Yedikule – Tatlı hayaller gibi


Zengin güvenlik donanımlarıyla Suzuki Swift Hybrid Nasıl, nerede veya ne zaman bir kazayla karşılaşacağımızı ön göremeyiz fakat önlemlerimizi alabilir ve hasarı en aza indirebiliriz. Bu bağlamda, trafik kazalarının meydana gelmesini önleyen ileri teknolojileri geliştirmek için durmaksızın çalışan Suzuki ; Swift Hybrid modelini zengin güvenlik teknolojisiyle donatarak keyifli bir sürüş deneyimi sunuyor. Swift’in ileri teknoloji güvenlikli donanım sistemleri Küçük otomobillerin büyük markası Suzuki ; güvenlikle keyfi bir arada yaşatmayı amaçlayarak daima benzersiz ve eğlenceli özelliklerle donattığı Swift Hybrid modelinin sunduğu ileri teknoloji fonksiyonları sıralarsak; Suzuki Swift’te bulunan gelişmiş ön algılama sistemi , ön cama takılı bir monoküler kamera ve lazer sensör kullanır. Orta-uzun mesafeye kadar performans gösteren ve yayaları tespit edebilen bir monoküler kamerayla kısa mesafede ve gece koşullarında tespit sağlayan bir lazer sensör , çarpışma önleyici frenleme fonksiyonu , şeritten ayrılma uyarı fonksiyonu , uzun far destek fonksiyonu ve yalpalama uyarı fonksiyonu uygulamalarını destekler. Sistem ayrıca adaptif hız sabitleme işlevi de gören bir milimetre dalga radarı kullanır. Güvenliğin çekici, konforlu ve şehre uygun bir tasarımla buluştuğu Suzuki Swift Hybrid'i keşfetmek ve test sürüşü randevunuzu almak için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Sokağa her çıkışında, heyecanla bilyelerini ceplerinden çıkarıp yere seren çocuklar gibi, ben de ara sıra cebimde tuttuğum İstanbul hikâyelerini önüme seriyorum. Sevdiğim sokaklarına, seslerine, insanlarına sığındıkça şehir başka bir yere dönüşüyor içimde. Tüm kusurlarıyla kabul ettiğim, kırk yıllık bir dost oluyor aniden.
Bugün rüzgârıyla ürperten Kennedy Caddesi’nden geçerek varacağım yer Yedikule. Bir zamanlar, banliyö trenlerinin sıkça uğradığı, çok yoğun işleyen o tren istasyonunun hemen yanı. Raylara bir kol teması yakınlığındaki mahalle, bugün eski bir İstanbul masalı gibi. Bir ucundan tıraş losyonu, öteki ucundan kaşarlı bakkal tostu kokularının geldiği, yüz yıllık ahşap evlerin bir kısmının hâlâ yerinde durduğu, ele avuca sığmaz bir mahalle. Mesela Yedikuleli bir İhsan Abi var ki ne zaman görsem bir yandan birilerine heyecanla bir şey anlatan, bir yandan da kim gelip geçiyor mahalleden diye etrafına bakan, tatlı mı tatlı biridir. Birkaç yıl önce tanıştığımızda, ortasında sobası tüten mahalle kahvesine beni buyur edip, eski İstanbul fotoğraflarını çıkarıp masanın ortasına dizmişti. O arşivde, gazetelerden kesilmiş yazılar, Suriçi mahallelerinin eski fotoğrafları ve Ara Güler kareleri vardı. Ve hepsi de İstanbul’a aitti. Sevinmiştim. Hâlâ benim kadar İstanbul’u seven birileri var diye.

"İhsan Abi"
Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
O kışı takip eden diğer mevsimlerde de vakit buldukça uğradım bu mahalleye. Yedikuleli Kolsuz Agop’un hikâyelerini, Aydın Boysan’ın sansürsüz şakalarını, komşuları Maria’nın nükteli sohbetlerini, Kırmızı Mektep’te felsefe hocası Stelyo’nun anılarını ve hâlen faturası ismine gelen eski ev sahibi Andon’u andığı eski günlerini İhsan Abi’nin ağzından dinledim. Onun anlattıklarıyla rakısını yavaşça yudumlayan; “acele etmeden siga siga (yavaş yavaş) içeceksin bu içkiyi,” diyen Andon’u, kapılarına artık kilit vurulmuş, lojmanları terk edilmiş istasyonun köşesine ilişmiş otururken gördüm. Gözlerimle değil ama ruhumla. Sohbet ederken beyaz bıyıklı, elinde tespih, başında kasketiyle içeriye bir amca girdi. “Baba” lakaplı, Ayvalıklı bir amca. Sert bir mizacı vardı ama bir kere güldü mü, çakır gözleri de yumuşuyordu. Ona baktıkça, çocukluğumun geçtiği Ayvalık sokaklarını özledim. Bu kahvede, birkaç saate sığdırılmış bir dolu anının içinden geçerek sevdiğim başka şehirleri, başka mevsimleri ve başka istasyonları elimle koymuş gibi buldum. Yedikule İstasyonu Caddesi’nin bu sıcacık köşesinde zaman yavaşça eriyordu.

