Sonsuzluğun içinde bir nokta: Yayoi Kusama’ya veda

Geçen yüzyılın en etkili sanatçılarından biri olan Yayoi Kusama, 97 yaşında, Tokyo’da bir hastanede hayatını kaybetti. Kusama bir zamanlar kendisini evrendeki milyarlarca noktadan biri olarak görüyordu. Fakat o tek nokta, sonunda kendi etrafında bir evren kurdu. Ve şimdi, evrenin içinde milyonlarca nokta hâla çoğalmaya devam ediyor.
Sonsuzluğun içinde bir nokta: Yayoi Kusama’ya veda

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Geçen yüzyılın en etkili sanatçılarından Yayoi Kusama, 14 Ağustos 2026’da, 97 yaşında, Tokyo’daki bir hastanede hayatını kaybetti. Ardında ise yaşamı boyunca kendisini, korkularını, takıntılarını, yalnızlığını ve sonsuzluk fikrini dönüştürdüğü puantiyelerle dolu bir evren bıraktı. 

  • Kusama’nın stüdyosu tarafından yapılan açıklamada, sanatçının hayatının son günlerine kadar resim yapmayı sürdürdüğü ve “sonsuz aşk ve ebedi ruh” üzerine düşünmeye devam ettiği belirtildi.

"Kusama’yı anmaya da buradan başlanır" diye düşünüyorum. Ölümün karşısında bile üretmeye devam eden bir sanatçıdan söz ediyoruz. Sanat onun için hiçbir zaman yalnızca bir ifade biçimi değildi. Aynı zamanda bir sığınak, bir mücadele yöntemi ve hayatta kalmanın tek yoluydu.

Bir noktanın içinde başlayan sonsuzluk

1929’da Japonya’nın Matsumoto kentinde doğan Kusama’nın sanat yolculuğu çocuk yaşta başladı. Henüz küçük bir çocukken yaşadığı yoğun görsel deneyimler, ileride bütün sanat pratiğinin temelini oluşturacaktı. Desenler, çiçekler ve noktalar görüş alanında çoğalıyor, nesnelerin sınırlarını ortadan kaldırıyor ve etrafındaki dünyayı kaplıyordu. Sanatı gördüğü halüsinasyonların bir ifadesi olarak kullanan Kusama bu imgeleri bastırmaya çalışmak yerine onları resimlerine taşıdı.

Bugün Kusama denince akla gelen noktalar, ilk bakışta yalnızca eğlenceli ve pop bir estetik gibi görünse de kökeninde çok daha karmaşık bir deneyim var. Kusama için tekrar, dünyanın kendisini çoğaltmasının ve bireyin bu sonsuzluk karşısında erimesinin bir metaforuydu.

1959 tarihli "Infınity Net" resimlerinde bunu açıkça görmek mümkün. Kusama siyah zeminlerin üzerine neredeyse mekanik bir sabırla birbirini takip eden küçük beyaz yaylar çizdi. Tek tek bakıldığında oldukça basit görünen bu hareket, resmin tamamında sonsuzmuş gibi devam eden bir ağ yaratıyordu.

Otobiyografisinde bu resimleri anlatırken, amacının “kendi konumundan, sınırsız evrenin sonsuzluğunu noktalarla ölçmek ve tahmin etmek” olduğunu yazıyordu. Tek bir nokta, milyarlarca parçanın arasındaki tek bir yaşamı temsil ediyordu. Bu fikir, Kusama’nın bütün hayatı boyunca farklı biçimlerde geri döndü:

"Ben neredeyim? Bedenimin sınırı nerede bitiyor? Evren nerede başlıyor? Bir insan kendisini sonsuzluğun içinde nasıl tanımlayabilir?"

Kusama’nın New York’a gidişi

1950’lerin ortasında Japonya’da yaşayan genç bir sanatçı olarak Kusama, dünyanın sanat merkezinden çok uzaktaydı ve bu durumun değişmesi gerektiğine inanıyordu. Georgia O’Keeffe’nin çalışmalarını keşfettikten sonra Amerikalı sanatçıya bir mektup yazdı. O’Keeffe cevabında Amerika'da sanatçı olarak yaşamanın hiç kolay olmadığını söylese de onu çalışmalarını göstermeye ve şansını denemeye teşvik etti.

