Yazarından okuruna içten bir mektup: Virginia Evans'tan 'Muhabbet'

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
“Düşünün bir… İnsanın başkalarına gönderdiği mektuplar, karşılığında aldığı cevaplar, muhteşem bir yapbozun parçaları gibi, hatta daha iyi bir benzetmeyle uzun bir zincirin halkaları gibidir. Bu halkalar hiçbir zaman biraraya getirilmese bile, ki kesinlikle hiçbir zaman getirilmeyeceklerdir, ölmekte olan bir karahindibanın kırılgan tohumları gibi üflenip yeryüzüne dağılmış olarak kalsalar da mektubun sahibi olan kişinin hayat hikayesinin bir şekilde muhafaza edildiğini, o mektubun bir gün birileri için çok küçük de olsa bir anlam ifade edebileceğini düşünmek harika bir şey değil mi?”
Muhabbet’in kapağını ilk açtığımda karşıma bir mektup çıktı. Birkaç gün önce 73 yaşına giren emekli katip Sybil’in kardeşi Felix’e yazdığı içten bir mektup. Herhalde hikaye bir mektupla başlıyor diye düşündüm ve okumaya devam ettim. İlk mektup bittikten sonra başka bir mektupla daha karşılaştım; bu kez Sybil’in komşusuna, doğum gününde kapısına bıraktığı güller için yazdığı bir teşekkür mektubu. Sayfayı çevirdim ve bir mektup daha, bu kez Sybil’in okuduğu kitabın yazarı için kaleme aldığı, kitaba dair düşüncelerini içeren uzunca bir mektup. Derken, mektup mektup Sybil’in hikayesini okumaya devam ettim. Her birinden hayatına, yalnızlığına, heyecanlarına ve pişmanlıklarına dair ipuçları toplayarak...
Kitabın başkarakteri Sybil inatçı, fikirlerini açıkça söylemekten korkmayan, her insan gibi hata yapan fakat özür dilemekten de çekinmeyen, hayatına giren herkese kim olduğuna ve nereden geldiğine bakmaksızın değer veren bir kadın. İnsanlarla iletişim kurmak için mektup yazmayı tercih etmesinin geçmişten gelen dokunaklı bir hikayesi var. Fakat diğer yandan da mektup yazmak onun için insanlarla arasındaki mesafeyi koruma yollarından biri.
Kitabın yazarı Virginia Evans, o kadar gerçek bir başkarakter yaratmış ki okurken Sybil’in hikayesinin içine girmekte epey zorlandım. Onun kendi çocukları dahil hayatındaki insanlarla arasına ördüğü o sert duvara okur olarak ben de çarptım. Fakat her mektupta Sybil’in düğümleri bir bir çözüldü ve yer yer kızsam da onu anlamaya başladım. Aldığı yanlış kararların, yaptığı hataların sebeplerini, yıllardır içinde tutmaya çalıştığı zehirli hisleri kendisinden dinledikçe ona hak verdim. Yaralarını ve yasını anladıkça onu çok sevdim. Öyle ki okurken ona bir mektup da ben yazmak istedim.
“Daha iyi bir anne olamadığım için özür dilerim. Beni sadece annen olarak gördüğünü biliyorum ama benim de içimde küçük bir kız çocuğu olduğunu hiç unutma.”

