'Sittinsenedir' yanlış kullandığımız Arapça ve Farsça kökenli kelimeler

Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
Ustamız Ferhan Şensoy, yirmili yaşlarımızda Ortaoyuncular Nöbetçi Tiyatro’da Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanını defalarca okutur, bize doğaçlamalar yaptırarak romanı oyunlaştırırdı. O zamanlar kitap okurduk. Gel zaman git zaman hayat değişti, kitap okunmaz oldu. Artık sadece seyrediyoruz. Ferhan Şensoy Falınızda Rönesans Var kitabında yer alan “Ben o kitabı gördüm” yazısında şöyle der:
“…bir kitaptan sözedildiğinde, her konuda olduğu gibi, bu durumda da ahkam kesmekten, topa girer gibi söze girmekten, topa vurur gibi, sözün gelişine yanıt çakmaktan hoşlanıyorlar.
- Ben o kitabı gördüm!
gibi bir cümleyi sarfedebiliyorlar.
- Neyini gördün canım? Kitabın kapağını mı?
Kitap görücüye çıkmaz, alınır ve okunur.”
Aynı kitapta Arapça kökenli “felek” sözcüğü üzerine yazdıkları, Ferhan Şensoy’un yazarlıktaki hünerini de gösterir. Çünkü usta, “felek” sözcüğünün bütün anlamları üzerine kalem oynatabilecek kadar feleğin çemberinden geçmişti. Gelelim feleğin çemberinden geçememiş, anlamını bilmeden Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri fütursuzca kullanan günümüzün medya cahillerinin hal-i pürmelaline…
Medyada, Arapça ve Farsça kökenli sözcüklerin anlamlarını ve kullanım yerlerini bilmeden, öğrenmeden, siyasi havanın rüzgârıyla bu dillerden gelen sözcükleri kullanmaya meraklı olan çok sayıda yazar, sunucu ve editör bulunuyor. Kendileri bu söz veya kalıplarını sürekli hatalı kullandıkları gibi, seslendikleri hedef kitleyi de yanlışa sürüklüyorlar.
Dil bilimci Ömer Asım Aksoy, “Osmanlıcada yüzyıllar boyunca kullanılmış Arapça, Farsça yalın sözcüklerden başka ekli sözcükler, bileşik sözcükler, Arapça ve Farsçanın kurallarına göre yapılmış tamlamalar, tümceler, kısacası yabancı ‘söz kalıpları’ da vardır. Bunların sayısı da binleri bulur. Günümüzde artık kullanımdan düşmüş olan bu sözlere kendilerini eski bağlardan kurtaramamış kimi kişilerin yazılarında ara sıra rastlanmaktadır.” derken o kişilerin bu sözleri “doğru anlamda ve yerinde” kullandıklarını varsaymıştı. Ne yazık ki günümüzde bu varsayım karşılıksız kalıyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş bir coğrafyaya yayılması nedeniyle Türkçe çok sayıda dille komşuluk etmiş, bu dillerle sözcük alışverişinde bulunmuştur. Anadolu’da Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki etkisi çok fazla olmuştur. Özellikle Tanzimat Dönemi’nde yönün Batı’ya çevrilmesiyle Doğu dillerinden alıntılar azalmış, Türkçenin Batı dilleriyle ilişkisi artmıştır. Askerlik, ekonomi, ticaret, denizcilik gibi alanlardaki yeniliklerin ülkeye getirilmesine bağlı olarak Fransızca, İspanyolca, Portekizce ve İtalyancadan sözcükler dilimize girmiştir. Önceleri Doğu ve daha sonra Batı dillerinden alınan sözcüklerin bir bölümü dilden düşerken bir bölümü Türkçeleşmiştir. Dolayısıyla bu tür sözcükler artık “yabancı” sözcükler olarak değerlendirilmiyor. Türkçeleşen bu yabancı kökenli sözcükleri, anlamının gerektiği yerlerde ve doğru olarak yazmak ve de telaffuz etmek, dilimize saygının gereğidir.
Bir TV kanalında siyasi tartışma programı canlı yayındayken katılımcılardan biri, “…bu eğitim düzeni daha sittinsene…” diye cümlesine devam ederken sunucu hızla yorumcunun sözünü keserek “Aman sözlerimize dikkat edelim” demiş, boğuntuya getirmişti ortamı. Sunucu “sittinsene” sözünü küfür diye algılamıştı.
- Kimi zaman yayınlarda sansürlenen, çoğu insanın yanlış yerlerde kullandığı, kimi zaman küfür diye algılanan “sittinsene” farklı bir anlam taşır. “Sittin” Arapça “60” demektir. “Sittin + sene” sözcüklerinin birleşmesiyle oluşan söz, “60 yıl” anlamına gelse de bu sözün kullanımıyla bir insan ömrünün eski zamanlarda ortalama 60 yıl olması nedeniyle “ömrünün sonuna kadar bu iş olmaz” şeklinde bir ileti verilmek istenir. “Sen okumadığın sürece sittinsene bu cahillikten kurtulamazsın” vb.
