The New Yorker: Yüz yıllık bir yayıncılık mucizesi

İkonik bir font, bir dizi Pulitzer ödülü, gazetecilik tarihini değiştiren makaleler ve çalışan herkesin işine delicesine tutkun olduğu bir dergi: The New Yorker. Şubat 2025’te 100. yaşını kutlayan The New Yorker, kutlamalar kapsamında Oscar ödüllü yönetmen Marshall Curry'ye "mabedinin" kapılarını açtı, bizi haber odalarına ve toplantılarına davet etti.
The New Yorker: Yüz yıllık bir yayıncılık mucizesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

ABD'nin en ünlü haftalık dergisi The New Yorker, tam 100 yıldır eleştiri, yorum, haber, analiz, şiir, deneme, öykü ve karikatürleriyle okurlarıyla buluşuyor. Bu dijital krizler çağında kendi standartlarından ödün vermeden tam 100 yıldır dergi çıkarmak, Türkiye’de gazetecilik yapmaya çalışanlara "hayal" satıyor desem abartmış olmam sanırım. Tabii çokça sorgulama eşliğinde...

Şubat 2025’te 100. yaşını kutlayan The New Yorker, kutlamalar kapsamında Oscar ödüllü yönetmen Marshall Curry'ye "mabedinin" kapılarını açtı, biz izleyenleri de haber odalarına ve toplantılarına davet etti. Editörler, yazarlar, redaktörler, teyitçiler, çizerlerin yanı sıra dergide çalışan ve talep eden herkesin davet edilip fikirlerini sunabildiği toplantılar ve titiz bir çalışmanın sonucunda yayımlanıyor her hafta dergi.

'The New Yorker'da yazmak mı Akademi Ödülü mü?

Netflix’te yayımlanan The New Yorker’ın 100 Yılı isimli, 96 dakikalık belgeselde anlatıcı koltuğunda Oscar ödüllü Julianne Moore oturuyor. Filmde, bir yandan yıldönümü sayısının hazırlıklarını izliyor, bir yandan da doğrusal olmayan bir zamansal kurguyla yayının geçmişine gidiyoruz. 

Belgesel boyunca yayın emekçilerinin yanı sıra tanıdık simaları da görüyoruz. Oyuncular Jesse Eisenberg, Sarah Jessica Parker, Molly Ringwald ve yazar Ngozi Adichie de bu isimlerden. Her biri The New Yorker’a yazma deneyimlerini anlatıyor, isimlerini dergide görmenin ayrıcalıklı bir statü kazandırdığını söylüyor. 

Öyle ki Eisenberg, “Hasta mıyım, ölecek miyim; bu bir dilek hakkı mı diye düşündüm” sözleriyle anlatıyor dergide yayımlanan ilk yazısının getirdiği şaşkınlığı ve coşkuyu. Molly Ringwald ise–hiç Akademi Ödülü kazanmadığını da hatırlatarak—ismini The New Yorker’da görmenin, bu ödülden bile daha önemli olduğunu anlatıyor.

Film, sanat editörü Françoise Mouly’nin derginin yüzüncü yıl sayısının kapağına ne yapacağına karar verme süreci, savaş muhabiri Jon Lee Anderson’la Suriye’deki bir hapishanedeki araştırması, derginin ikonikleşen profil bölümünün yazarı Rachel Syme’la Carol Burnett röportajı ve araştırmacı gazeteci Ronan Farrow’la habercilik üzerine yapılan konuşmalarla devam ediyor.

'The New Yorker': Bir yayıncılık mucizesi

Tabii sık sık The New Yorker’ın genel yayın yönetmeni, Pulitzer ödüllü gazeteci David Remnick’i takip ediyoruz. Kendisi The New Yorker’ı bir "mucize" olarak tanımlıyor ve dergi için istediği iki şey olduğunu söylüyor:

"Mükemmel ve insancıl olması."