  • O’Keeffe’den aldığı cesaretle 1957’de ABD’ye giden Kusama, kısa süre sonra New York’a yerleşti ve savaş sonrası sanat dünyasının merkezine ilk adımını attı.

1959’da Brata Gallery’de açtığı New York'taki ilk kişisel sergisi, beş devasa "Infinity Net" resminden oluşuyordu. O sırada henüz 30 yaşında olan sanatçının eserlerini gören Donald Judd, ARTnews için yazdığı eleştiriye şu ifadeyle başladı:

“Yayoi Kusama özgün bir ressamdır.”

Judd’a göre eserler “güçlü, kavramsal olarak ileri ve gerçeğe dönüştürülmüş” çalışmalardı. Judd yalnızca Kusama’nın çalışmalarını yazıyla desteklemekle kalmadı; eserlerinden birini satın aldı ve 1961’de Amerika’da kalabilmesi için göçmenlik makamlarına referans mektubu yazdı. İki sanatçı New York’taki yılları boyunca yakın dostluklarını sürdürdü.

Ancak Kusama’nın sanat tarihindeki yerini yalnızca erkek çağdaşlarının yanında tanımlamak, onun hikayesinin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur. 1960’ların New York sanat çevresi erkeklerin ağırlıkta olduğu bir dünyaydı. Bu dünyada Japon, genç ve kadın bir sanatçı olarak var olmaya çalışan Kusama, buna rağmen kısa sürede Andy Warhol, Claes Oldenburg, Allan Kaprow ve Donald Judd gibi kült isimlerle aynı avangart çevrede yer aldı. Kısa sürede kendi dünyasını kurdu ve bu dünyanın başlıca karakteri de kendisi oldu.

Aynalar, bedenler ve sonsuzluk

1960’ların ortasında Kusama’nın sanatındaki tekrar fikri iki boyutlu yüzeylerden çıkıp mekanın kendisini ele geçirmeye başladı. 1965’te Infinity Mirror Room - Phalli’s Field ile ilk kez aynaları merkeze alan bir çalışma ortaya koydu. Aynalarla kaplı bir odanın zeminini, kırmızı puantiyelerle kaplı yüzlerce yumuşak, fallik formla doldurdu. Aynalar bu formları tekrar tekrar yansıtarak küçük bir odayı sonsuz görünen bir manzaraya dönüştürdü. Bugün dünyanın dört bir yanında karşılaştığımız "Infinity Mirror Rooms" fikrinin temeli de buraya yatıyor.

  • Ayrıca, Kusama’nın 1960’lardaki pratiği yalnızca galerilerde sergilenen eserlerinden ibaret değildi. Sanatçı performanslar düzenliyor, bedenleri noktalarla kaplıyor, çıplaklık, cinsellik, savaş ve tüketim kültürü üzerinden dönemin toplumsal normlarına meydan okuyordu.

1966 Venedik Bienali'ndeki Narcissus Garden

1966 Venedik Bienali’ndeki Narcissus Garden bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi. Resmî olarak davet edilmemiş olmasına rağmen bienal alanına 1.500 parlak metal küre yerleştirdi. Kürelerin her biri çevresindeki dünyayı ve izleyiciyi yansıtıyor, böylece bireysel benlik yüzlerce kez çoğalıyordu. 

  • Kusama, açılış sırasında küreleri ziyaretçilere tanesi 1.200 liret karşılığında satmaya çalıştı. Yanındaki tabelada ise “Your narcissism for sale” (Narsisizminiz satılıktır) yazıyordu. Bu sanat piyasasının, sanatçının egosunun ve izleyicinin kendisine bakma arzusunun üzerine kurulmuş bir provokasyondu.

Kusama’nın aynı zamanda geliştirdiği self-obliteration (kendini yok etme) fikri de burada önem kazanıyordu. Noktalar, bir nesnenin üzerine yayıldıkça nesnenin sınırları görünmez hâle geliyor, birey bütünden ayrıştırılamaz bir parçaya dönüşüyordu.

1998 tarihli bir röportajında bunu anlatırken “Kendimi aynı puantiye çıkartmalarıyla yok ettim” demişti. Görüşmeci bunun nasıl bir his olduğunu sorduğunda ise cevabı kısaydı: “Harikaydı.” Ardından nedenini açıkladı: 

“Çünkü kendimden gerçekten nefret ediyordum.”

