Sherlock Holmes, Anna Karenina, Rebecca: Sete hoş geldiniz.

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sinemayla ilgilenmenin yanı sıra ödül sezonu ilgi alanlarınızdan ise, siz de sıradan izleyiciden farklı olarak yönetmen ve oyuncu isimleri dışında hafızanızda birçok isim depolamaya başlamış olabilirsiniz. Görüntü yönetmenleri, kurgucular, film müziği bestecileri, kostüm tasarımcıları… Bunun olumsuz yan etkileri arasında, filmi açılış jeneriğinde gördüğünüz tanıdık isimlerin yarattığı beklentiyle izlemek, olumlu yan etkileri arasında ise filmin kapanış jeneriğinde tanıdık bir isim gördüğünüzde “tabii ya!” gururunu yaşamak sayılabilir. Bir de çevrenizdeki hiç kimsenin adını dahi bilmediği kişilerin hayranı olmak… İşte prodüksiyon tasarımcısı Sarah Greenwood ve set dekoratörü Katie Spencer da bende o etkiyi yaratan sanatçılardan.

Muhteşem ikili: Bir filmin fizikselliğinden ve görselliğinden sorumlu olan, setlerin genel görünümünü tasarlayan, yönetmen ve görüntü yönetmeniyle birlikte çalışarak filmin duygusunu, renklerini ve atmosferini doğrudan etkileyen prodüksiyon tasarımcılarından biri Sarah Greenwood. Fakat tabii ki koca setleri ve filmlerin görselliğini tek bir kişiye mal etmek mümkün değil. Sanat yönetmenlerinden marangozlara uzanan yüzlerce kişilik listede, prodüksiyon tasarımcısıyla oldukça yakın çalışan ve filmin görselliğine en az onun kadar etkili kişi, set dekoratörü. Bir sette görünen tüm objelerin tasarımına, perdelerden döşemelere tüm dekorasyona, bunların eskilik derecesinden duruş şekillerine kadar karar veren ekibin başında bulunan set dekoratörleri, alanda ödül veren birçok organizasyon tarafından da prodüksiyon tasarımcılarıyla birlikte ödüllendiriliyor. Çoğu zaman, bu iki görevi üstlenen kişiler, ayrılmaz ikililere dönüşüyor, kariyerlerini birlikte sürdürüyor. Sarah Greenwood için o isim Katie Spencer.

1998’den beri neredeyse tüm projelerinde birlikte çalışan ve birlikte altı kez Oscar’a aday gösterilen Greenwood ve Spencer'ı özellikle Joe Wright filmleriyle tanıyoruz. Pride & Prejudice’ın (2005) İngiltere kırsalını, Atonement’ın (2007) meşhur fıskiyesini ve İkinci Dünya Savaşı sahnelerini, Darkest Hour’ın (2017) Londra’sını kusursuz şekilde yansıtan ikilinin en akılda kalıcı işiyse Rus edebiyatının başyapıtı Anna Karenina’yı (2012) eski bir tiyatro sahnesinde, kısıtlı bütçeyle gerçek anlamda “canlandıran” mekanik setleri. Wright filmlerinin yanı sıra Sherlock Holmes’ün (2009) tersane sahnesini ya da Beauty and the Beast’in (2017) şatosunu gördüğünüzde de aklınıza gelmesi gereken isim onlar.

Manderley’e hoş geldiniz: "Dün gece rüyamda yine Manderley'e gittim." Daphne du Maurier’in 1938 tarihli ünlü romanı Rebecca, bu satırlarla başlar. Roman, başarısının ardından Alfred Hitchcock tarafından, 1940’ta sinemaya uyarlanır. Rebecca’nın ana karakteri adını dahi bilmediğimiz bir genç kadın olsa da onun evlenerek geldiği görkemli malikâne Manderley’in koridorlarında ve odalarında varlığını hissettiren, ölümünün ardından malikâne çalışanlarının ve yüksek sosyetenin zihninden bir an olsun silinmemiş, hayalet bir kahraman vardır: Evin eski hanımı Rebecca. Rebecca’nın görünmez varlığının hissettiren en önemli faktörse, yazarın Manderley tasvirindeki detaylar ve heybettir. 21 Ekim'de Netflix'te yayımlanan, Ben Wheatley imzalı yeni Rebecca (2020) uyarlamasında Manderley'i baştan yaratan, Greenwood ve Spencer ikilisinin ta kendileri. Filmin karanlık, gotik atmosferine hükmeden Manderley, Birleşik Krallık'taki farklı malikâne ve şatoların farklı öğeleri birleştirilerek yaratılmış.
Diyor ki… Bir gece ansızın uyandım ve dedim ki, (Anna Karenina seti olarak kullanılan tiyatro sahnesinde bir tren istasyonu inşa etmek yerine) yapmamız gereken tiyatroyu istasyona taşımak! Biz de tiyatronun sahnesini ve sahne önünü, çekimleri yaptığımız tren istasyonunda yeniden inşa ettik.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Haftanın kültür sanat gündemi: “Paramız yok'un nesinden anlamıyorsunuz?” diyen bir plak şirketi, açık artırmada milyon dolarlar kazanan bir müzayede evi, Sherlock Holmes setlerinin gizli kahramanlanları ve dahası.
23 Eki 2020

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Dying for Sex’te (2025) yaralı, öfkeli ve arzularıyla var olabilen bir kadın yaratan Elizabeth Meriwether, Furious’ta da kadın öfkesinin başka bir yüzüne bakıyor. Dizinin üç kadın karakterinin öfkeleri aynı yerden doğmuyor, aynı biçimde dışarı vurulmuyor ve onları aynı yola götürmüyor. Fakat üçü de kendilerinden önce başka kadınların taşıdığı öfkeden bir parça devralıyor. İlk sezon sona erdiğinde geriye tek bir kadının intikamından çok daha fazlası kalıyor: Kuşaktan kuşağa, bedenden bedene dolaşan ve kendisine başka başka yollar arayan bir kadın öfkesi.

Sadakatsizliğe uğramak insanın eğitimiyle, yaşıyla, güzelliğiyle, zekasıyla ya da ne kadar “iyi bir partner” olduğuyla açıklanabilecek bir şey değil. Yine de insan böyle bir şey yaşadığında çoğu zaman suçu kendisinde arıyor. Oysa bu soruların çoğunun sebebi kontrolümüz dışında gelişen bir olayı yeniden kontrol edilebilir hâle getirme çalışmamız. "Sadakatsizlikle nasıl başa çıkarım?" diye düşünenler için üç kitap.

"Anatomy of a Fall"un Oscar ödüllü senaristi Arthur Harari, yeni filmi "The Unknown"da beden değiştirme motifini fotoğraf, kent hafızası ve kimlik üzerine tekinsiz bir bilmeceye dönüştürüyor.

Yıldız Tozu'nda bu haftaki konuğumuz tutkunun, hüznün, kırılganlığın cesur ve sıcak dili; İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar. Yeni bir Almodóvar filmine giderken sizi neyin beklediğini hiçbir zaman tam olarak bilemezsiniz. Büyük bir filmle de karşılaşabilirsiniz, küçük bir hayal kırıklığıyla da…

Cannes’da prömiyerini yapan "Fatherland" ile ikinci En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan Paweł Pawlikowski'yle Thomas Mann’dan savaş sonrası Avrupa’ya, minimalizmden müziğe, entelektüellerin toplumdaki rolünden kendisinin bugünkü dünyada hissettiği yabancılığa uzanan bir sohbete daldık.