  • Peki her şeyin ekrandan kaydırıldığı, büyük medya kurumlarının sosyal medya platformlarıyla mücadele ettiği, Türkiye gibi ülkelerde ise ekonomik krizlerin yanı sıra gazeteciler üzerinde sallanan yargı sopasının da gölgesinde yoluna devam eden bu medya ekosisteminde The New Yorker, nasıl 100 yıldır hayatta kalmayı başardı?

Bu soruya tek bir cevap vermek mümkün değil. Ancak The New Yorker, ilk günden beri yaptığı şeyi yapmaya devam etmiş. Yani kendi kalitesinden ödün vermeme konusunda ısrarcı olmuş. Bu kimi zamanlarda dergiyi değişime muhtaç hâle getirse de derginin bugüne gelmesindeki en önemli etkenlerden birinin bu olduğunu anlıyoruz film boyunca. Filmin yönetmeni de derginin başarısını şu sözlerle anlatıyor:

 “'The New Yorker', Twitter ile rekabet etmeye çalışmıyor. TikTok ve piyasada sürekli üretilen yapay zeka ürünleriyle de rekabet etmeye çalışmıyor. Bunun onların rakibi olmadığını biliyorlar. Kendi bildiklerini yapacaklar. Ve her yerde satılan milyarlarca McDonald's hamburgeri üretmeye çalışmıyorlar. Özenle seçilmiş, özenle baharatlandırılmış, suşiye önem veren insanların para ödeyeceği ve yapımına harcanan enerjiyi ve emeği takdir edeceği el yapımı suşi üretmeye çalışıyorlar.”

Düzen değiştiren Hiroşima sayısı

Amerika ve dünya kültürüne nüfuz eden birçok haber ilk olarak The New Yorker'dan doğdu diyebiliriz. Örneğin “Hiroşima” sayısı. Takvimler 1945’i gösteriyor, Dünya Savaşı sırasında ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları tüm dünya tarihini değiştiriyor, binlerce insanın ölmesine neden oluyor. Hiroşima'nın bombalanmasından sonra ABD hükümeti, Japon sivillerin acı çektiğini gösteren herhangi bir fotoğrafın yayımlanmasını yasaklıyor. Hâliyle Amerikalıların, Hiroşima’da yaşanan felaketten tam anlamıyla haberleri yok.

Tam o sırada devreye John Hersey giriyor. Kente giderek, insanlarla röportaj yapıyor ve daha sonra kitap olarak yayımlanan hikayeler kaleme alıyor. Dergi, bir sayısının tamamını Hersey'nin birbirinden farklı insanlarla görüştüğü bu uzun ama bir o kadar önemli hikayelere ayırıyor. Yazı, gerçeklere dayanmasına ve gazetecilik kurallarına uygun olmasına rağmen, kurgusal bir üsluba sahip. Bu sıra dışı üslup da okurları etkiliyor. 

  • İşte bu hikaye, The New Yorker’ı "kendini beğenmiş entellerin, burnu havada" yayını olmaktan çıkarıp bir mizah dergisinden çok daha fazlası olmasının ilk adımı oluyor. Bu makaleyle birlikte dergi, ciddi gazetecilik mecraları arasına adını yazdırıyor. Üstelik nükleer savaş ve atom bombası konularında dünyanın gidişatını da etkiliyor.

Dergide yayımlanan “Sessiz Bahar” isimli makalesiyle dünyada çevre hareketini başlatan Rachel Louise Carson da The New Yorker’ın köşe taşlarından biri. Ayrıca ırksal adalet mücadelesinin sembol isimlerinden James Baldwin’in kitabını oluşturan erken dönem yazıları da The New Yorker’ın oyun kurucu ve değiştirici olduğunu gösteren örnekler arasında.

'Gerçekten çay mı içtiniz yoksa kahve mi?'

Kimileri bazı gazetecilerin korkusuz olduğunu söyler, kimileri süper kahraman pelerini atıverir hemen üzerlerine. Oysa bizim buralarda nadiren gördüğümüz örnekler de The New Yorker’da gördüklerimiz de tek bir şeye işaret ediyor. Gazeteciler ve yayınlar, sırtlarını yalnızca gerçeğe yasladıklarında korkusuz olur. The New Yorker’ın “olayı” da tam olarak bu.