Bu cümle Kusama’nın çalışmalarını yalnızca estetik bir fenomen olarak görmenin neden eksik kaldığını gösteriyor.

Sanatın içinde hayatta kalmak

1970’lerde Kusama Japonya’ya döndü. 1977’den itibaren kendi isteğiyle Tokyo’daki bir psikiyatri hastanesinde yaşamaya başladı; ancak sanat üretimini hiçbir zaman bırakmadı. Yakınlardaki stüdyosunda çalışmayı sürdürdü. Onun hayatını anlatırken ruhsal hastalığını bir ilham kaynağı gibi romantize etmek kolay fakat Kusama’nın kendi sözleri çok daha doğrudan. Sanat, onun için acıyı estetize etmekten önce acının içinden çıkmanın bir yoluydu “Her gün acı, kaygı ve korkuyla mücadele ediyorum” demişti.

“Hastalığımı hafifleten tek yöntemin sanata devam etmek olduğunu keşfettim.”

Başka bir röportajında ise sanatın ölüm düşüncelerini kendisinden uzaklaştırdığını söylemişti. Bu nedenle Kusama’nın üretkenliği yalnızca olağanüstü bir çalışma disiplinin sonucu değildi. Resim yapmak onun için yaşama eyleminin kendisiydi.

2019’da 90 yaşındayken verdiği bir röportajda “Sizin için mükemmel mutluluk nedir?” sorusuna verdiği cevap sadece dört kelimeydi: “İyi bir sanat eseri ortaya koymak.” En büyük korkusu savaş ve insanların ölmesiydi. En büyük aşkı sorulduğunda ise hayatı boyunca yaratmakla meşgul olduğunu ve âşık olmaya zaman bulamadığını söyledi. Sahip olmak istediği yetenek ise sonsuza kadar resim yapabilmekti. Belki de bu yüzden Kusama’nın sanatındaki sonsuzluk fikri hiçbir zaman yalnızca kozmik bir kavram olmadı. Aynı zamanda çok kişisel bir arzuydu.

Balkabağı: Bir sembolün doğuşu

Kusama'nın pratiğinde balkabağının özel bir yeri vardı. Sarı, siyah ve puantiyeli yüzeyiyle balkabağı zamanla sanatçının en tanınabilir imgelerinden birine dönüştü.

1993 Venedik Binali'nde Japonya'yı temsil ettiğinde, 27 yıl önceki gayriresmî Venedik müdahalesinden çok farklı bir konumdaydı. Bu kez ülkesinin resmî temsilcisiydi. Bienalde sergilenen Mirror Room (Pumpkin), sarı ve siyah puantiyeli bir ortamın içine yerleştirilen aynalı bir küpten oluşuyordu. Küpün içindeki balkabakları aynalar sayesinde sonsuza kadar çoğalıyormuş gibi görünüyordu.

Yıllar önce sanat dünyasının kıyısında duran Kusama, artık kendi ülkesini dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden birinde temsil ediyordu. Bu aynı zamanda Kusama'nın kariyerindeki yeniden değerlendirilme döneminin başlangıcıydı. 1980'lerden itibaren çalışmalarına ilgi yeniden yükseldi; 1990'larda ve 2000'lerde retrospektifleri ve müze sergileri arttı. Zamanla "Infinity Mirror Rooms", çağdaş sanatın sembol deneyimlerinden birine dönüştü.

Sanattan popüler kültüre

Kusama'nın küresel bir ikona dönüşmesi, sanat dünyasının sınırlarını da aştı. 2012'de Louis Vuitton ile yaptığı işbirliği, çağdaş sanat ile lüks moda arasındaki ilişkinin en görünür örneklerinden biri hâline geldi. Marc Jacobs'ın öncülüğündeki projede Kusama'nın noktaları, çantalar, kıyafetler, ayakkabılar, aksesuarlar ve mağazalara taşındı. 

  • Jacobs, sanatçının enerjisinin "sonsuz" olduğunu söylemiş ve Kusama'nın eserlerindeki obsesif tekrarın onu etkilediğini belirtmişti. 2023 'te Louis Vuitton ve Kusama yeniden biraraya geldi. Bu kez işbirliği sanatçının noktaları, balkabakları, aynaları ve saykadelik formları üzerinden daha geniş bir evrene yayıldı.

