Yeşer Sarıyıldız: 'Distopya geleceği anlatmak için değil, bugünü teşhir etmek için var'

Distopik öykülerden oluşan "Çınlayanlar" adlı ilk kitabı okurla buluşan Yeşer Sarıyıldız'ın yazı yaşamı dijital mecralarda başlamış. Uzun yıllardır teknoloji, toplumsal cinsiyet ve ifade özgürlüğü üzerine yazan Sarıyıldız, son yıllarda yapay zeka ve dijital sanat odaklı sergilerin küratörlüğünü üstleniyor. Sarıyıldız'la "Çınlayanlar", distopik evrenler ve uygarlığın sarsılan temelleri üzerine konuştuk.
Yeşer Sarıyıldız: 'Distopya geleceği anlatmak için değil, bugünü teşhir etmek için var'

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Distopik öykülerden oluşan Çınlayanlar adlı ilk kitabı okurla buluşan Yeşer Sarıyıldız'ın yazı yaşamı dijital mecralarda başlamış. Uzun yıllar dergicilik, köşe yazarlığı ve editörlük alanlarında çalışmış; teknoloji, toplumsal cinsiyet ve ifade özgürlüğü üzerine yazmış. Sarıyıldız, son yıllarda ise yapay zeka ve dijital sanat odaklı sergilerin küratörlüğünü üstleniyor. Onunla ilk kitabıyla ilgili söyleşirken de doğal olarak konu distopik evrenlere, dahası insan uygarlığının sarsılan temellerine doğru yöneldi.

Yakın geleceğin soğuk ve acımasız dünyasını tasvir ederken "Tüm bunlar öykülerimi de sevimsizleştirir mi?" diye bir endişe taşıdınız mı? 

Yazarken birçok duygu eşlik etti ama endişe hiç olmadı. İçinde bulunduğumuz dünya zaten yeterince rahatsız edici. Ben yeni bir şey icat etmiyorum; sadece baktığımız ama görmemeyi tercih ettiğimiz şeyleri büyütüyorum.

Özellikle yeni kuşakların hayatın gri ve siyah yüzüne karşı tavrı net...

Belki de tam bu yüzden yeni kuşaklar gerçek dünyayla mesafeli. Çünkü gerçeklik artık katlanması zor bir şeye dönüştü. Dijital dünyada daha özgürce kendileri olabiliyorlar. Ama bu bir kaçış mı, yoksa yeni gerçeklik mi, ondan emin değilim.

O zaman sorumdaki durumun gerçeklik payı var.

Çınlayanlar’da yaptığım, bugün normalleşmiş olanı alıp eğip bükmek, biraz daha ileri götürmek; içimi soğutmak bir yandan da. Çünkü gerçek hayatta bulamadığımız adaleti, kurmaca evrenlerde kurabiliyorum. En azından orada tünelin sonundaki ışığa bir yol çizebiliyorum. Rahatsız edici mi? Olabilir, zaten amaç o. Rahatsız etmeyen ya da herhangi bir şey hissettirmeyen bir sanat eseri sadece dekor olur. Edebiyat da bundan muaf değil.

Zaten dünya pek iyiye gitmiyor ve nahoş ihtimallerle karşı karşıyayız. Edebiyat da bu gerçeklikten payına düşeni alacak mı o zaman?

Edebiyatın ya da herhangi bir sanat dalının gerçeğe mahkum kalacağını düşünmüyorum ama gerçeklikten tamamen bağımsız kalması da mümkün değil. Sonuçta hikayeler, yaşadıklarımızın tortusunu taşır. İnsanlar var olduklarından beri hikaye anlatıyor. Bu değişmeyecek. Hava, su, yemek kadar temel bir ihtiyaç bu. Hikayenin tonu değişir, odağı değişir. Bugün daha karanlık şeyler yazıyorsak bu dünyanın karardığı anlamına gelir; edebiyatın değil.

Geleceğin karanlığıyla distopyalar arasındaki ilişki için ne düşünüyorsunuz?

Distopya da aslında geleceği anlatmak için değil, bugünü teşhir etmek için var. Benim için öyle en azından. O yüzden edebiyatın “zorunda kalacağı” bir şey yok, ama görmezden gelemeyeceği şeyler var. Çöküşü ya da kayıpları anlatmak zorunda mı? Belki. Ama sadece bunu anlatmak zorunda değil. Çünkü insanın olduğu yerde umut da var, inkar da var, hayal de var. Edebiyat tam olarak bu çelişkilerle var oluyor zaten.

