Tek mekanda 8 sekans: Kıvanç Sezer’le 8x8 üzerine

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Babamın Kanatları (2016) ve Küçük Şeyler (2019) filmleriyle tanıdığım Kıvanç Sezer’in bir sonraki filmini merakla bekliyordum. Geçen yılki Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde kavuşacağımızı düşündüğüm filmle buluşmamız, ne yazık ki sansür krizi nedeniyle aylarca ötelendi. 8x8’i ilk kez nisanda, İstanbul Film Festivali’nde izledim. Beklediğimden çok daha minimal bir film çıkmıştı karşıma. İkisi çatlakları ve çalkantıları fazlaca bir ilişkide olan üç karaktere sahip film, tek mekanda geçiyor ve üç karakteri arasındaki güç dengeleri ve hesaplaşmalar üzerinden ilerliyordu. Ece Yüksel, Halil Babür ve Alican Yücesoy’un canlandırdığı karakterlerin diyalogları eminim sana da geçmiş romantik ilişkilerini sorgulatacak, insan ilişkilerine yaklaşımını gözden geçirtecek güçte.
8x8’in gösterime girmesini fırsat bilerek, Kıvanç Sezer’le buluştuk ve toksik ilişkiler, güç dengeleri ve filmin yapım süreci hakkında konuştuk.

Cihangir merdivenlerinde 8x8 sohbeti | Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Birkaç yıl önce, Babamın Kanatları ve Küçük Şeyler’in bir üçleme olacağını okumuştum. Bu yüzden aslında, beklediğim bir sonraki filmin bu üçlemenin son filmiydi. O proje ne oldu, rafa mı kalktı; ne oldu da araya 8x8 girdi?
Aslında bu sorunun biraz uzun ve fazla teknik bir cevabı var. Malum, bizim bağımsız sinemamızda bakanlık destekleri önemli bir durum. O filmle bakanlık desteğine başvuracaktım fakat orada bürokratik bir engelle karşılaştık. Kısaca başka bir film çekip, onun üzerine bir eser işletme belgesi alıp, daha sonra projemle başvurabileceğimi söylediler bana. Birazcık bu durum, biraz pandemide sıkışıp kalma halleri, biraz da uzun bekleme süreleri… Hepsi bende böyle bir araya geldi ve “Bir saniye, ben film çekmek istiyorum” dedim. Oturdum, bir fikir geliştirdim. Küçük bir ekiple, kısa sürede çekilebilecek bir hikaye, kısa bir sinopsis yazdım. Sonra oyuculara gittim, “Bir fikrim var, senaryom yok, param da yok. Var mısınız?” dedim. Üçü de “varız” dediler ve böylece kervanı düzmeye başladık. Senaryoyu yazdım, oyuncularla çalıştık, mekanı bulduk ve filmi çektik.
Zaten bana düşük bütçeli bağımsız yapım kontrol listesi gibi geldi filmi. Tek mekanda, tek bir günde geçiyor, sadece üç oyuncu var…
Aslında bir ara dördüncü bir karakter de yazmıştım ama sonra onu çıkarttım. Birazcık antik metinlere dayanan, üç rakamının üzerinde bir şeyler olmasıyla ilgili. O yüzden üç karakter olmuş oldu.

Ece Yüksel ve Halil Babür, 8x8 | Kaynak: İKSV
Ece’yle Halil’in uyumunu oldukça beğendim. Aralarındaki ilişki inandırıcı geldi bana. Onların bir şekilde uzunca bir ilişkide olduğuna ve kopmak üzere olduklarına inandım. İkisi daha önceden tanışıyorlar mıydı, nasıl bir hazırlık yaptılar?
Set öncesinde yoğun bir prova sürecimiz oldu. Ece, Halil ve Alican’ın da dahil olduğu, birkaç taslak senaryodan sonra birlikte çalıştığımız bir süreç oldu. Halil’in yazarlık geçmişi de var, tiyatro oyunları var. Biraz Halil’le, biraz Ece’yle biraz Alican’la paslaşarak yavaş yavaş oyuncuların karakterleri giymesini sağladık. Bazı noktalarda da karakterler oyuncuları giydi. İkisinin uyumu içinse şunu diyebilirim, kendi aralarında iyi bir diyalogları oluştu. Daha önce birlikte çalıştıkları bir iş yoktu. İkisi de çok iyi oyuncular ve bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamadık.
Film tek günde geçiyor ama çekimler ne kadar sürdü?
Çekimler dokuz gün sürdü, bir günde de tekne çekimlerini yaptık. Filmi Riva’da çektik, o evde çok uzun zaman geçirdik. Tekne çekimlerini de Heybeliada açıklarında yaptık. On günde tamamlamış olduk. Öyle bir setti ki… Sette makyajcı yoktu mesela. Normalde her sette saç ve makyaj için en az bir kişi olur. Dolayısıyla oyuncular kendi devamlılıklarını da, saç ve makyaj devamlılığını da kendileri tuttular. Birkaç durumda özellikle Ece’nin buna sinir olduğu durumlar oldu ama bu işin zorlu yanı da buydu yani. Karavan yok, bir şey yok. Tek mekanımız var, film tek günde geçiyor ve böyle bir hikâyeyi böyle koşullarda anlatacağız. Zorlaştırıcı tarafları oldu ama bence iyi tarafları da oldu.

