep bir “gökten düşme” hâli var; daha önce “7. Gün”de gökten düşen Gökkadın, bu sergide Kibele’nin gönderdiğine inanılan bir kara taş olarak yeniden karşımıza çıkıyor. Aynı anlatının başka bir formda devam etmesi gibi. Bu dönüşüm, kopuş ve bağın aynı anda var olabildiği bir alan açıyor.
Zamanla şunu fark ettik: Yeni bir dünyaya düşmek, insanın kendi dünyasını yeniden kurabilmesine de imkan tanıyor ve bu durum bir döngüden diğerine geçişi mümkün kılıyor. Örüntüler burada çok belirleyici; doğada olduğu gibi, tekrar eden ama her seferinde farklılaşan yapılar… Onları takip ettikçe görünmeyen bağlar daha görünür hâle geliyor. Kopuş da bu bağlamda bir kayıp gibi değil; daha çok kabuk değiştirmek, dönüşmek ve başka bir varoluş biçimine alan açmak gibi. Bugünün dünyasında göç, yer değiştirme ve aidiyet meseleleri zaten hepimizin hayatına değiyor; biz de bu temaları hem kişisel deneyimlerimizden hem de bu ortak hâlden beslenerek, biçimsel ve anlatısal olarak işlerimizin içine taşıyoruz.

Punch needle’dan kök boyaya, 3D baskıya kadar uzanan disiplinlerarası üretim dilinizin son serginizde biraz dönüştüğünü gözlemliyoruz. Siz üretim dilinizdeki dönüşümü nasıl yorumlarsınız?
Pinprick: Aslında bizim için üretim dili hiçbir zaman sabit bir şey olmadı; hep dönüşen, genişleyen bir alan gibi. Ama bu dönüşümün içinde özellikle geleneksel yöntemlerle kurduğumuz bağ hep belirleyici oldu. Teknik seçerken mümkün olduğunca kökleri olan, bir hafıza taşıyan yöntemlere yöneliyoruz. Punch needle ile başlayan süreç, Hereke çalışmalarımızla birlikte kök boyama ve doğal boyamacılığa açıldı; orada malzemenin zamanla kurduğu ilişkiyi, sabrı ve katmanlaşmayı daha yakından hissettik. Sonrasında dijital üretim teknikleri devreye girdi ama hiçbir zaman gelenekselden kopan bir yerde durmadı. Örneğin pepakura, bizim için dijital ve gelenekselin tam kesişiminde duran bir teknik; dijital olarak kurulan bir formun elle, fiziksel olarak yeniden inşa edilmesi gibi. Horasan harcı da benzer şekilde, mimariden gelen geleneksel bir bilginin işlerimizde formu kuran bir araca dönüşmesi. Yeniden Başla sergisinde ise tüm bu farklı disiplinlerin artık yan yana durmaktan çok birbirinin içine geçtiği bir noktaya geldiğimizi hissediyoruz. Dijital kurgularla fiziksel yüzeyler arasında daha geçirgen bir ilişki oluştu; sanki biri diğerinin devamı gibi. Bu da üretim dilimizi hem daha katmanlı hem de daha bütünlüklü bir hâle getirdi. Bu dönüşümü bir kırılma olarak değil, zamanla biriken araştırmaların ve denemelerin doğal bir evrilmesi olarak görüyoruz.
Sırada ne var?
Pinprick: Biz de görmek için heyecanla bekliyoruz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yazar, akademisyen ve arkeolog İsmail Gezgin ile belli başlı kitaplarının ışığında kadim zamanları, yakın geçmişi ve bugünü konuştuk. Sıra kitabı "Ötekilerin Arkeolojisi"ni irdelemeye gelince, İsmail Gezgin "Yoksulluk bir uygarlık icadıdır" diyor ve "modern zamanlar"ı yargılayıp mahkum ediyor.

Oynadığı filmlerin türleri değişir, çalıştığı yönetmenler değişir, sinemasal anlayışlar değişir; lakin “Isabelle Huppert sineması” hep aynı sorunun etrafında döner: İnsan, kendi arzusu, iktidarı, korkusu ve özgürlüğüyle baş başa kaldığında kim olur? Bu yüzden onun filmografisi, son yarım yüzyılın ahlak, arzu, güç, sınıf ve özgürlük üzerine kurulmuş, muazzam bir sinemasal düşünce laboratuvarıdır.

Christopher Nolan uzun süredir merakla beklenen Odysseia uyarlaması "The Odyssey"de hikayeyi sözcüklerden ziyade aksiyonla anlatıyor. Dolayısıyla kitapta çok daha kurnaz, kibirli ve hatta yer yer zalim bir karakter olan Odysseus, filmde içsel çatışma ve çelişkiden yoksun bir kahramana dönüşüyor.

Günümüzde bir müzisyen aynı anda içerik üreticisi, pazarlama ve sosyal medya uzmanı da olmak zorundaymış gibi davranılıyor. James Blake, müzisyenlerin şarkılarını duyurmak için görünür olma çabasıyla ilgili sesini yükseltti ve Türkiye'den Ceylan Ertem ve Jehan Barbur gibi isimler de onu destekledi. Peki sanatçılar, sosyal medyada yeterince görünür değillerse yok mu sayılıyorlar?

Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.