Muhabbet aslında Sybil’in geçmişiyle yüzleşme cesaretini arama, ararken kaybolma, fakat sonunda bulma hikayesi. Bu yolda yürürken karşısına çıkan her karakter, hikayesiyle Sybil’in hayatına dokunuyor. Ailesinin kendinden sonra evlat edindiği kardeşi Felix, eski bir arkadaşının psikolojik sorunlar yaşayan genç oğlu, yıllar evvel Nazi Almanyası’ndan kaçan komşusu, müşteri hizmetleri personeli Suriyeli göçmen Basam, derslerine katılmak istediği, kadın olduğu için zorbalığa uğrayan üniversite hocası, yıllar önce mahkemede babasının haksızlığa uğradığına inanan bir mahkumun oğlu ve tabi en yakın arkadaşı, ona yazarken aklına gelen en sert ve kalbindeki en yumuşak sözcükleri seçtiği Rosalie…
Her bir karakter mektuplarıyla, görme yetisini yavaş yavaş kaybeden Sybil’in elinden tutup ona geçmişinin giderek kararan sokaklarında yol gösteriyor. Sybil önceleri dirense de sonunda teslim oluyor ve nihayet gönderdikleri kadar yazıp göndermediği mektupların da hikayesini öğreniyoruz.
“Bir de çocukken çok fazla mektup yazardım. Mektup yazmak benim için konuşmaktan daha kolaydı, hâlâ da öyle. Mektubu iyice uzattım, kusura bakma. Sayende uzun zamandır uğramadığım yerlere gittim.”
Virginia Evans, bir röportajında Muhabbet’in bir yas ve hayal kırıklığı kitabı olduğundan bahsediyor. Kendisi de bu kitabı bir yas döneminde, Sybil gibi herkesle arasına mesafe koyup evinde bir dolabın içine saklanıp yazmaya başlamış. Sekiz-beş bir işte çalışan, bahçeli evinde, eşi ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan Evans aslında mutlu olmadığını fark etmiş. Eşiyle birlikte her şeylerini satıp bir anda Amerika’dan Dublin’e taşınmaya karar vermişler. Evans, Trinity College’da hayranı olduğu Claire Keegan gibi yazarlarla birlikte çalışmaya başlamış. Ailece tüm Dublin’i adım adım dolaşmışlar.

Hayatının en güzel zamanı olarak bahsettiği bu günler ne yazık ki çok uzun sürmemiş. Bir senenin sonunda eşinin babasının hastalığı ilerleyince yeniden Amerika’ya dönmek zorunda kalmışlar. Bu dönüş, Dublin hikayesinin yarım kalması, Evans’ı o kadar etkilemiş ki kimsenin okuyacağını düşünmeden, aylarca kendi yasını Sybil’in yasının içine akıtmış.
Sonunda ortaya aylarca The New York Times çoksatan listelerinden düşmeyen, yayımlandığı günden itibaren Avrupa’nın en çok okunan kitapları arasına giren, pek çok ödüle layık görülen Muhabbet çıkmış.
“Küçükken mektup yazmak bana hayatı kolaylaştıran bir pencere açıyordu ve bu hiç değişmedi. Fakat en yakınlarımla ilişkilerimi yazışarak yürütmenin, çocukluğumdan beri kendimle başkaları arasına bir mesafe koymama neden olup olmadığına kafa yordum. Mektupların beni çevremden izole edip bir müstahkem mevki oluşturduğu doğru.”
Muhabbet, yazarından okuruna yazılmış, güzelce pullanıp posta kutusuna bırakılmış içten bir mektup. Sözcüklerin incittiği, iyileştirdiği, mesafeler koyduğu ve köprüler kurduğu, okurunda iz bırakan bir hikaye. Muhtemelen okuduktan sonra siz de benim gibi elinize kalem kağıt alıp hayatınızdaki herkese bir mektup yazma isteği duyacaksınız.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
DC’nin yeni filmi "Clayface", bir süper kötünün hikayesinden yola çıkarak beden, kimlik ve bilinç arasındaki sınırları sorguluyor. DC'nin daha karanlık sularda yüzdüğü "Joker" ve "The Batman" ile aynı damarda ilerleyen film, Matt Hagen isimli bir aktörün yüzü parçalandıktan sonra dönüştüğü "Kil Adam"ın izini sürüyor.

Ramize Erer’in "Séparation" sergisi, Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu. Ramize Erer ve küratör Nazlı Pektaş’la resimlerdeki hüznü, geçiciliği ve mekanın sergiye kattıklarını konuştuk.

1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Zamanın sevgi ve acının mekanı olduğunu söylüyor Ursula K. Le Guin. Bilge Karasu ise o ölümün adını anmadan yazdığı değiniler, öyküler ve masallardan oluşan tuhaflıklar kitabı "Göçmüş Kediler Bahçesi"nde birkaç kez kaçınılmaz olana dair uyarıyor bizi: "Kedinizi bir insanı sever gibi sevmeye çalışmayın!" Benimse diyeceğim şu: Kaç insan kendisini bir kedi gibi sevdirmeyi başarabilmiş ki!

İlkay Şencan, yeni EP’si “Origin”de çocukluğunun müzikal hafızasını elektronik müzikle buluşturuyor. Şencan ile biraraya geldik ve kariyerinin başlangıcından uluslararası başarıya, DJ kabinindeki seyirci beklentilerinden müzik sektöründeki network ilişkilerine uzanan pek çok konuyu konuştuk.