Bu işbirlikleri, Kusama'nın sanatını müzelerden çıkarıp gündelik hayatın içine soktu. Bir zamanlar sanat dünyasının sınırlarında görülen görsel dili, artık bir çantanın üzerinde, bir vitrinde ya da bir sosyal medya gönderisinde dünyanın herhangi bir yerinde karşımıza çıkabiliyordu. Ancak Kusama'nın popülerleşmesi onun sanatını basitleştirmedi. Aksine, sanat tarihinin uzun süre yeterince ciddiye almadığı bir kadın sanatçının kendi görsel dilini küresel ölçekte kurabilmesinin de göstergesiydi.

'Ben de bir noktayım'

Kusama 2019’da kendisini kendinden başka, geçmişten ya da günümüzden hiçbir sanatçıyla özdeşleştiremediğini söylemişti. Bu kendine güven, onun kişiliğinin önemli bir parçasıydı. Aynı röportajda kendisinde hoşlanmadığı hiçbir özellik olmadığını söylemiş, "Kendime tapıyorum" demişti. Ancak bu sözleri yalnızca narsisizm üzerinden okumak da Kusama'nın sanatındaki asıl büyük fikri ıskalamak olur. 

  • Çünkü onun dünyasında benlik aynı anda hem çok önemli hem de çok küçüktür. Bir nokta, tek başına neredeyse hiçbir şeydir. Ancak milyarlarca nokta yan yana geldiğinde bir evren oluşturabilir.

Kusama'nın bütün sanat pratiği bu paradoksun etrafında dönüyordu: Kendini görünür kılmak ve aynı anda kendini yok etmek. Bir sanatçı olarak imzasını dünyanın her yerine bırakmak ama sonunda o imzanın da sonsuz tekrarın içinde kaybolmasına izin vermek. Belki de bugün Kusama'nın ardında bıraktığı en güçlü fikir budur. Onun noktaları yalnızca nokta değildir. Ağları yalnızca ağ değildir. Aynaları yalnızca ayna değildir. Her biri, insanın kendisini evrenin içinde nasıl konumlandırdığına dair bir sorudur.

Son fırça darbesine kadar

Kusama'nın son yıllarında dünya onu artık yalnızca sanat çevrelerinin tanıdığı bir isim olarak görmüyordu. 2017'de Tokyo'da adına bir müze açıldı; eserleri dünyanın en önemli müzelerinde sergilendi ve Infinity Mirror Rooms milyonlarca insan tarafından deneyimlendi. Japonya'nın en yüksek kültürel onurlarından biri olan Order of Culture ile ödüllendirildi. Fakat bütün bu küresel şöhretin ortasında Kusama'nın çalışma biçimi şaşırtıcı ölçüde aynı kaldı. Resim yapmaya devam etti.

Kusama; erkek egemen sanat dünyasında kendi alanını açan, Japonya'dan New York'a giderek kendi çağının avangardını dönüştüren, performans sanatının erken dönemlerinde bedenini politik bir araca dönüştüren, sanat piyasasını eleştiren, kendi ruhsal dünyasının karanlıklarını saklamak yerine onları üretiminin merkezine alan ve sonunda bütün bunları dünyanın en tanınabilir görsel dillerinden birine dönüştüren bir sanatçıydı.

  • Belki de onu anmanın en güzel yolu, sanatçının hayatı boyunca tekrar tekrar yaptığı şeyi yapmaya devam etmek. Bu yazıyı yazarken sık sık karşıma aldığım noktaya bakıyorum ve onun aslında ne kadar büyük bir şey söyleyebileceğini kendime hatırlatıyorum.

Kusama bir zamanlar kendisini evrendeki milyarlarca noktanın yalnızca biri olarak görüyordu. Fakat o tek nokta sonunda kendi etrafında bir evren kurdu. Ve şimdi, evrenin içinde milyonlarca nokta hâla çoğalmaya devam ediyor.

Kusama yok ama sonsuzluk hâlâ onunla birlikte çoğalıyor.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Bartu Bıçak

Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret bölümünde öğrenci. Akademik ilgileri ekonomi, kültür ve toplumsal dönüşümler etrafında şekillenirken; üretim pratiği yazı, fotoğraf ve görsel anlatı üzerinden ilerler. Daha önce kreatif ajanslarda edindiği deneyimler sayesinde, medyaya ve anlatıya farklı bir perspektiften yaklaşıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Melike Bayık

·

02 Kas 2026

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine