Sinema ve moda gözlüğüyle: Cristóbal Balenciaga

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Yazarlar: Emre Eminoğlu & Gizem Kalaç
Emre: Disney+’ın yakında yayınlanacak yapımlarına göz atarken tanıdık bir isim dikkatimi çekiyor: Balenciaga. Aklım hemen Triangle of Sadness’ın (2022, Ruben Östlud) açılışındaki o komik sahneye gidiyor. Bir grup genç, güzel ve kaslı erkek model yan yana dizilmiş, fotoğrafçının komutlarını takip ediyorlar. Dövecekmiş gibi bakan keskin ifadeler ve dünya barışını temenni eden mutlu gülümsemeler arasında gidip geliyor: “Balenciaga! H&M! Balenciaga! H&M!”
Cristóbal Balenciaga hakkında
Flowers / Loreak (2014, Jon Garaño ve Jose Mari Goenaga), The Giant / Handia (2017, Aitor Arregi ve Jon Garaño) ve The Endless Trench / La trinchera infinita (2019, Aitor Arregi, Jon Garaño ve Jose Mari Goenaga) gibi İspanya’nın son dönemdeki başarılı dönem filmlerinin ardındaki ekibin imzasını taşıyan 6 bölümlük mini-dizi Cristóbal Balenciaga, 19 Ocak’ta Disney+’ta yayınlandı. Yapım, içsavaşın gölgesindeki İspanya’daki başarısının ardından 1937’de, yani 2. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde modaevini Paris’e taşıyan ve burada Chanel ve Dior gibi isimleri gölgede bırakacak haute couture koleksiyonlara imza atan moda devi Balenciaga’nın yıllara yayılan hikayesini anlatıyor. Haute couture’e, bir sanat olarak moda tasarımcılığına, modanın kapitalizmle ilişkisine ve modanın toplumsal hatta politik etkisine dair bilgilendirici, yeniden yarattığı tasarımlarla göz alıcı, belli bir dönemi moda gözlüğünden görmeyi sağladığı için farklı bir dönem dizisi bu.
Cristóbal Balenciaga modaya dair bilgisi sınırlı, tarihte yer etmiş ikonik tasarımlardan dahi habersiz biri olarak bana çok şey öğretiyor. Peki ya modayla çok daha ilgili olsaydım? Anlatılanlar moda tarihiyle tutarlı, öğretilenler gerçekten değerli mi? Aylar önce The Bear üzerine Reyhan’la yazdığımız bu yazı aklıma geliyor ve ortaya benzer bir iş çıkarabileceğimi düşündüğüm tek insana yazıyorum: “Gizem, Disney+’taki Balenciga dizisini izledin mi?”
Vogue ve theMagger’dan tanıyabileceğin moda yazarı Gizem Kalaç’la önce ikimizin modayla ilişkisi, sonra modanın sinema ve televizyonla ilişkisi hakkında sohbet etmeye başlıyoruz. İnsanların lüks modaya para harcamaya neden bu kadar meraklı olduğunu “Sen bir Picasso tablosuna sahip olsan da çok havalı olursun ama onu koltuğunun altına alıp gezemezsin.” cümlesiyle açıklıyor Gizem bana; doğru kişinin kapısını çaldığımı anlıyorum. The Dressmaker'da (2015, Jocelyn Moorhouse) Kate Winslet’in giydiği kırmızı elbiseden, Atonement’ta (2007, Joe Wright) Keira Knightley’nin giydiği yeşil elbiseden ve Franz Rogowski’nin Passages’daki (2023, Ira Sachs) outfit’lerinden konuşuyoruz. Ve sahneyi Balenciaga’ya bırakıyoruz.