Yine TV kanallarında spiker, sunucu ya da yorumcuların çoğunun “seçim sath-ı maili” demeleri gerekirken “seçim sath-ı mahalli” diye telaffuz ettiklerine tanık oluyoruz. “Mail” Arapça meyilli, eğik demektir; satıh (sath) ise bir şeyin dış tarafı, yüzü veya Türkçe karşılığı ile yüzeyi anlamına gelir. “Sath-ı mail” de, yaklaşan seçimlerin yarattığı kaygan ve tehlikeli zemini ifade etmek için kullanılan bir mecazdır.
Şiar Yalçın, farklı yazılarında Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri yanlış yerlerde kullanan kişilerden şu cümlelerle yakınmıştı:
“Ah bu Osmanlıca bilmeden Osmanlıca kelimeler kullanmaya özenenler!”
“Ne olur, ‘Osmanlıca’ bilmeyenler Osmanlıca konuşmaya heves etmesinler!”
“… gerekirse Osmanlıca kelimelerin kullanılmasından yanayız ama Osmanlıcayı iyi kötü bilenler tarafından!”
Osmanlıca bilmeden Osmanlıca sözcükler kullanmaya meraklı bazı yazar ve editörlerin sık sık yaptıkları bir hata da "önemi haiz" yerine "öneme haiz" demektir. "Önem" gibi Türkçe bir sözcükten sonra niçin Arapça "haiz" gibi bir kelime kullanılsın? Ya "ehemmiyeti haiz" densin ya da "önemi olan" veya "önemli".
Örnekleri çoğaltabiliriz.
Toplam 3 aylık eğitimle kendisine sunucu veya spiker sıfatını yapıştıran, sözcük dağarcığı sınırlı TV yüzleri de bilgiç tavırlarla şöyle sorarlar konuklarına: “Rahmetli ile teşvikimesaide bulunmuştunuz…” Oysa kullandıkları “teşvikimesai” sözcüğü yanlıştır, doğrusu “teşrikimesai”dir. (Arapça teşrīk + mesāʿī) Bir amaç uğruna kurulan çalışma ortaklığı, birlikte çalışma, iş birliği. Örneğin, "Onunla yıllardır teşrikimesaimiz var." Anlaşılan o ki biz daha sittinsene “teşrikimesai” yerine “teşvikimesai” demekten kurtulamayacağız.
Bir trafik kazasıyla ilgili gazete haberinde tam üç kez şu tanımlama geçiyordu: "Nüfus suistimali". Arapça “nüfus”, bir yerleşim biriminde yaşayanların toplam sayısı, anlamındadır. Burada kullanılması gereken doğru sözcük ise “içine geçme, söz geçirme, erk” anlamlarındaki “nüfuz”dur. Yine Arapçadan gelen ve bu haberde yanlış yazılan “suiistimal” sözcüğü de “görevini, yetkisini kötüye kullanmak” anlamındadır. Yöredeki gücünü kullanarak çıkar sağlayan birilerinden söz edilmek istenirken kastedilen isim tamlaması şu: “Nüfuz suiistimali”.
Bir sivil toplum kuruluşu yöneticisiyle yapılan söyleşide, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahvadıyız.” deniliyordu. Oysa doğru sözcük, Arapça “torun, soy” anlamlarına gelen “hafit”in çoğulu "ahfat" olmalıydı.
Ünlü bir yazar gazetedeki köşe yazısında şöyle demişti: “Mahalle kıraathaneleri spordan siyasete her konunun derinlemesine konuşulduğu birer mahveldi.” Yazar “mahvel” derken, herhâlde “toplanılan yer” anlamındaki “mahfil”den söz ediyordu.
TV’de yayımlanan bir tartışma programında bir akademisyen, bir siyasetçiye aşağılar tonda atıfta bulunurken cümlesine şöyle başlamıştı: “Türkiye'nin yüzde birinin oyunu bile alamayan bu zevat…” Söz ettiği kişi, “zevat” değil, “zat”tır. Çünkü, “zevat” çoğul anlam taşır ve “kişiler” anlamına gelir.
Her gece televizyon kanallarında yorum yapan siyasal iletişimcinin şöyle dediğine rastlıyoruz: “Bizim siyasetimiz, zannedersem böyledir.” Koşul anlamı taşıyan “-sem” eyleminin bu örnekte yeri yoktur çünkü koşula bağlı yargı ileri sürülmüyor. Doğru anlatım “zannederim ki” (daha doğrusu "sanırım ki) dir.
