Shyamalan’ın imzası, Shyamalan’ın çıkmazı: Sürpriz sonlar

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Not: Sürpriz sonlar hakkındaki bu yazı, doğrudan sürprizleri açık etme amacı taşımasa da The Sixth Sense, Split ve Trap ile ilgili, ilk izleme zevkinizi olumsuz etkileyebilecek ayrıntılar içeriyor.

The Sixth Sense | Kaynak: MUBI
1999 yılında gösterime giren ve En İyi Film dahil 6 kategoride Oscar adaylığı elde eden korku filmi The Sixth Sense, hem yönetmen ve senarist M. Night Shyamalan için muazzam bir çıkış, hem de janr sineması ve bağımsız sinema için beklenmedik bir başarıydı. Ölü insanlar gördüğünü ve onlarla konuştuğunu söyleyen bir çocuk ile psikoterapistinin ilişkisi üzerinden ilerleyen film, sinema tarihindeki en büyük sürpriz sonlardan birine sahipti.
Korku sinemasıyla arası iyi olan bir ergen değildim ve The Sixth Sense’i ne yazık ki bu sürpriz sonun tadını çıkarabileceğim o zaman dilimi içerisinde izleyemedim. Kısa bir zaman dilimiydi bu. Çünkü söz konusu sürpriz, son hızla popüler kültüre mâl olmuş, skeç komedileri ve popüler sit-com’lar The Sixth Sense ve sürpriz son şakaları yapmaya başlamış, hatta okul koridorlarında “Bruce Willis aslında ölüymüş!” diye dolaşanlar türemişti.
Tıpkı Darth Vader’ın “Luke, I am your father!” repliğiyle gelen bir diğer ikonik sürpriz son gibi, bu sürpriz sonun da gelecek nesiller için bir sürprizi kalmamıştı.
Sürpriz sonlar: Önce imza, sonra çıkmaz
The Sixth Sense (1999) ve hemen ardından gelen Unbreakable (2000) nedeniyle Shyamalan’ın markası, imzası hâline gelen sürpriz sonlar, onun sineması için hem bir artı hem de bir lanetti. Sürpriz son beklentisi ve sürprizbozan tehlikesiyle ilk günden sinema salonlarını dolduranlar Shyamalan’ın gişe başarısı olasılığını artırıyor, fakat yönetmenin sürpriz beklentisini karşılamak adına yaratıcılığını kaybetmeye başladığı, filmografisinden anlaşılıyordu.
2000’lerde Shyamalan filmleri topluca izlemesi ve tahmin yürütmesi çok zevkli fenomenlere dönüştü. Bir sürpriz olacağını bilmek, arkadaşlar arasında en çılgınca fikirlerin çekinmeden ortaya atılmasına kadar varıyordu. (The Village’ı (2004) birlikte izlediğim arkadaşımın kulağıma eğilip “Acaba kızın gözleri aslında görüyor mu?” dediğini hatırlıyorum.)

M. Night Shyamalan | Kaynak: TME Films
Shyamalan sinemasında, filmin sürpriziyle ilişkili bir ipucunun kamera hareketleriyle ya da senaryodaki detaylarla bize çok önceden servis edildiğine de rastlayabiliyorduk. Sıradan bir manzara sandığımız görüntü, fondaki bir obje ya da diyaloglar arasında geçiştirilen bir varsayım sürprizin ta kendisi olabiliyor fakat biz bunu anca sürprizle karşılaştıktan sonra (ve çoğu zaman ikinci izlemede) anlayabiliyorduk.
Hatta bu bazen (örneğin The Happening’de) öyle bir şekilde yapılıyordu ki, yönetmenin izleyicisiyle dalga geçtiği yorumları kaçınılmaz olmaya başlamıştı. Oysa sürprizin gözümüzün önünde olmasına rağmen düşünülemiyor olması, sürprizin doğası hakkında biraz da şunu söylüyordu: Filmin geneline ya da gidişatına çok aykırı, tıkır tıkır işleyen bir senaryoda bir anda büyük boşluklar yaratan, mantıksız ya da üzerinde yeterince düşünülmemiş... Shyamalan, sürpriz ve şaşırma beklentisini karşılamak için, kendi senaryolarını yaralıyordu. The Happening'in (2008) ardından Shyamalan’ın The Last Airbender (2010) ve After Earth (2013) gibi farklı janrlardaki kötü filmlere yönelmesinin ve sürpriz son beklentisinden uzaklaşmak istememesinin sebebi de belki buydu.