Cristóbal Balenciaga | Kaynak: IMDb
“Eğer herkes giyiyorsa herkesin fikri olabilir.”
Gizem: Cristóbal Balenciaga’yı merkeze alan bir diziden bahsederken, onun yaşayıp izleseydi muhtemelen en çok nefret edeceği replikle söze başlamak iyi bir fikir mi? Bence evet! Çünkü mini-dizinin modaya dair en can alıcı çatışmaları bu sözlerden doğuyor.
Modayla ilişkisi klişe romantik komedileri andıran biri olarak lise yıllarında her ay Vogue’u tavaf ederdim. Benim için her zaman büyüleyici olsa da kendime benzeyen birini sayfalarında görmem yıllar sürdü. Çok sonra aynı dergi için yazmaya başladığımda amacım belliydi: Benim gibi insanların dergiyi açtıklarından kendilerinden bir şeyler bulabilmelerini sağlamak. Odak noktam beden kabulü olsa da sektörde zaman geçirdikçe esas problemin moda dilinin sadece ayrıcalıklı bir kitleye hitap etmesi olduğunu düşünmeye başladım. Bence Cristóbal Balenciaga da tam bu yüzden iyi bir yapım çünkü anlattıkları klasik bir biyografiyle sınırlı değil. Merkezinde, Chanel’in sözleriyle “gerçek couture ustası” olan Balenciaga yer alsa da dizi aslında bambaşka bir dünya olarak gördüğümüz modanın politik, ekonomik ve toplumsal değişkenlerle ne kadar kol kola olduğunu gösteriyor.
Dizi boyunca bu politik, ekonomik ve toplumsal referansların öğretici olma kaygısına düşülmeden organik bir şekilde karşımıza çıkması, bence Balenciaga efsanesiyle ilk kez tanışanlar kadar modayla ilgili olanları da hikâyeye bağlamak için zekice bir hamle olmuş. Bir moda yazarı olarak; Balenciaga’nın bugün konuştuğumuz kampanya çekimi skandallarından ve ayakkabılardan ibaret olmadığını, Cristóbal Balenciaga’nın Coco Chanel’in deyimiyle “tek gerçek couteurist” olduğunu, Dior’un New Look’unun moda tarihindeki önemini ya da ikonik Givenchy - Audrey Hepburn ikilisini bilirsiniz. Ancak Dior’un parfüm üretmesini “mesleği basitleştirmek” olarak tanımlayan, “Pazarlama ve lüks moda birlikte olmaz. Bizim olayımız ayrıcalıklı olmak.” diyen, basından köşe bucak kaçtığı için “hayalet” olarak anılan Cristóbal Balenciaga’ya verilen “Artık markalar yüzlerle bağlantılı, insanlar bunu satın alıyor.” yanıtı benim de yüzüme bir tokat gibi çarpıyor. Çünkü bu, moda dünyasının bolca eleştirdiğimiz pazarlama stratejilerinin sandığımız kadar değişmediğini ortaya koyuyor. Görüyoruz ki Balenciaga’nın zamanında, müşteriler basın ne gösteriyorsa onu istiyordu. Bugünse basının yerinde başka birileri var: Influencerlar.

Cristóbal Balenciaga | Kaynak: IMDb
Haute couture, Meryl Streep ve Paul Thomas Anderson.
Emre: Kendini giydikleriyle ifade etmeyi ve özgüvenle giyinmeyi çok geç öğrenmiş ve asla lüks modayla yakınlaşacak kadar kazancı olmayan biri olarak modayla ilişkim Gizem’inkinden çok farklı. Yirminci yüzyıl Paris’inin haute couture yıldızlarının isimleri bana birer marka olmanın ötesinde bir şey ifade etmiyor. Logoları ya da etiketleri olmasa bir Balenciaga ya da Dior tasarımını ayırt edemeyeceğimi adım gibi biliyorum. Hatta birçok alandaki bilgimi olduğu gibi modaya dair bildiklerimin çoğunu da sinemaya borçlu olduğumu fark ediyorum: Bir tasarımın yüksek modadan pazar tezgahlarına olan yolculuğunu, hatta haute couture demeyi bile The Devil Wears Prada (2006, David Frankel) filminde şeytanî bir moda editörünü canlandıran Meryl Streep’ten öğrendiğimi, ister istemez Audrey Tautou’nun yüzünü hayal ettiğim Coco Chanel’in modada toplumsal cinsiyet kalıplarını nasıl yıktığını Coco Before Chanel / Coco avant Chanel (2009, Anne Fontaine) sayesinde bildiğimi, moda tasarımının bir sanat olduğuna Phantom Thread (2018, Paul Thomas Anderson) filminde diktiği elbiselerin içine notlar gizleyecek kadar tutkulu bir sanatçı olan kurmaca moda tasarımcısı Reynolds Woodcock sayesinde ikna olduğumu… Gizem’in bugün modanın arzulanmasını sağladığını söylediği influencerlar pozisyonunda benim için sevdiğim, beğendiğim ve sosyal medyada takip ettiğim oyuncular ya da şarkıcılar var. Onlar ne giyiyorsa, onu istiyorum. Aynı markaya gücüm yetmese bile, onlar gibi görünmek istiyorum.
Tıpkı geçmişte izlediğim filmler gibi Cristóbal Balenciaga’dan da çok şey öğreniyorum. Dizi Balenciaga’nın işçiliğinin ve tasarımlarının neden olağandışı, iyi ve değerli olduğunu iyi yazılmış sahnelerle gösteriyor. Modanın farklı alanlarla ilişkilerini iyi şekilde parçalanmış ve paketlenmiş bölümlerle işliyor - bu yönüyle bana Peter Morgan’ın The Crown’da kullandığı bölüm yapısını anımsatıyor. Senaryonun bir diğer başarısı ise o bölümde yaşananları özetleyen ya da sonraki bölümlerde yaşanacak değişikliklerin işaretlerini veren çarpıcı cümlelerle final yapması. Örneğin favorim olan, haute couture’ün kişiye özelliği üzerine beşinci bölümün sonunda Balenciaga’nın kilisede karşılaştığı, Balenciaga giyen bir kadın ona şöyle yanıt veriyor: “Ben bu ceketin parasını verdim ve bu artık benim. Nasıl istersem öyle ütülerim!” Balenciaga’nın kontrol delisi ve mükemmeliyetçi kişiliğinin markasının ve hatta önemli bir figürü olduğu Paris moda sahnesinin gelişimindeki etkisi her bölümde tekrar (fakat tekrar hissi yaratmadan) anlaşılıyor. Diziyi izledikçe dikişlere, kesimlere, yakalara ve kumaşlara farklı bir gözle bakmaya başladığımı, önceki bölümlerde öğrendiklerimi gözlerimle takip etmeye çalıştığımı anlayınca seviniyorum. Bir insanın duruşunun giydikleriyle değişebileceğini ya da vücut ve kumaş arasındaki boşluğun neden tasarımın bir parçası olduğunu öğretiyor. Vay be diyorsun, ben modadan anlıyor muyum ne!