The New Yorker’a bir aşk mektubu niteliğindeki bu belgesel, elbette gazeteciliğe dair çok şey söylüyor. Ve pek tabii The New Yorker da "günahsız" değil. Tarihinde yalnızca bir kadın yayın yönetmeninin olması, siyahlara yönelik ırkçı karikatürlerin yayımlanması da dergi tarihinin parçası. Ancak bugün hâlâ aynı güçle ayakta durmasının en önemli nedeni, okurlarının fikirlerini değiştirip dönüştüren bu derginin, kendisini de değiştirip dönüştürebilmiş olması. 

Örneğin derginin bilgi-haber teyit departmanının kurulmasına vesile olan Truman Capote olayı var. Capote, 25 Eylül 1965 tarihli sayıdan başlayarak yayımlanan dört bölümlük bir seri kaleme aldı. Kansas’ta işlenen bir cinayeti konu alan yazı,  yayımlandığı dönemde özellikle Kansas'ta anında büyük bir sansasyon yarattı ve The New Yorker'ın ilk kopyaları çok kısa süre içinde tükendi.  Sonrasında bu yazılar bir kitap bile oldu. Ancak dönemin eleştirmenleri ve gazeteciler seriyi gerçek ile kurgunun iç içe geçmesi nedeniyle eleştirdi. Derginin o dönemki genel yayın yönetmeni de bazı şüphelerini dile getirse bile yazarın arkasında durup yazıyı yayımladı. Yıllar sonra Capote yazının sonunun kurgu olduğunu itiraf etti.

Ve bu da sektörün en titiz teyit departmanının kurulmasına vesile oldu. 29 kişiden oluşan bu ekip, "Bitmesindense mükemmel olsun" misyonuyla tam anlamıyla dedektifler gibi çalışıyor. Yalnızca isimler ve olaylar üzerine değil, okurların yerine geçerek dergide yayımlanan her şeyin bağlamını da teftiş ediyor. “Çay içmeye davet etmişsiniz; çay mı kahve miydi?” sorusundan, bir karikatürdeki gölgenin nereye düşeceğinin hesaplanmasına kadar… (Bu sahneleri izlemek bir dezenformasyon üretim fabrikasını andıran güzide Türkiye medyasının kulaklarını sık sık çınlatmamıza vesile oluyor.)

'The New Yorker'ın lezzetli suşilerine 100 yıl sonra da ihtiyacımız olacak

Ve böylece film boyunca The New Yorker’ın bugün neden bu konumda olduğunu görüyor, bir sayının nasıl çıktığına şahit oluyor, basın özgürlüğü endeksinde dünyadaki 180 ülke arasında 159. sıraya gerileyen Türkiye’de gazetecilik yapmaya çalışan gazeteciler olarak çokça da "başka türlü bir gazetecilik mümkün" hayıflanması yaşıyoruz.

"Okurlarımız bize güveniyor, iyi araştırılmış önemli bir haberi bizden okuyacaklarını biliyorlar" özgüveniyle yayın hayatına devam ediyor dergi. Elbette böylesine güçlü bir prestije, sadık abone kitlesine rağmen onlar da dijital çağda ayakta durmanın zorluklarından mustaripler. Bir 100 yıl daha görürler mi? Tüm kalbimle umarım, zira onların yaptıkları lezzetli suşilere her zaman ihtiyacımız olacak.

Bir itirafla bitireyim. Tüm bunları görmek bir tutam kıskançlık ve “Biz neredeyiz, siz neredesiniz” sorusunu da beraberinde getirdi; yaptığımız işleri ve zorunda bırakıldığımız medya düzenini tekrar sorgulattı. Hemen arkasından da şu his geldi: Türkiye’de gazetecilik yapmanın her şeye rağmen mümkün olduğunu her gün hatırlatan gazeteciler var. Aynı denizde, farklı kıyılarda ve farklı stillerde yüzsek de onların varlığı suyu daha güvenilir kılıyor, dalgaların yıkıcı etkisini azaltıyor. 