"Baba"
Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
Bugün de Yedikule’ye gelince fark ediyorum. Burada yabancı olmanın zor olduğunu. Her şeyin biraz tanıdık, herkesin “Kim bu?” değil, “Hoş geldin!” bakışlarıyla baktığı bu sokaklarda. 50 yıllık Hepşen Bakkaliyesi’nde İbrahim Abi’yle sohbet ederken raflara gözüm kayıyor ve kendimi aslında ekmek almak için bakkala yollanmış ama çikolatalı gofrette de aklı kalan o küçük kız çocuğu gibi hissediyorum. Biraz ötedeki İstasyon Berberi Cavit’in taburelerinde oturup, etrafımdaki fotoğraflara bakıyorum. “Çok ince iştir usturayla tıraş etmek; bak bu da usturayı bilediğim kayış,” diye gösteriyor kapıda asılı duran parçayı Cavit Abi. 70’lerde istasyondan çıkıp tıraş olmaya gelenlere yetişemediği günleri anlatıyor. "Çok sevdiğim bir dostum olur," dediği bir müşterisinin tıraş olmasını izlerken babamın berberden gelince sıktığı, şişesi çam kozalağı şeklindeki parfümünün kokusu geliyor burnuma. Kapıdan içeriye bir serinlik doluyor. Ötüşleri iyice duyulan ebabiller berber dükkânından gelen bülbül seslerine değiyor. Annesinin elini sıkıca tutmuş, okul formalı bir kız çocuğu geçiyor berberin önünden. Acaba bakkaldan çikolatalı gofret almış mıdır?

"Berber Cavit"
Fotoğraf: Deniz Yılmaz Akman
Yedikulelilerle sohbet ettikçe savuşturulabilen bir hüzün var istasyon çevresinde. Mahallelinin bütün canlılığına tezat. Biraz ilerideki Narlıkapı gibi; biraz yalnız. Aydın Boysan’ın çocukluğunun geçtiği ve artık yıkılmak üzere olan ahşap ev gibi. Semtlerini terk etmeyen bu güzel kalpli insanların sayesinde anılarla ucundan tutunmuş hayata.
Pervazlarına sardunya saksıları dizilmiş evlere bakarak Safa Meyhanesi’ne kadar ilerlerken daha iyi anlıyorum. Bir semtin güzelliğinin, orada yaşayan insanlar sayesinde korunduğunu. Bir merhabanın uzun sohbetlerle karşılık bulduğu bu sokaklarda bir şey buluyorum. Uzun zamandır aradığım ama ne olduğunu tam olarak kestiremediğim bir şey. Masaya oturduğumda, arkada çalan radyodan “Yaz günleri en tatlı hayaller gibi geçti…” diyor bir kadın sesi. Safa’nın yüksek tavanlarına, duvarlara asılmış çerçevelere; en çok da kim diye merak ettiğim o siyah saçlı kâküllü kadın fotoğrafına, Berber Cavit’in yıllardır topladığı vesikalık fotoğraflardaki gibi yolu bu şehirden geçmiş insanların yüzlerine bakıyorum. Surların içinde, çan sesleriyle ezan seslerinin dostça yankılandığı bu semtte, onlar da geçirmişler midir yazlarını, en tatlı hayaller gibi?
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
Mahalleliler, efsaneler ve kuşatılmışlık hissi: Yedikule, Bağdat Caddesi, Büyükada ve Burgazada'nın izinde.
27 Haz 2021

YAZARLAR

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?

Kar-kış demeden güne Boğaz'ın soğuk sularına atlayarak başlayan İstanbulluların sayısı her geçen gün artıyor. Sarayburnu'ndan Suadiye'ye, oradan Bebek'e, şehrin farklı noktalarından denize giren bu cevval yüzücüler arasında Kapalıçarşı esnafından eski bankacılara, lisanslı sporculardan hiç yüzme bilmeyenlere pek çok farklı profil var. Ortak noktaları ise üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede denize sırtlarını dönmeyi reddetmeleri...



