Suede konseri öncesi Mat Osman'la sohbet: 'Hiçbir zaman niş bir grup olmak istemedik'

Britpop tarihinin en önemli gruplarından Suede, yeni albümleri "Antidepressants"ın turnesi kapsamında 17 Temmuz akşamı Epifoni ve Zorlu PSM organizasyonuyla Turkcell Sahnesi’nde olacak. Konser öncesinde grubun kurucu üyesi Mat Osman, telefonun diğer ucundan Türk kökenine, son yıllardaki başarılı yazarlık kariyerine ve Suede’i ayakta tutan kimyaya dair sorularımızı yanıtladı.
Suede konseri öncesi Mat Osman'la sohbet: 'Hiçbir zaman niş bir grup olmak istemedik'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Suede, 1990'ların başlarında ilk albümünü yayımladığında Britanya müzik sahnesini de tamamen değiştirdi. Britpop’un ortaya çıkmasını sağlayıp kendilerinden sonra gelen müzisyenlerin ilham kaynağı oldular. Türün neredeyse yok olduğu bir nesil sonra bile hâlâ etkileyici bir müzik yapıyorlar. 2003’te dağılıp 2010’da başarılı bir şekilde geri döndüklerinde de nostaljiye saplanıp kalmadılar.

  • Suede, post punk ruhuna sahip yeni albümleri Antidepressants'ın turnesi kapsamında 17 Temmuz akşamı Epifoni ve Zorlu PSM organizasyonuyla Turkcell Sahnesi’nde olacak.

Grubun kurucu üyelerinden bas gitarist Mat Osman ile telefonda buluşuyorum. Suede’in cool havası Osman’ın ses tonunda da var. Süremiz kısıtlı ve konuşacaklarımız çok. Sanatçı, Türk kökenini, son yıllardaki başarılı yazarlık kariyerini ve Suede’i ayakta tutan kimyayı anlatıyor.

Geçen yıl çıkardığınız Antidepressants albümünü yapmaya nasıl karar verdiniz? Yeni şarkıları seçme süreci nasıldı? 

Bu sefer aslında çok çok farklıydı. 2022’de çıkan albüm Autofiction oldukça canlı ve punk hissiyatı olan bir kayıttı. Bu sefer tamamen farklı bir şey yapmayı planlamıştık. Aslında bir bale gösterisi için müzik besteleyecektik. Ama sonra Autofiction için turneye çıktık ve konserler muhteşem geçti. Kelimenin tam anlamıyla kutlama gibi bir havası vardı. Seyirciyle acayip bir bağ kurduk. O turneden döndüğümüzde “Bunu daha ileri taşıyabiliriz” dedik. Bu gerçekten kasıtlı yapılmış bir şeydi. Sanırım daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştık; özellikle canlı çalmak üzere bir albüm yapmak... Konser alanlarında gerçekten işleyen, yaşayan bir kayıt yaratmak…

Beşimiz aynı odada biraraya geldik ve bizi o fiziksel etkiyle vuran, insanın içine oturan, harekete geçiren şeylerin peşinden gittik. Aslında fikir oldukça basitti; “Eğer bir konsere gitseydim bu şarkıyı orada duymak ister miydim?” Cevap evetse, “Tamam, bunu kaydedelim” dedik.

Öte yandan bu albümün müziği biraz karanlık. Bu şarkılar hayatınızın nasıl bir dönemine denk geliyor?

Aslında bu biraz genel olarak toplumsal vaziyetle ilgili. Demek istediğim, karanlık çünkü hayatlarımızda çatışma, gerilim ve kopukluk var. Modern dünyanın o hissiyatını yansıttık. Hani bir şeylerin çatırdayıp parça parça ayrılması gibi... Ama aynı zamanda müziğin tüm bu şeylerin üstesinden gelme gücüyle de ilgili. Albümün adı da oldukça basit: Antidepressants. Bu şarkılar tedavi edemiyorsa bile, en azından o kopukluk hissini aşmanın bir yolu olması gerektiğini hatırlatıyor.

Canlı müzik de çok değişti. Suede’in ilk yıllarında da sahnede olmayı severdim ama benim için şimdi konserler çok daha önemli. Dinleyicilerimiz için de... Canlı performanslar ve konserler neredeyse kutsal bir alan oldu. Çünkü orada giderek daha nadir hâle gelen bir şeyi deneyimleyebiliyorsun.