Cristóbal Balenciaga | Kaynak: IMDb
“Daha önemli şeyler varken, şimdi modanın zamanı mı?”
Gizem: İlk bölümde, Balenciaga’nın İspanya İçsavaşı’dan kaçıp Paris’e gelişi ve markasını yaratma süreciyle başlıyoruz. Ardından 2. Dünya Savaşı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Tüm bu yaşananlar modaya dair en çok tekrarlanan sorulardan bir tanesi sormamızı sağlıyor: “Daha önemli şeyler varken şimdi modanın zamanı mı?” Cristóbal Balenciaga da bu sorunun kendisine sorulacağının farkında; yine de tüm bu süreçler boyunca tek gerçek tutkusu olan giysiler dışında hiçbir konuya dahil olmuyor. Bunda yoksulluktan gelmesi ve “elimizden geldiği şekilde hayatta kalmaya çalışıyorduk.” repliğinden anlaşılacağı üzere tek bildiği işi yaparak çalışmak dışında bir alternatifinin olmamasının etkisi büyük. Bununla birlikte, haute couture bile poiltik gündemlerden bağımsız değil. Bu gerçeklik Nazi Kontrol Birimi tarafından Balenciaga’nın isyana teşvik eden, kışkırtıcı (!) şapkalarının yasaklanmasıyla, kumaş kıtlığıyla, moda konseyini korkutan “haute couture’ü Berlin’e taşıyacağız” talepleriyle yüzümüze çarpıyor.
Cristóbal Balenciaga’yı izlenmeye değer kılan en önemli şey; modaya dair tüm etik tartışmaları hiçbirini göze sokmadan ve taraf tutmadan anlatmayı başarabiliyor olması. Tam da bu yüzden Emre gibi benim de favorim olan beşinci bölümü muhtemelen birkaç kez daha izleyeceğim çünkü bu bölümde Balenciaga’yı iki yüzlü bir madalyon olarak görüyoruz. Hangi yüze daha çok bakmak istediğimizse bizim kararımız. Hazır giyimi reddeden eski kafalı bir elitist mi yoksa bedenlerin 38-40 gibi aralıklara sığamayacak kadar kendine özgü olduğunu savunan, tasarımlarının içine notlar gizleyen ketum bir mükemmeliyetçi mi…
Belki de modaya dair yapımların artması bu yüzden güzel. Çünkü çoğunlukla ağır eleştirilen ya da erişilmez bir yere konan bu endüstriyi ilgi çekici yapanın, hayattaki diğer her şeyde olduğu gibi çatışmalarıyla var olması olduğunu görebiliyoruz. Balenciaga’nın dizi boyunca reddedip son bölümde ağzından kaçırdığı gibi bir sanat mı, yoksa kapitalist toplumun tüketim alışkanlıklarının odağı haline gelen eski bir zanaat mı? Bu sorunun yanıtı nereden baktığımızla ilgili. Her bir bölümünün başında Chanel, Dior, Givenchy gibi isimlerin ikonik sözleriyle başlayan diziye dair yazabilme şansı bulmuşken ben de bu soruya kendimi alıntılayarak cevap vermek istiyorum: “Hayattaki her şey algıyla ilgilidir. Moda sadece bu gerçeğin kötü şöhretli bir simgesi.”

The New Look | Kaynak: Apple
Emre: Modaya dair yapımlarda sırada, ilk bölümü 14 Şubat’ta yayınlanacak Apple TV+ dizisi The New Look var. Cristóbal Balenciaga’da birer yan karakter olarak gördüğüm Christian Dior ve Coco Chanel’in rekabetine odaklanacak diziyi izleyeceğim (dahası Ben Mendelsohn ve Juliette Binoche’un performanslarıyla izleyeceğim) ve aynı dönemde geçen olaylarla konuya biraz daha hakim olabileceğim için heyecanlıyım. The New Look’un kadrosunu incelediğim IMDb uygulamasını kapatıp Instagram’ı açıyorum. Ekranı biraz aşağı kaydırdığımda, @readytimmywear hesabının paylaşımını görüyor, dün Timothée Chalamet’nin üzerinde görüp beğendiğim kazağın Hermes marka olduğunu öğreniyorum. O kazağı istiyorum.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Disney+ mini-dizisi Cristóbal Balenciaga’dan ilhamla sinema ve modayı yakınlaştıran bir inceleme, Matthew Vaughn’dan gerçeklik büken Argylle.
02 Şub 2024

YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

"Bir şey olmak zorunda mıyız? Hayır, ama amaçsızca nehirde akarken karşımıza çıkacak her şeye hazırlıklı olacak kadar da olgun muyuz?" Bibliyoterapi'de hayat amacı peşine düşmeden yalnızca var olarak hayatta kalan karakterlere odaklanan üç kitaplık bir reçete var bu hafta.

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026