Kıvanç Sezer | Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Fener balığı simgesinin filmin çok başlarında gelmesi benim Sarp karakteriyle ilişkimi çok değiştirdi. Eğer o simgeyi orada almamış olsaydım, fener balığının hikayesini daha sonlara doğru öğrenseydim şöyle bir şüpheye düşecektim: Bu çocuk çok mu zeki? Her şeyi planlayarak, kafasını bir villain gibi çalıştırarak mı bu ilişkiyi korumaya çalışıyor? Yoksa ne yaptığını gerçekten bilmeden, sadece aklına gelen ilk şeyi yaparak mı hareket ediyor? Sarp, ben o simgeyi aldıktan sonra kafamda ezik bir karaktere dönüştü; baştan o şüphe kalkmış oldu benim için. Fener balığı simgesini filmi yazarken mi senaryoya dahil ettin yoksa filmi bir anlamda bu simge üstüne mi inşa ettin?
Fener balığı simgesi Sarp dışında Can ile de ilişkili. Can, filmin açılışında balık tutarken bir fener balığı yakalıyor. Fener balığının o ilginç, biyolojik, kadın-erkek ilişkisine referansları olan hikayesi dışında bir özelliği daha var. Büyükçe bir balık bu, kolay tutulmayacak bir balık. Can’ın kolay tutulmayacak bir balığı tuttuğunda hiçbir şey hissetmiyor olması o karakteri kırılganlaştırıyor ve filmde bunun etkilerini de görüyoruz.
Sarp ise benim için biraz zorlayıcı, sinirleri zorlayan bir karakter. Toksik etkilerini zaman içerisinde manipülasyona dönüştürmüş ama yer yer de bunu yapmak için haklı sebepleri olan bir adam. Kendi açısından baktığımızda, sevgilisini bırakmak istemiyor çünkü ilişkide mutlu olduğuna inanıyor. Bir taraftan modern olmakla modern görünmek farklı şeyler, gerçekten hissettiği şeyleri biraz da yırtıcı bir hayvan gibi açığa çıkarıyor. Kıskanç birisi olmak ile çelişkileriyle yaşayan bir karakter olmak üzere iki tarafı var. Bazı izleyicinin çok seveceği ve çok hak vereceği bir karakterken, bazı izleyicinin nefret edeceği ve “hayır böyle birini görmek istemiyorum” diyeceği bir karakter bence. Bu da bir taraftan eğlenceli bir şey.
Bende daha çok şöyle oldu: “Benim de böyle olduğum zamanlar oldu, ne kadar korkunçmuşum” dedim.
Biz senaryoyu yazarken, bir karakteri kötü olarak yaftalayıp da onu köşeleri daha sivri bir şekilde çizmektense, karakterin öyle davranmasının arkasındaki motivasyonları anlamaya çalıştık. Onun kendini nasıl gördüğünü düşündük çünkü Sarp kendi açısından haklı, hatta filmin ilerleyen yerlerinde aslında gerçekten haklı olduğu noktalar var: “Bu adam hâlâ ne yapıyor burada?” gibi serzenişlerinde gerçekten haklı örneğin.