O korkunç olası dünyanın tasvirinin doz aşımı yaratma ihtimali de mi yok?

Öykülerimde sadece karanlık bir tablo çizmiyorum. İçlerinde bolca isyan, devrim ve özgürlük de var. Çürümüş sistemlerin içinden çıkış ihtimallerini de gösteriyor. Aldığım geri dönüşler de bu yönde. Bunu bir karanlık yüklenmesi olarak değil de tünelin sonundaki ışığı daha net görebilmek için gözün karanlığa alışması gibi görelim isterim. Sorgulamayla başlayıp bugünden harekete geçiren bir yolculuk olmasını umut ederim okuma serüveninin.

O zaman "bugün"den söz edelim... Artık biz bilgiye ulaşmıyoruz, aksine dijital âlemde her türden bilgi kafamıza tıkıştırılıyor. Anında seçmeye, inanmaya, beğenmeye, kaydedip paylaşmaya zorlanıyoruz. Bu "yeni normal" normal mi?

Dezenformasyonun geldiği nokta inanılmaz korkutucu. Bir yandan her şey çok hızlı tükeniyor. Yattığın yerden kaydırarak kedi videosu, yemek tarifi, savaş haberi, tarih bilgisi, mekan önerisini arka arkaya izliyorsun. Algın uyuşuyor, haberlerin büyüklüğünün bir önemi kalmıyor. O kadar çok dehşet verici görüntü görüyoruz ki her şey normalleşiyor. Hangisi doğru, hangisi kurgu, hangisi yapay zeka belli değil. Bu durum, yeni kuşaklar için daha da zor. Onlar bu hızla büyüdü, yavaşlamak için bir referans noktaları yok. Biz en azından öncesini hatırlıyoruz. Sonraki nesillerin nöron bağlantıları bile bizden farklı olacak muhtemelen. Tüm bunların yanında okullarda dijital okuryazarlığın hâlâ zorunlu bir ders olmamasını aklım almıyor.

Sonsuza kadar böyle gidebilir mi bu?

Sanmıyorum, bir noktada işlerin tersine de evrileceğini düşünüyorum. Geriye dönüş değil ama bu gürültü ekonomisi yüzünden, x2 ile izlenen videolardan hoşafa dönmüş beyinlerimizin bir bilgiyi kendi hızında okuma ve algılama ihtiyacı var. Bu nedenle düz yazının ve kitabın tekrar yükselişe geçeceğini düşünüyorum. Bir de ekstra bir korkum var.

Nedir o korku?

Yapay zeka halüsinasyon gören bir araç. "İnadına Kız Neşesi" başlıklı yazım için için tarihte neşenin temel öğe olduğu kadın protestolarını araştırmasını istemiştim, dokuz olay buldu, altısı hiç yaşanmamıştı. Kontrol ettim, fark ettim. Ama bugün çok okunan platformlarda halüsinasyon görmüş yapay zekanın uydurduğu içeriklere rastlıyoruz. Büyük risk. Kontrol edilmemiş bir halüsinasyon kullanıldığında referans noktası olan bir makaleye dönüşüyor ve tarihte yer ediyor. Bu inanılmaz tehlikeli ve bir o kadar da korkutucu.

Geçen yüzyılın distopik edebiyatından ne kadar feyz aldınız?

Distopya hem edebiyatta hem sinemada sevdiğim bir tür. Asimov'un Ben, Robot'unu çok severim mesela. Orada robotların birincil önceliği insanı korumak, ama bu o kadar mutlak bir kural ki bazen absürd kararlara yol açıyor; insanı kurtarmak için insanın iradesini yok saymak gibi. Duygusal Hata'daki Nora'yı yazarken bu paradoks aklımın bir köşesindeydi.

Dahası da var mı?

Huxley ve Orwell'i herkes sayar ama saymadan geçmek de olmaz çünkü dil üzerindeki kontrol ve "mutlu kölelik" fikri hâlâ o kadar güncel ki bazen kurgu gibi gelmiyor. Stephen King'in The Long Walk'ı da aklımda yer etmiş bir roman. 1979'da yazılmış ama geçen yıl filmi çıktı ve konu hiç eskimiyor elbette. Devletin insan bedenini ve iradesini bir gösteri nesnesine dönüştürmesi, sınıf dinamikleri... Çok tanıdık geliyor.

Esinlenmelerden söz etmişken bazen rahatlamak için görece kolay, sabun köpüğü gibi kitaplar, müzikler ya da filmlerden medet umar mısınız? 

