Yıldız Tozu | Isabelle Huppert'in düşünce laboratuvarı

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Isabelle Huppert filmografisi; Georges Bataille’ın sınır deneyimleriyle, Michel Foucault’nun “iktidarın bir yandan yasaklarken diğer yandan arzuyu da üreten yapısı”na dair düşüncesiyle ve Jacques Lacan’ın “öznenin kendi arzusuna hiçbir zaman bütünüyle sahip olamayacağı” fikriyle şaşırtıcı bir akrabalık kurar.
Isabelle, 1953 yılında Paris’te doğar. İngilizce öğretmeni olan annesi, aynı zamanda amatör tiyatroyla ilgilendiği için, edebiyat ve sahne sanatları evin içinde gündelik hayatın doğal bir parçasıdır zaten. Babası ise ilaç sektöründe üst düzey yöneticidir. Disiplin ile kültürel merakın kol kola yürüdüğü bu ortam, kişiliğinde kalıcı izler bırakır. Conservatoire National Supérieur d’Art Dramatique’de aldığı eğitimle de klasik Fransız oyunculuk geleneğinin teknik sağlamlığını kazanır. Kariyerinin ilk büyük başarısı, 1977 yılında Claude Goretta’nın The Lacemaker (Dantelci Kız) filmiyle gelir.

The Lacemaker (1977, Claude Goretta)
Henüz yirmili yaşlarının ortasındayken, uluslararası eleştirmenlerin dikkatini çeker ve Avrupa sinemasının en parlak oyuncularından biri olarak anılmaya başlanır. Sonraki yarım yüzyıl boyunca, kendisini hiçbir sinemasal anlayışın içine sıkıştırmaz. Claude Chabrol’la sekiz filme yayılan ortaklığı, sinema tarihinin en verimli yönetmen-oyuncu birlikteliklerinden biri olarak kabul edilirken Michael Haneke, Paul Verhoeven, Jean-Luc Godard, Maurice Pialat, Michael Cimino, Claire Denis, Hong Sang-soo, Marco Bellocchio, Joachim Trier ve Mia Hansen-Løve gibi birbirinden tamamen farklı tarzda yönetmenler de dönüp dolaşıp aynı oyuncuda, kendisinde karar kılarlar. Zira o, neredeyse hep aynı maskenin altından binbir suratıyla bizlere bakan, olağanüstü bir canavardır.
Bu açıdan bakıldığında, canavarlardan en iyi anlayan ustalardan biri olan Argento’nun, yeni filmi için Huppert’i başrol seçmesi pek de şaşırtıcı değildir. Huppert’in can verdiği tüm karakterler, toplumsal normların en derin çelişkilerini açığa çıkaran birer kırılma noktası olarak aileyi, sınıfı, cinselliği, hukuku ve modern öznenin kuruluşunu görünür kılan felsefi sorgulama alanlarına dönüşürler.
Belki de bu nedenle, onu izlediğimiz her film, insanı kendi karanlığı üzerinde düşünmeye davet eden derin bir buluşmadır. Bu filmlerde kötülük, psikopatolojinin; arzu, romantizmin; iktidar ise kaba tahakkümün konusu olmaktan çıkar, insan varoluşunun en gündelik, en sıradan ve en tanıdık katmanlarına yerleşir.
- Bu yüzden Huppert’in karakterleri “iyi” ya da “kötü” değildirler. Onlar, Nietzsche’nin ahlakın mutlaklığına açtığı gedikten, Freud’un bilinç dışını insan davranışının merkezine yerleştiren devriminden ve Haneke’nin modern özneyi bütün ahlaki konforlarından arındıran sinemasından sonra, insanın neye dönüştüğünün canlı örnekleridirler.
İşte Huppert’in büyük oyunculuğu tam da burada başlar. O, karakterlerini açıklamaz, yargılamaz ya da aklamaz. Aksine, onları bütün çelişkileriyle var eder ve seyirciyi, kendi ahlaki reflekslerini yeniden kurmaya davet eder.

La Pianiste (2001, Michael Haneke)
La Pianiste'de Erika Kohut, arzunun, hazla olduğu kadar disiplin, utanç, iktidar ve kendine yönelen şiddetle de örülü olduğunu gösterir. Huppert, Jelinek’in romanındaki acımasızlığı, Haneke’nin neredeyse cerrahi bir inceliğe sahip sinema dilini ve arzunun aynı anda hem hâkimiyet kuran hem de teslim olan doğasını bedenine taşıyarak, görünür kılar.
Elle'in Michèle’i ise çağdaş sinemanın en büyük ahlaki bilmecelerinden bir tanesidir. Uğradığı saldırının ardından kurduğu ilişki ve yaşadığı mağduriyet; fail, arzu ve güç arasındaki bütün alışılmış kategorileri dağıtacak ve her sahne, seyircinin etik pusulasını yeniden ayarlamasına yol açacaktır.

Violette (1978, Claude Chabrol)
Huppert’in Claude Chabrol ile kurduğu yaratıcı ortaklık, Fransız burjuvazisinin en kapsamlı sinemasal anatomilerinden birine dönüşür. Violette Nozière'de suç, aile kurumunun derin çatlaklarından doğar. Story of Women'da Marie Latour, savaş yıllarında kadın bedeni üzerinde kurulan iktidara karşı gündelik hayatın sessiz ama sarsıcı direncini temsil eder.
La Cérémonie'de Jeanne ise modern sinemanın en unutulmaz sınıf portrelerinden biridir. Bu filmle Chabrol; Balzac ve Flaubert’in burjuva evrenini bu kez hizmet edenlerin gözünden kurar. Jeanne’ın dinginliği; yıllarca aşağılanmış ve görünmez kılınmış bir toplumun, yıkılan kusursuz öz denetimiyle birleşip şiddetle patlamış ve finalde toplumun fay hattı nihayet parçalanmıştır.Isabelle, bütün bu süreci neredeyse sıradanlığın içinde eriyen bir oyunculukla kurarken, dehşet tam da bu sıradanlığın içinden doğar.

Story of Women (1988, Claude Chabrol)
Claire Denis’nin White Material'ında sömürgeciliğin çözülüşü tek bir kadının inadı üzerinden görünür hâle gelir. Hong Sang-soo, filmlerinde gündelik konuşmaların arasına gizlenmiş duygusal salınımları yakalar. Mia Hansen-Løve’un Things to Come'ında ise bir felsefe profesörü, hayatın elinden aldıkları kadar, kendisine açtığı yeni ufuklarla da yaşamayı öğrenir.
- Kısacası aynı oyuncu, tarihin şiddetini, düşüncenin yalnızlığını, arzunun karanlığını ve iktidarın ayartıcılığını eşit yoğunlukta taşıyabilir. Bu esneklik, teknik virtüözlükten çok daha fazlasıdır; insan doğasının birbirine zıt katmanlarını aynı kıvraklıkla kavrayabilme yeteneğidir.
Yaklaşık elli yıla yayılan kariyerinde 120'yi aşkın filmde rol alır Huppert. Tiyatroyu sinemayla eşzamanlı sürdürürken Bob Wilson, Patrice Chéreau, Luc Bondy, Krzysztof Warlikowski ve Ivo van Hove gibi çağdaş sahnenin en önemli yönetmenleriyle çalışır. Cannes, Berlin ve Venedik Film Festivalleri’nin başlıca oyunculuk ödüllerini kazanır; César Ödülleri tarihinin en çok aday gösterilen oyuncusu olur; Elle ile Akademi Ödülü’ne aday gösterilir. 2009 Cannes Film Festivali’nin jüri başkanlığını üstlenir. Farklı kuşaklardan, farklı estetik anlayışlardan ve farklı ülkelerden gelen sinemacıların yarım asır boyunca aynı oyuncuda birleşmesi, çağdaş sinemanın, üzerinde uzlaştığı ender hakikatlerden biridir.
- Oynadığı filmlerin türleri değişir, çalıştığı yönetmenler değişir, sinemasal anlayışlar değişir. Lakin “Huppert sineması” hep aynı sualin etrafında döner: İnsan, kendi arzusu, iktidarı, korkusu ve özgürlüğüyle baş başa kaldığında kim olur?
Bu yüzden onun filmografisi, son yarım yüzyılın ahlak, arzu, güç, sınıf ve özgürlük üzerine kurulmuş, muazzam bir sinemasal düşünce laboratuvarıdır. Ve Isabelle Huppert’in her türden performansı, çok büyük performansların toplamından daha fazlasıdır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Mehmet Sindel
1970'de dünyaya geldi; uzun süre sessiz kaldı. Komşu teyzenin müdahalesi üzerine konuşmaya başladı ve bir daha susmadı. Boğaziçi'nde işletme okudu, derecesiz mezun oldu. Otomobil kullanmayı bilmeden otomotiv sektöründe CMO'luk, finanstan anlamadan banka genel müdür yardımcılığı, "bu fiş neden bu prize girmiyor" seviyesindeyken .com CEO'luğu yaptı. Bilmediği işlerde çalışmayı bir yöntem olarak benimsedi; konfor alanının dışında kalmayı ise bir yaşam biçimi olarak. Hobisi olan sinemayı önce yazarlığa taşıdı. Atlas Tarih ve Arka Pencere dergilerinde sinema yazıları yazdı. Bireysel ve kurumsal film okuma atölyeleri düzenliyor, sinema üzerine keynoteler veriyor. Kurucusu olduğu Sindel Kültür Sanat Platformu bünyesinde film okumaları yapıyor; dünya çapında akademisyenleri bir araya getirerek derinlikli seminerleri organize ediyor. Filmlerle yaşıyor. Öğretmek için değil, öğrenmek için konuşuyor. Bir patronunun onu eleştirmek için söylediği "Sen de çok güzel hikaye anlatıyorsun" cümlesini hayatının en güzel övgüsü olarak taşıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
M. Enes Özel, bir hayli aktif kullandığı Instagram hesabında kendisini "Psikiyatri uzmanı. Kalan her şeyin amatörü, talihli ucube, falsolu kul" olarak takdim ediyor. Özel ile yeni kitabı "Normal" ve farklı kuşakların normali algılama biçimleri üzerine konuştuk.

Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı Elizabeth Holmes belgeseli "You Can See Everything", son yılların en tuhaf ve katmanlı filmlerinden biri. Filmde herkesin, Nathan dahil, farklı yansımalarını görüyoruz; hem kendilerini gördükleri gibi, hem herkesin onları gördüğü gibi, hem de bizim onları gördüğümüz gibi. Bu ayna labirentinde herkes, herkesi, izleyiciye oynuyor. Ve izliyor.

24-31 Ekim tarihleri arasında düzenlenen 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali, yarışma seçkisi ve Film Forum etrafındaki tartışmalarla Türkiye sinemasının bugününü, geleceğini ve festivalin prestij iddiasını sorgulamaya açtı.

"Norm: The Tale of Norm Macdonald" bazen tanıdık görüntülerin rahatlığına fazla güveniyor, bazı güç soruların üzerinde daha uzun durabilecekken yeni bir şakaya geçiyor. Yine de Norm’la vakit geçirme duygusunu yakalıyor.

İlki 2006'da düzenlenen Sinopale, yirmi yılda Türkiye’nin en uzun soluklu bağımsız sanat oluşumlarından birine dönüştü. Bienalin kurucuları, küratörleri ve sanatçılarıyla 10. edisyon vesilesiyle biraraya gelerek Sinopale’nin kentle kurduğu ilişkiyi ve yerel bilginin çağdaş sanatla buluşma biçimlerini konuştuk.