Trap | Kaynak: IMDb
Yönetmen, Unbreakable’ı bir seriye dönüştürecek (ve asıl sürprizi bu olan) Split (2017) ile iddialı bir dönüş yapsa da Old (2021) ve Knock at the Cabin (2023) ile direksiyonu yine beklentileri karşılayamayan, sürpriz yapma kaygısıyla hatalar yapan bir sinemaya doğru kırdı.
Sürprizi, sürprizin zamanlaması: Trap
Yeni Shyamalan filmi Trap, yeni bir “Shyamalan = sürpriz son” beklentisiyle geçen hafta gösterime girdi. Film, kızını bir pop konserine götüren bir babanın, gelen ihbar sonucu stadyumun polis ablukasına alınmasıyla kendisini bir tuzağın içinde bulmasını konu alıyor. Ablukanın ve olağanüstü güvenlik aramalarının sebebi, bir seri katilin konserdeki 30 bin kişi arasında olacağının önceden bilinmesi.
Filmin konusu okuyunca muhtemelen herkes gibi ben de filmin sürprizinin katilin kimliği konusunda olacağını düşündüm. Filmin ilk dakikalarını ayrıntılara dikkat ederek, yan karakterleri inceleyerek geçirdim. Oysa Shyamalan’ın bu seferki büyük sürprizi, katilin kimliğini ilk on dakika içinde bile isteye ifşa ediyor olmasıydı. İfşa etmek derken; önceki filmlerindeki gibi bir yan karakterin varsayımıyla ortaya atmak ya da detaylara saklamak değil -Trap, sürprizini katilin esas karakteri olduğunu peşinen söyleyerek yapıyor. Film bir anda bir “Katil kim?” gizeminden, sebepsiz yere bir seri katilin tarafını tuttuğumuz ve “Yakalanmadan kaçabilecek mi?” diye sorduğumuz bir kaçış odası gerilimine dönüşüyor.
Birçok Shyamalan filmi gibi Trap de kötü bir film. Yine de sürpriz yapma mecburiyetinden en baştan sıyrıldığı için rahatlamış, akıcı ve merak uyandırıcı bir film olmayı başarıyor. Bir gerilim filmiyle eşzamanlı olarak bir konser filmi de çekmeyi başarmış yönetmen, sahnedeki pop star (kurmaca şarkıcı Lady Raven’ı yönetmenin öz kızı Saleka canlandırıyor) ve hayranları aracılığıyla günümüz yıldızlarının etkisini ve hayran psikolojisini de çok iyi işlemiş.
Belki de ilk defa bir Shyamalan filminde geçmişe değil, geleceğe odaklanıyoruz. Uzaylılar ya da canavarlar var mı, katil kim ya da katilin derdi ne, insanları öldüren ya da insanlar üzerinde bu etkiyi yaratan ne diye değil, sadece katil yakalanabilecek mi diye merak ediyoruz. Shyamalan ilk defa, ağırlığı altında ezildiği sürpriz beklentisini karşılamayı reddederek en büyük sürprizi yapıyor.

Trap | Kaynak: TME Films
Diyor ki...
[Sürpriz sonlarıma yöneltilen eleştiriler] hakkında düşünmüyorum. Eğer eleştiri konusunda eleştirel olsaydım, sanat alanındaki sicilleri pek de parlak değil derdim. [...] Ben gizemler yaratıyorum ve bu gizemlerin anlattığım türden hikayelerle birlikte doğal olarak gelen yanıtları var. Benim bütün işim, herkesin bir şeyleri tanımlamaya çalışmaktan vazgeçmesini sağlamak ve sadece ‘Yine yapıyor. Vay canına, bu seferki öncekinden farklı, farklı bir tadı ve iyi olan farklı şeyleri var.’ dedirtmek. Taze hissettirene yönelme eğilimim var. Herhangi bir karakteri öldürebilirim, kötü karakterleri gerçekten karmaşık ve sempatik yapabilirim; umurumda değil.
- M. Night Shyamalan, UNILAD röportajından
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Ankara'da Altındağ Belediyesi köpek cesetlerinin bulunduğu alanın hayvan mezarlığı olduğunu savundu. M. Night Shyamalan kendi yarattığı sürpriz son beklentisinin altında ezilmeyi nasıl reddetti?
09 Ağu 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Olivia Wilde’ın "The Invite"ı, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin evlerine misafir olan başka bir çift üzerinden arzuyu, evliliği, kadınlık deneyimlerini ve birlikte yaşamanın performatif hâllerini didikliyor. Tek mekana sıkışan film, seksin bir ilişkinin nedeni değil semptomu olduğunu söylerken asıl soruyu sonu bırakıyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey arzu mu, alışkanlık mı, yoksa ilişkinin içinde kendin olabilmek midir?

Datça’nın doğası ve Akdeniz ruhunu cazla buluşturan DatJazz’ın ilk yılında festivaldeydik. Yunan ve Fransız kültürü arasında büyüyen genç sanatçı Melina ile buluştuk ve geleneksel ile moderni buluşturan Doğu Akdeniz müziği üzerine konuştuk.

Otobiyografik kurgu, memoir ve “dolaysızlık” estetiği çağdaş edebiyatın merkezine yerleşirken kurgu, hayal gücü ve başka dünyalar kurma iddiası giderek geri çekiliyor. Édouard Louis’den Karl Ove Knausgård’a uzanan bu yeni gerçekçilik, edebiyatı bir “otantiklik piyasası”na dönüştürürken okuru başka dünyaları tahayyül etmeye değil ona yalnızca empatiyle yaklaşmaya çağırıyor. Politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın edebiyattaki semptomları.

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.