Böyle dönemlerde, dijital platformlardaki 20 dakikalık bomboş, ama gerçekten korkunçluk derecesinde bomboş dizileri x1,5 ile izliyorum. Okumaya gelince, her şeyi okurum. Bazen insanın hiçbir şey yapası gelmez, sadece tavana bakmak ister ya. Okumada da bu var; arada insan gevşek, kolay şeyler okumak istiyor. Kolay tüketilebilir, eğlenceli kitaplara da üstten bakmıyorum. Onlar da bir ihtiyaca hizmet ediyor; odaklanma sorunu yaşadığında kitaba dönmede işe yarıyor, keyifli vakit geçirtiyor. Ruhuna iyi gelip yaralarını sarıyor.

Çınlayanlar bir ilk kitap. Bunun için geciktiğinizi hissettiniz mi hiç?

İlk kitabın “geciktiğini” ben de kitap çıktıktan sonra, insanların “Sonunda...” tepkisiyle fark ettim. Melael’in Fısıltıları’ndaki Elira’nın kendi yolunu bulması gibi, benim de kafamdaki sesleri susturmam zaman aldı diyebilirim. Ama çıkan işten mutluyum.

Öykülerin de bir hikayesi vardır elbet...

Tabii ki. Öykülerin büyük kısmını 2024’te yazdım. Terra Protokolü ve Çınlayanlar ise 2025’te eklendi. Yani yazdıktan sonra kitabın çıkması zaman aldı. O süreçte de boş durmadım; bir roman yazdım ve şu an masamda bitmiş bir roman var.

Bunlardan bir dizi ya da film çıkma ihtimali var mı?

Teklifler gelmedi değil, bu fikir beni ayrıca heyecanlandırıyor. Ama yazı benim ana mecram olmaya devam edecek. Bundan sonra daha sık üretmeyi, farklı formları da denemeyi istiyorum. Senaryo ve oyun yazmak da aklımda. Zaten köşe yazılarıma da devam ediyorum, hatta global mecralarda İngilizce yazmayı da denemek istiyorum.

Yapay zekanın potansiyeli yeterince ürkütücüyken Çınlayanlar'ın arka kapağında "Korkmamız gereken yapay zeka değil, insanın ta kendisi" yazıyor. Bu ifadeyi biraz açalım mı?

Evet ve dahası bunu içtenlikle söylüyorum. Nükleer teknoloji tıpta çığır açıyor ama aynı teknoloji milyonlarca insanın ölümüne de neden olabiliyor. Yapay zeka için de aynısı geçerli. Bu teknoloji sayesinde insanlar çok daha az ve iyi şartlarda çalışabilir, gelir eşitliği ve adil bir yaşam sağlanabilir ya da sermayenin daha da zengin olduğu, ölümün bile sınıfsallaştığı bir dünya olabilir. Asıl soru hep niyet. Bu aracı kim, ne için, kimin lehine kullanıyor? Biz bu konuda söz sahibi olmak için ne yapıyoruz?

Her şeyin bilinir olduğu bir gelecek de ayrıca korkutucu...

Bu kaygıyı anlıyorum ama her şeyin açıklanabilir olduğu bir dünyada bile insan hâlâ seçim yapıyor, acı çekiyor, anlam arıyor. Bunlar algoritmaya sığmaz. Asıl korkum gizemin yok olmasından ziyade, insanların bu araçları birbirlerini kontrol etmek için kullanması. Bir-iki sene içinde evde uzun metraj film yapabilir hâle geldiğimizde, gerçekten çalışmamıza ihtiyaç kalmadığında ne yapacağız? Bence şimdiden bunu düşünmeye başlamak gerekiyor. Ama aynı teknoloji beraberinde dezenformasyon ve yankı odası riskini de getiriyor. Yapay zeka yakında bize sevdiğimiz kitapların, filmlerin benzerlerini saniyeler içinde üretecek ama o zaman hep aynı şeyleri tüketmiş olacağız; hayal gücümüz hiç zorlanmamış olacak. Rastlantısal genişleyen bir şeyden mahrum kalabiliriz.

Çınlayanlar, bugüne ve olası yarınlara dair net eleştiriler getiriyor mu, yoksa tespitlerle mi yetiniyor?

Bunu aslında okura sormak lazım. Eleştiri yapabildiğimi düşünüyorum, bir de temelde bir sorum var: Bugün razı geldiğimiz, sorgulamadan kabul ettiğimiz şeyler yarın bizi nereye götürür? Ayna Ayna Sen Kimsin öyküsündeki damar estetiği fikrine şaşıranlar oldu mesela. Ama düşününce popo implantı da bir o kadar absürd, sadece onu duymaya alıştık. Bir şeye alıştığımızda absürdlüğü görünmez oluyor. Mesela jel tırnak nasıl bir modadır? Kadınlar neden hep diyet yapmak zorunda hisseder? Trendlere uygun beden nasıl normal olabilir? Büyük meme, küçük meme trendleri yazıldı daha önce dergilerde. Öykülerde bu görünmezliği tekrar görünür kılmak istedim. Bu nedenle okuduğunuz her şey çok yabancı olsa da, aslında ne kadar tanıdık olduğunu fark ediyorsunuz. Eleştiri mi, saptama mı? İkisi de. Ama en çok olasılıkları göstermek istiyorum. "Bakın böyle olabilir" demeyi "bu yanlış" demekten daha değerli buluyorum. 

Kitabınızın tanıtım metninde çarpıcı bir ifade var: "İnsan niyetinin karanlık gücü." Nedir bu karanlık güç?

Tam olarak şu: Kitaptaki hiçbir distopyada asıl sorun makine değil. Sessizlik Amiri'ni yaratan insan, geçici karar sistemlerini devreye sokan insan, NeoGenetik Değişim Merkezi'ni kuran insan. Teknoloji sadece o niyeti hayata geçirmek için bir araç. Karanlık güç dramatik bir şeyden ziyade, aslında oldukça sıradan ve alıştığımız bir hâl. Mesela kontrolü elde tutma arzusu, farklı olanı törpüleme isteği, rahatsızlık veren sesi kısma refleksi. Bunlar tarihin her aşamasında yaşanmış, bugün de yaşanmakta olan şeyler. Sadece senaryolar güncelleniyor. Teknoloji bu arzuları çok daha verimli, çok daha ölçeklenebilir hâle getiriyor. Öykülerdeki distopik evrenlerin bir gecede değil, alıştıra alıştıra kurulduğunu görüyoruz. Bu evrenlerdeki toplumlar kurbağanın suyunun kaynatılması gibi yavaşça alışıp normalleşiyorlar ve neyse ki işler öyle devam etmiyor. Yani kabul ettikçe sistem öyle bir çürüyor ki, oradan çıkış bulmak zorunda kalıyorsun. Bu da işin umutlu kısmı.

Distopik dünyanın görünür habercileri: "Metropollerde yaşıyor, devasa karbon salınımı mekanizmasının bir parçası olmaya devam ediyoruz. Tabletlerin, cep telefonlarının, bilgisayarlarının mümkün olan en yenilerini istiyoruz. Mümkünse her yıl değiştirmek istiyoruz. kabataslak bir rakamlar her yıl sekiz on milyar, zehirli metaller içeren akıllı cihazlarımızı çöpe yolluyoruz. Bunların nerelere depolandığını düşünmüyoruz bile. Haydi bu bütün bunlar neyse ama bilmem nereden organik bal, şuradan hakiki domates, buradan siyez buğdayından ekmek getirtiyoruz." 

Bu alabildiğine ikiyüzlü, acınası ve beyhude tavrımıza dair neler söylersiniz? Canına okuduğumuz dünyadan böyle şeyler istemeye hakkımız var mı?

Ne kadar da dürüst ve hepimizin yaşadığı çelişkiye işaret eden bir soru. Kimse bütünüyle fail değil, kimse tamamen mağdur da değil. Hepimiz aynı sistemin içinde, onu eleştirirken bile yeniden üretiyoruz. 2025 sonunda ortalık kapanış wrap’leriyle dolduğunda “Herkes mağdursa suçlu kim?” diye bir yazı yazmış ve aslında hepimizin sistemi beslediğinden bahsetmiştim. Bugüne kadar en az okunan yazım oldu. Sanırım hiçbirimiz de kendimizle yüzleşmeye pek meraklı değiliz. Bir yandan doğayı tüketen bir düzenin parçasıyız, diğer yandan o doğadan “en saf”, “en temiz” olanı talep ediyoruz. Bu bir ikiyüzlülük mü? Evet. Ama aynı zamanda çaresizliğin de bir göstergesi.

Nasıl bir çaresizliğin?

Yani aslında bu sorunlar bireysel tercihlerimizin çok ötesinde. İçinde yaşadığımız sistem, zaten sürdürülemezlik üzerine kurulu. Sürekli yenisini istememizi, tüketmemizi, hızlanmamızı teşvik ediyor. Biz de bunun içinde, küçük “iyi” tercihlerle kendimizi doğru yaşadığımıza ikna ediyoruz. Organik domates almak biraz da vicdan rahatlatma biçimi. 