Yanlış telaffuz edilerek anlam kaymasına yol açan bir başka sözcük de "sukutuhayal"dir. “Sükûtuhayale uğradım” diye söze başlayan akademisyenlere bile rastlıyoruz. Oysa "sükût" sessizlik, "sukut" ise düşme, aşağı inme anlamına gelir. Doğrusu "sükûtuhayal" değil, "sukutuhayal"dir.
Çoğul ekini yersiz kullanmak
Çoğul içerikli Arapça kökenli sözcüklerde çoğul ekini yersiz kullanmak, medyanın genel dil sorunlarından biridir. Dr. Öğr. Üyesi Burhan Baran, çoğul anlamlı Arapça kökenli sözcükleri Türkçedeki kullanımlarına göre şöyle ayırmıştır:
- Arapçada olduğu gibi Türkçede de kendinden çoğul anlamı taşıyan sözcüklere çoğul eki getirilmesi gerekmiyor. Bu sözcüklere şu örnekleri verebiliriz: Ahkâm, ahlak, ahval, akraba, aksam, baharat, bakaya, defaat, ecdat, enbiya, ervah, erzak, eşkıya, eşraf, eşya, evrak, hayvanat, ıtriyat, icraat, izahat, külliyat, mahlukat, mevzuat, mücevherat, mürettebat, sakatat, tadilat, taksirat, teçhizat, ulema, vukuat, zayiat.
- Arapçası çoğul olan bazı sözcükler Türkçede tekil anlamda kullanılırlar: Acayip, adap, ahali, ahbap, ahşap, aidat, akran, amele, aza, beyanat, ebat, ecza, elbise, elyaf, emsal, enkaz, erbap, esna, esnaf, esvap, eşkâl, evlat, evliya, hademe, ihracat, ilahiyat, inşaat, ithalat, malumat, maruzat, mefruşat, merasim, mesai, meşrubat, mevduat, mevta, mukadderat, nakarat, sarfiyat, siyer, tafsilat, tahkikat, tahribat, tahsilat, tahsisat, takibat, taksimat, talebe, talimat, tamirat, tatbikat, tazminat, tebligat, teferruat, teminat, tenzilat, teravih, tertibat, teslimat, teşkilat, teşrifat, tuhaf, ukala.
- Arapçası çoğul olup Türkçede hem tekil hem çoğul anlamda sözcüklere örnek verirsek: Efkâr, emlak, erkân, esrar, etraf, istihbarat, maddiyat, maneviyat, melaike, müfredat, mühimmat, müşkülat, nakliyat, rumuz, salavat, tezahürat, usul.
Türkçe Sorunları Kılavuzu kitabında Necmiye Alpay, çoğul içerikli Arapça kökenli sözcüklerde çoğul eki getirmek konusunda farklı gelişmeler üzerine gözlemlerini şöyle dile getirir:
“Bunlardan birinin örneği, ‘hayvanat’ sözcüğü. ‘Hayvanat’, Arapçada ‘hayvanlar’ demek. Günümüzde bu sözcük yalnızca ‘hayvanat bahçesi’ deyiminde yaşıyor. Bu deyimin dışında, ‘hayvan’ı çoğul yaparken Arapça çoğul eki değil, Türkçe çoğul eki kullanılıyor: ‘hayvanlar.’
İkinci bir tür gelişmenin örneği, ‘evrak’ sözcüğü. Bu sözcük de Osmanlı Türkçesinde çoğul içerikliydi. Günümüzde ise tekili (varak) iyice unutulduğundan, kendisi tekil içerikli oldu. Çoğulunu elde etmek için ‘-lar’ eki kullanılıyor ve kimse bunu yanlış saymıyor: evraklar."
Bu arada bir kuralı daha hatırlatayım. Özgün biçimleri olan tek heceli bazı Arapça kökenli kelimeler etmek, edilmek, eylemek, olmak, olunmak yardımcı fiilleriyle birleşirken ses düşmesine, ses değişmesine veya ses türemesine uğradıklarında bitişik yazılır. Örneğin, “vaad etmek” değil de “vadetmek” şeklinde yazmalıyız.
Arapça ve Farsça kökenli sözcükler konusunda bir başka yanlış bilgilenme sorunu düzeltme işareti (şapka) hakkındadır. Çoğu Türkçe öğretmeninin de yanlış bildiği bir “ülke efsanesi” vardır: “Şapkalar kaldırıldı.” Oysa halk arasında “şapka” diye bilinen “düzeltme işaretlerinin” kaldırılması yolunda ülkemizde hiçbir yasal değişiklik yapılmamıştır, bu tamamen fısıltı gazetesi ile yayılan uydurma bir bilgidir.