8x8 | Kaynak: İKSV
Bir de filmin adından başlayarak satrançla ilgili bir simgesellik durumu var. Ben satranç oynamayan, satrançtan çok anlamayan biri olarak satranç oynanan sahneleri daha çok güç dengeleri üzerinden okudum. Ama orada spesifik hamleler üzerinden kurulmuş bir simgesellik, detaylarda dikkat etmemiz gereken şeyler de var mı?
Yok. Satranç benim de son yıllarda hayatıma giren ve çok derin anlamlar bulduğum bir oyun. Genel izleyici için yapılmış bir film bu, dolayısıyla satranç bilmek ya da bilmemek detaylarda bir şey kaybettirmiyor. Orada dediğin gibi güç dengeleri önemli. Orada aynı zamanda bir oyun var; bir hamle yaparken karşıdakinin hamlesini öngörerek hamle yapmanı gerektiren bir oyun - ilişkilerdeki gibi. İnsan, olduğu, çıplak haliyle bir ilişkinin içinde var olamayabiliyor ve bazen ilişkiler bir satranç oyununa dönüyor. Bu ilk önceleri insanları mutlu eden bir şey bir yanıyla.
Filmin ismiyle, 8x8 ile ilgili şunu da söylemeliyim: Satranç tahtasına olan referansı dışında, ben bu filmi yazarken, her biri 8 sahneden oluşan 8 sekans olarak yazdım. Böyle daha spesifik bir yere de oturuyor ama bu seyircinin dikkat edebileceği bir şey değil. Bir şekilde bir şey söylemeyen, nötr bir başlığı olsun istedim bu filmin. Herhangi bir şeyi ele vermeyen…

Kıvanç Sezer | Fotoğraf: Deniz Sabuncu
Son olarak, filmin değindiği “birini sevmek ve ona iyi gelmek aynı şeyler değil” gibi bir nokta var. Sen hâlâ film çekmeye devam ettiğine göre sinemayı seviyorsun bence. Peki sinema sana iyi geliyor mu?
Sinema bana çok iyi geliyor. Sinema yaptığım, yapabildiğim için kendimi şanslı sayıyorum. O yüzden iyi geliyor ve umuyorum ki benim filmlerim de insanlara bir açıdan iyi gelir, bir şekilde değer, dokunur.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
Kıvanç Sezer ile yeni filmi 8x8 hakkında bir söyleşi; merakla beklenen, Neon etiketli korku filmi "Longlegs" hakkında bir inceleme.
06 Eyl 2024

YAZARLAR

Emre Eminoğlu
Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ölüm’ün hikayesi, İzmir’den The Strokes’un ön grubu olarak çıktıkları Red Rocks sahnesine uzanıyor. Türkçe sözlü saykodelik rock grubu Ölüm’ün arkasındaki isim olan Aykut Özen; Los Angeles’taki hayatını, 70’lerin parlatılmamış çiğ ruhunu ve ABD müzik sahnesinde ses getiren kırılma anlarını anlatıyor.

İlki 2018’de düzenlenen Bergama Tiyatro Festivali bu sene 7-8-9 Ağustos’ta yapılacak. Peki kendi kaderine terk edilmiş bir Ege kasabası nasıl tiyatroya, kolektif emeğe, yeni ihtimallere ve yerelden yükselen umudun ta kendisine dönüştü?

"İşe Yarar Bir Hayalet", daha ilk dakikalarında bütün derdini anlatıyor. Bir sanat merkezinde, Tayland toplumunun kolektif belleğini temsil eden bir rölyefin yapımını izliyoruz. Keşiş, asker, işçi, köylü, öğrenci, atlet, çocuk, keçi... Bir toplumun hafızasını oluşturan figürler tek bir yüzeyde buluşuyor. "İşe Yarar Bir Hayalet"te kabul görmenin ölçüsü kim olduğunuz değil, kimin işine yaradığınız. Filmin adındaki ironi de tam burada yatıyor.

Spider-Man’in radyoaktif örümcek ısırığından gizli kimliğine, kayıplarından kendini kabullenme mücadelesine uzanan hikayesi, farklı hisseden herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği bir büyüme anlatısı aynı zamanda. "Brand New Day" ise Peter Parker’ın yetişkinlikte de değişmeye, bedel ödemeye ve şu soruyla yüzleşmeye devam ettiğini gösteriyor: İnsanlar gerçek benliğiyle tanışsalar onu yine de severler miydi?

'Çizgili Pijamalı Çocuk'un yazarı John Boyne, dört kitaplık "Elementler" serisinde insan ruhunun karanlık ve fırtınalı topografyasını çıkarıyor. Boyne, her biri bir solukta okunabilecek serisinde, dijital çağın üzerimize yağdırdığı sosyal virüslerin cirit attığı ortamda travmalara ve insanlığın kurtuluş reçetelerine değiniyor. Her romanda "suç"u farklı bir yönüyle ele alıyor, birbiriyle iç içe geçmiş metinleri birbirinden özgür kılarken bir yandan da her birini ötekine sımsıkı bağlıyor.