Sahnede nasıl bir insana dönüşüyorsunuz? Şu an çok sakin bir ses tonunuz var ama sahnede yaşsız ve yüksek enerjili birisiniz...

Evet, bu zaten canlı performansları sevme nedenlerimizden biri. Bir buçuk saat boyunca, kendimize tabiri caizse vahşi olma izni veriyoruz. Bunu seyircide de görüyorum. Sabah işe gitmiş, çocuklarını okula yetiştirmiş bu insanlara bir bakıyorsun konserde kan ter içindeler ve birbirlerinin omuzlarına çıkmışlar.

Sahnedeki o bir buçuk saati her zaman bir performans olarak da görmedim. Bu numara yapmak ya da rol kesmek gibi bir şey değil. Bu sadece gündelik hayatta yapamayacağın kadar doğal ve ham bir varlık olabilmek için özel bir fırsat. Sahneden indikten beş dakika sonra yine aynı insanım. Sahnedeyken seyirciyle aramızda bu hayatta başka hiçbir yerde yaşayamayacağın türden bir elektrik oluyor. Gerçekten insanın içinde bir şeyi değiştiriyor.

'Birini ağlatmanın iltifat sayılacağı çok fazla meslek yok'

Hiç antidepresan kullandınız mı ya da sizin kişisel antidepresanınız nedir? Mesela sanat, yemek, aile, gülümsemek, sahnede olmak gibi...

Benim için bu her zaman müzik oldu. Mesele sadece üzgünken neşeli bir şarkı açmak değil. Harika bir müzik veya harika bir sanat eseri sadece üzüntüyü alıp başka bir şeye dönüştürebilir. Aslında bütün fikir de bunun etrafında dönüyor. Sanat dediğin şey budur; dünyayı daha katlanılabilir, daha güzel ve yaşanabilir kılma çabası.

The Ghost Theatre kitabınızla ilgili verdiğiniz röportajlarda yaşlandıkça kitapların müzikten daha önemli hâle geldiğini söylüyorsunuz. Müziğin hayatınızda bıraktığı iz mi değişti?

Sanırım müziğe başlarken biraz bencil oluyorsun. Müziği kendin için yapıyorsun. Ve gruptaki diğer dört kişiyi etkilemek için... Daha çok içe dönük bir şey oluyor. Ama bir nokta geliyor, daha fazla insan konserlerine gelmeye başlıyor; yazdığın ve çaldığın şeyler başkalarını etkilemek, onları harekete geçirmek için oluyor. Asıl mesele bu hâline geliyor. Bunu ölçmenin yolu da genelde canlı konserler. Yaş aldıkça müzik aracılığıyla insanlarla gerçekten bağ kurmaya çalışıyorsun.

İlk başladığımızda sanırım ünlü olmak istiyordum; insanların bana hayranlıkla bakmasını da... Ve şimdi, 50 yaşına geldiğimde böyle şeylerin pek bir önemi kalmadı. Artık mesele bir kalabalığa baktığında ağlayan, dans eden ve kahkahalarla gülen insanları görmekle ilgili oluyor. Hayatta insanları bu kadar derinden etkileyebileceğin çok az alan var.

Birkaç gün önce birisi bana, “Son kitabını gerçekten çok beğendim. Beni ağlattı” dedi. Ben de “Çok teşekkür ederim” dedim. Birini ağlatmanın bir iltifat sayılacağı çok fazla meslek yoktur herhalde. Ama mesele tam olarak bu, değil mi? İnsanları harekete geçirmek, onlara dokunmak... İnsanların hayatına gerçekten anlamlı, önemli hissettiren anlar yerleştirmek. Sanırım müziğin benim için değiştiği nokta da bu. Artık daha çok bağ kurma meselesi.

'Britpop diye bir şey artık yok'

Sizce bugün genç müzisyenler için “rock yıldızı” fikri değişti mi? 

Evet, tamamen değişti. Ben büyürken müzisyenler için başarı bambaşka bir şeydi, farklı bir zamandı.

Başarı artık Spotify’daki rakamlardan mı ibaret?

İnsanlar artık sadece Spotify’daki sayılara bakıyor. Bence müzik, gençlerin hayatında eskisi kadar merkezî bir yerde değil. Müzisyenler de gençler için eskisi kadar belirleyici figürler değil. Artık her şeyin çok daha parçalanmış olduğu hissiyatı var.

Suede’in gerçekten çok popüler olmaya başladığı bir an vardı. Hiç kimsenin bizim kim olduğumuzu bilmediği bir durumdan gerçekten çok ama çok hızlı bir şekilde tüm dünyada tanınır hâle geldiğimiz o dönem... Ama bugün bu süreç çok daha bölük pörçük ilerliyor. İnsanlar bir nevi kendi küçük tarzlarına sıkışıp kalıyor. Bu biraz üzücü.

Peki yeni nesil Britpop sanatçıları hakkında ne düşünüyorsun? 

Çok fazla yeni müzik dinliyorum ama Britpop diye bir şey artık yok. (Gülüyor.) Turnelerde bizimle çalacak genç grupları bulmak için gerçekten çok çaba harcıyoruz. Edinburgh’dan Swim School adında bir grup var; bizimle çaldılar ve çok iyilerdi. Richard (Oakes), Bloodworm grubunu bir pub’da keşfetti. Bizimle 30 günlük bir turne yaptılar ve onlar da harikaydı. Mesela English Teacher’ı da gerçekten çok seviyorum. Şu anda Britanya’da yükselen sahne çok ilginç bir dengede. Oldukça karanlık ve biraz sürreal bir müzik dalgası var. Gerçekten güçlü bir sahne.

'Hiçbir zaman niş bir grup olmak istemedik' 

Suede’i birarada tutan o kimyayı nasıl tanımlarsın?

Bence işin sırrı egoyu tamamen bir kenara bırakabilmek. Farklı kişiliklere ve farklı özelliklere sahip beş kişiyiz. Ama asıl garip olan, bizim neyin Suede olduğunu ve neyin Suede olmadığını bilmemiz. Çoğu zaman bir şey yazıyoruz, çok iyi oluyor, hepimiz beğeniyoruz ama sonra bir anda şöyle diyoruz; “Evet güzel oldu ama bu Suede değil.”  Tuhaf bir şekilde mesele bizim bireysel kişiliklerimiz değil. Mesele Suede’in kendi kişiliği. Sanki o bir karakter gibi ve o karar veriyor. Biz de onun peşinden gidiyoruz.

Suede, Britanya müzik sahnesinde nasıl bir miras ya da nasıl bir iz bıraktı?

Geri getirdiğimiz şeylerden biri, o dönem eksik olduğunu düşündüğüm bir tür hırs ve iddia duygusuydu. Ben büyürken hem inanılmaz cool hem de bir numara olan gruplar vardı. Hem popüler hem de sanatsal olarak güçlüydüler. Mesela The Jam, Blondie, Kate Bush, David Bowie... Her zaman onlardan biri olmak istedik. Hiçbir zaman niş bir grup olmak istemedik. Her zaman arabaların radyolarında çalan albümler yapmak istedik. Aynı zamanda bunların kayda değer, bir anlamı olan sözlere sahip işler olabileceğini de göstermekti amacımız. Bu yüzden bıraktığımız miras daha çok bir iddia, bir cesaret duygusu. Ve bizden sonra gelen gruplara baktığımda, onlara bir yol açtığımızı düşünüyorum. Müzikal anlamda değil belki ama duruş olarak.

'Müzikten para kazanmanın artık bir yolu yok'

The Ruins kitabınızı okumuştum. Orada Suede dağıldıktan sonra altı yıl boyunca işsiz kalan bir müzisyen olarak geçirdiğiniz sizin tabirinizle başarısız bir dönemi anlatıyorsunuz. Peki şu an başarı sizin için ne ifade ediyor? 

Bu çift yönlü bir şey. Birincisi, az önce bahsettiğim insanları etkileme meselesi. Birinin hayatını biraz daha iyi hâle getirmek. Dünyayı değiştirmekten bahsetmiyorum, sadece insanlara bir şeyler hissettirmekten bahsediyorum. Ama müzisyen olmanın bir diğer tarafı da bunu her gün yapabiliyor olmak ve başka bir iş yapmak zorunda kalmamak.

Hem müzik yapabiliyor hem de kitap yazabiliyor olma hâline bayılıyorum. Bunları yapabilmek için de bir barda çalışmak zorunda değilim. Bizimle turneye çıkan genç grupların neredeyse hepsinin gündüz çalıştıkları başka işleri de var. Çünkü müzikten para kazanmanın bir yolu yok. Biz başladığımızda, bir plak anlaşman varsa tam zamanlı müzisyendin. Çok paramız yoktu belki ama aç kalmayacaktık. Ama genel olarak olmak istediğimiz hem büyülü hem de popüler bir grup olmaktı.

Bence Suede her zaman cool bir tavra sahipti ve hiçbir zaman nostaljiye hapsolmuş bir grup olmak istemedi...

Evet, nostaljiye karşı gerçekten çok mücadele etmen gerekiyor. Çünkü çok kolay bir şekilde kendini bırakıp geçmişe yaslanabilirsin. Biz ise buna karşı çok bilinçli bir şekilde savaşıyoruz. Sinik olmamak, tembel olmamak... Her albüme sanki ilk albümümüzmüş gibi yaklaşıyoruz. Hâlâ bir şeyleri geliştirmek, insanlara ulaşmak için mücadele ediyoruz. 

'Kürk Mantolu Madonna' kitabı bana başka bir Türkiye gösterdi'

Şu an konuştuğunuz her Türk gazetecinin size ailenizin o Osmanlı geçmişini soracağını biliyorum. Ailenizin köklerini araştırmaktan bahsetmiştiniz, bunu başarabildiniz mi?
Geçmişin detaylarını hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Hiçbir resmî kayıt bulamıyoruz. Gerçekten çok tuhaf. Erkek kardeşim de araştırmayı denedi. Kesin olarak bildiğimiz tek şey ailemin Hampshirelı olduğu. Geçmişte orada nesiller boyunca yaşayan oldukça büyük bir Türk ve Romen topluluğu varmış. Kömür üretiyorlarmış, mangal kömürü yapıyorlarmış.

Orada birçok “Osman” soyadlı insan varmış ama kayıtlar birkaç nesilden sonra kayboluyor. Ben kendi kafamda Osmanlı İmparatorluğu ailesinden geldiğime inanıyorum ama çok derine inmiyorum ya doğru çıkmazsa diye. (Gülüyor.)

İstanbul’da güzel zamanlar geçirdiniz mi?

Muhteşem. Gerçekten inanılmaz bir şehir. Grupla birkaç kez geldim, bireysel olarak da birkaç kez geldim. Bazı şehirlerin bir “şeyi” vardır ya... O enerji, o yoğunluk... Londra’da var, New York’ta var, İstanbul’da da var. Herkesin bir şey yaptığı, herkesin hareket hâlinde olduğu bir yer. “Devam etmeliyiz, üretmeliyiz” duygusu... Ben bu şehirler arasında bir akrabalık hissediyorum. Ve İstanbul’a geri dönmeyi gerçekten dört gözle bekliyorum. İstanbul’da hiç kötü bir deneyimim olmadı.

Hiç Türk yazarların kitap okudunuz mu?

Sanırım çok fazla değil. Çoğu İngiliz gibi ben de okuma konusunda biraz tembelim. Ama yaklaşık bir ay önce bir Türk yazarın kitabını bitirdim. Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna'sı. Gerçekten harika bir kitap. Türkiye hakkında hiç bilmediğim bambaşka bir yön gösterdi bana. Çok büyüleyiciydi. Kitabın başındaki önsözde yazarın hayatından bahsediyorlardı. Kulağa çok üzücü geliyordu.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Eda Solmaz

Müzik yazarı

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine

M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Soner Can

·

04 Kas 2026

Aristo'nun 'Altın Orta'sından Z kuşağının isyankarlığına: Enes Özel'le 'Normal' üzerine
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

Aslı Ildır

·

03 Kas 2026

Gözünü bile kırpmadan: 'You Can See Everything'in aynalı labirenti
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

Emre Eminoğlu

·

02 Kas 2026

Altın Portakal'ın ardından: Türkiye sineması nereye gidiyor?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

Ömer Şentürk

·

02 Kas 2026

Norm: The Tale of Norm Macdonald: Şakanın sonunu beklerken
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.

Melike Bayık

·

02 Kas 2026

Sinopale’nin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla bienalin kentte yarattığı değişim üzerine