TDK, 2005 yılında yayımlanan Yazım Kılavuzu'nda sadece Batı kaynaklı kelimelerde (plaket, lokal, flama, plaj, plastik, reklam ve plan vb.) inceltme görevinde olan şapka işaretinin kullanılmamasına karar verdi. Düzeltme (şapka) işareti Türkçemize giren Arapça-Farsça kökenli olan ve aynı harflerden oluştuğu hâlde farklı anlam taşıyan (kar-kâr, adet-âdet, varis-vâris gibi) sözcükleri birbirinden ayırt etmek için kullanılmaktadır. Anlamları ve söylenişleri ayrı olan kelimeleri birbirinden ayırt etmek; nispet ekinin, belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek; Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelimelerle özel adlarda bulunan ince g, k ve l ünsüzlerinin telaffuzlarının doğru yapılmasını sağlamak için dilimizde düzeltme işareti kullanılmaktadır.
- Dil bilimciler 100 bin kelimelik Türkçe söz varlığında inceltme işaretiyle yazılması gereken sözcük sayısının yaklaşık 250 olduğunu belirtiyor.
Eğitim sistemimiz yazı diline yaslanır ve konuşma dili hep ihmal edilmiştir. Düzeltme işaretinin varlığı, sözcüklerin telaffuzunda bize rehberlik etmesi bakımından önem taşır.
Murathan Mungan, Osmanlıya Dair Hikâyat adlı ilk şiir kitabını 1981’de yayımlamıştı. Bu kitabın "4. Kıssa"sını okuyabilmenin yolu, “Kerim, mağrur, mahlas, mahçup, terâne, mücerret” sözcüklerinin anlamlarını bilmekten geçer. Haydi sözlükten anlamlarına bakarak yüksek sesle şiiri okuyalım:
“hiç çizmediği bir minyatürden artakalmış Levnî
hiç bitmez sandığı ömrünü tamamlamış bir Kerim
Devlet
tarihini adıyla mağrur
şiirini mahlasıyla mahçup
yazan Muhibbî
hiç ummamış belli ki
bir rüzgârla bir zaman kıyışığından sızacak
pastoral bir Tevfik Fikret
“Bu en güzel terânedir”
“Bu en güzel terânedir”
terâneler artık bir tarihten hayli mücerret”
Medyadaki yaygın yanlış yazım örnekleri
- "Hafriyat" (D) “harfiyat” (Y)
- “Cıva” (D) “civa” (Y)
- “Müdafaa” (D) “müdafa” (Y)
- “Vicdan” (D) “vijdan” (Y)
- “Malumun ilamı” (D) “malumun ilanı” (Y)
- “Mevta” (D) “mefta” (Y)
- “Müsaade” (D) “müsade” (Y)
- “Naçizane” (D) “nacizane” (Y)
- “Küsur” (D) “küsür” (Y)
- “Anbean” (D) “an ve an” (Y)
- “Akıbet” (D) “akibet” (Y)
- “Beynelmilel” (D) “beynelminel” (Y)
- “Bihaber” (D) “bir haber” (Y)
- “Bilfiil” (D) “birfiil” (Y)
- “Ezkaza” (D) “eskaza” (Y)
- “Katbekat” (D) “kat ve kat” (Y)
- “Özbeöz” (D) “öz ve öz” (Y)
- “Vahamet” (D) “vehamet” (Y)
- “Tasdik” (D) “tastik” (Y)
- “Muhatap” (D) “muhattap” (Y)
- “Mahcup” (D) “mahçup” (Y)
- “Zıddı” (D) “zıttı” (Y)
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto GündemHer sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Suha Çalkıvik
Seslendirme sanatçısı, öğretim görevlisi ve İTÜ Radyosu'nun Yayın Koordinatörü. Uzun yıllar TRT’de dublaj sanatçısı olarak çalışan Çalkıvik, NTV haber kanalının kuruluşundan itibaren tanıtımlarını seslendirdi. 1992'den beri İTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışıyor; #tarih dergisinin Türkçe köşesini yazıyor.

Aposto Gündem
Her sabah 06.30'da 5 dakikalık gündem özeti e-posta kutunda. Piyasalar, ekonomi, iş dünyası, politika, teknoloji ve hafta sonu ekleri; kısa, yalın, öz bir şekilde.
İLGİLİ OKUMALAR
“Gibi” ilgeci (edat) Türkçede çok sık kullanılan, cümleye benzetme başta olmak üzere eşitlik / karşılaştırma, zaman (hemen peşinden / anında), olasılık / tahmin ve örneklendirme anlamları kazandıran bir sözcüktür. Bu çok sevilen ilgeç, şarkı ve şiirlerde de her zaman hak ettiği yeri bulmuştur.