Bu şekilde bir gazetecilik bizim için mümkün olacak mı, açıkçası tünelin bırakın ucu, birkaç metre ötesi bile görünmüyor. Fakat günün sonunda kalbimden tek bir şey geçiyor: Gazetecilik, yapabildiğin zaman dünyanın en güzel işi. Yapabilme mücadelesi ve ısrarı ise bambaşka bir haz.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Ilgaz Gökırmaklı

Kültür-sanat editörü.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Ötekilerin Arkeolojisi: İsmail Gezgin ile kadim çağlardan bugüne zamanın labirentlerinde

Yazar, akademisyen ve arkeolog İsmail Gezgin ile belli başlı kitaplarının ışığında kadim zamanları, yakın geçmişi ve bugünü konuştuk. Sıra kitabı "Ötekilerin Arkeolojisi"ni irdelemeye gelince, İsmail Gezgin "Yoksulluk bir uygarlık icadıdır" diyor ve "modern zamanlar"ı yargılayıp mahkum ediyor.

Soner Can

·

24 Tem 2026

Ötekilerin Arkeolojisi: İsmail Gezgin ile kadim çağlardan bugüne zamanın labirentlerinde
DuendeDuende

HİKAYE

Yıldız Tozu | Isabelle Huppert'in düşünce laboratuvarı

Oynadığı filmlerin türleri değişir, çalıştığı yönetmenler değişir, sinemasal anlayışlar değişir; lakin “Isabelle Huppert sineması” hep aynı sorunun etrafında döner: İnsan, kendi arzusu, iktidarı, korkusu ve özgürlüğüyle baş başa kaldığında kim olur? Bu yüzden onun filmografisi, son yarım yüzyılın ahlak, arzu, güç, sınıf ve özgürlük üzerine kurulmuş, muazzam bir sinemasal düşünce laboratuvarıdır.

Mehmet Sindel

·

24 Tem 2026

Yıldız Tozu | Isabelle Huppert'in düşünce laboratuvarı
DuendeDuende

HİKAYE

The Odyssey: Dönecek ev yok

Christopher Nolan uzun süredir merakla beklenen Odysseia uyarlaması "The Odyssey"de hikayeyi sözcüklerden ziyade aksiyonla anlatıyor. Dolayısıyla kitapta çok daha kurnaz, kibirli ve hatta yer yer zalim bir karakter olan Odysseus, filmde içsel çatışma ve çelişkiden yoksun bir kahramana dönüşüyor.

Aslı Ildır

·

22 Tem 2026

The Odyssey: Dönecek ev yok
DuendeDuende

HİKAYE

Esir alınan yaratıcılık: Müzisyenler sosyal medyada görünür olmak zorunda mı?

Günümüzde bir müzisyen aynı anda içerik üreticisi, pazarlama ve sosyal medya uzmanı da olmak zorundaymış gibi davranılıyor. James Blake, müzisyenlerin şarkılarını duyurmak için görünür olma çabasıyla ilgili sesini yükseltti ve Türkiye'den Ceylan Ertem ve Jehan Barbur gibi isimler de onu destekledi. Peki sanatçılar, sosyal medyada yeterince görünür değillerse yok mu sayılıyorlar?

Eda Solmaz

·

20 Tem 2026

Esir alınan yaratıcılık: Müzisyenler sosyal medyada görünür olmak zorunda mı?
DuendeDuende

HİKAYE

2026 sinemasında yolun yarısı: Yıl sonunda hangi filmleri hatırlayacağız?

Beyazperdede yılın ilk yarısına Phil Lord ve Christopher Miller imzalı "Project Hail Mary" ve korku sinemasının yükselişi damga vurdu. 2026'nın ilk altı ayını geride bırakırken gişede ve festivallerde öne çıkan filmleri ve bazı keşifleri yeniden hatırlıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

17 Tem 2026

2026 sinemasında yolun yarısı: Yıl sonunda hangi filmleri hatırlayacağız?