Bir daha "Nasıl?" diye sormak zorundayım...

Dünyayı kontrol edemeyince insan en azından midesine giren ekmeği kontrol etmeye çalışıyor. Bazen kendimi çok küçük ve etkisiz hissediyorum. Mesela bu röportajı cevaplarken, aslında senelerdir hayalini kurduğumuz Japonya’ya sonunda vakit de nakit ayırmışken gidebilmiş olmamız gerekiyordu ama Trump’ın ortalığı ateşe vermesi üzerine, Abu Dhabi aktarmalı uçuşumuz iptal oldu. Sanırım çözüm, ünlü düşünür Lisa Simpson’ın da dediği gibi, zenginleri yemekte.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Soner Can

Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende
∙

HİKAYE

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'

Roger Crowley, "Deniz Canavarları" kitabında Portekiz’in küçük bir donanmayla Hint Okyanusu’nda nasıl kalıcı bir imparatorluk kurduğunu, deniz ticaretinin küresel güç ilişkilerini nasıl dönüştürdüğünü ve bu sürecin sömürgecilik tarihindeki yerini anlatıyor. Yazarla küreselleşmenin başlangıç dönemindeki ticaret, askerî güç ve şiddet arasındaki ilişki üzerine konuştuk.

Ömer Çeşit

·

29 Eki 2026

Roger Crowley: 'Portekiz'in kurduğu imparatorluk, kendi yoksulluğunun ürünüydü'
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Clayface: Kendini yontan bir süper kötü

DC’nin yeni filmi "Clayface", bir süper kötünün hikayesinden yola çıkarak beden, kimlik ve bilinç arasındaki sınırları sorguluyor. DC'nin daha karanlık sularda yüzdüğü "Joker" ve "The Batman" ile aynı damarda ilerleyen film, Matt Hagen isimli bir aktörün yüzü parçalandıktan sonra dönüştüğü "Kil Adam"ın izini sürüyor.

Aslı Ildır

·

27 Eki 2026

Clayface: Kendini yontan bir süper kötü
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Ramize Erer'in 'Séparation' sergisi Paris'te: 44 numaralı odada ayrılık

Ramize Erer’in "Séparation" sergisi, Paris’in tarihî atmosferini günümüze taşıyan Hôtel Langlois’nın 44 numaralı odasında sanatseverlerle buluştu. Ramize Erer ve küratör Nazlı Pektaş’la resimlerdeki hüznü, geçiciliği ve mekanın sergiye kattıklarını konuştuk.

Burcu Dimili

·

26 Eki 2026

Ramize Erer'in 'Séparation' sergisi Paris'te: 44 numaralı odada ayrılık
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Kitapların izinde Almanya’da misafirlikten söz sahipliğine: Neresi sıla bize, neresi gurbet?

1961’den itibaren Almanya’ya giden işçiler, oy kullanmak için beklediler ama siyaset yapmak için sandığı beklemediler. Nermin Abadan-Unat, Gündüz Vassaf, Ayhan Kaya, Fatma Aydemir ve Ece Temelkuran’ın kitaplarının izinde, Ford grevinden Cem Özdemir’in eyalet başbakanlığına, vatandaşlık reformlarından AfD’nin yükselişine uzanan altmış beş yılı okuyoruz. Aynı sorular hâlâ gündemde: Kim “Alman”? Neresi “vatan”?

Kitapların izinde Almanya’da misafirlikten söz sahipliğine: Neresi sıla bize, neresi gurbet?
DuendeDuende
∙

HİKAYE

Edebiyatçıların kedileri: Bir kediye nasıl veda edilir?

Zamanın sevgi ve acının mekanı olduğunu söylüyor Ursula K. Le Guin. Bilge Karasu ise o ölümün adını anmadan yazdığı değiniler, öyküler ve masallardan oluşan tuhaflıklar kitabı "Göçmüş Kediler Bahçesi"nde birkaç kez kaçınılmaz olana dair uyarıyor bizi: "Kedinizi bir insanı sever gibi sevmeye çalışmayın!" Benimse diyeceğim şu: Kaç insan kendisini bir kedi gibi sevdirmeyi başarabilmiş ki!

Soner Can

·

26 Eki 2026

Edebiyatçıların kedileri: Bir kediye nasıl veda edilir?