YUNT: Küratöryel yöntemlerin ve işbirliklerinin laboratuvarı

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Sultanbeyli’de konumlanan, kâr amacı gütmeyen sanat ve etkileşim alanı YUNT, ikinci yılını geride bıraktı. Tüm seneye yayılan Merve Elveren ve Meriç Öner’in küratörlüğünü üstlendiği VarYok adlı serginin kapanmasına günler kala YUNT’un kurucusu Muratcan Sabuncu ile sohbet ettik.
YUNT’un misyonu, izleyiciyle kurduğu ilişki, "VarYok" programı, "İmgenin Onuru" podcasti ve gelecek planları üzerine konuştuk. VarYok sergisini 16 Ağustos’a dek ziyaret edebilirsiniz.
YUNT’u kurarken hayal ettiğiniz misyonla bugün geldiği yer arasında ne tür sapmalar ya da dönüşümler oldu bahsedebilir misiniz?
YUNT, başlangıcından beri varoluş imkanlarının açıklığına yerleşen bir tavrı sürdürüyor. Kendi anlamını inşa faaliyetini sürekli kılarak eylem repertuvarını çeşitlendirmeye ve yenilik olanağı açığa çıkarmaya yönelik arayışına devam ediyor. Sultanbeyli’de konumlanmasıyla başlayan süreç, zaman içinde YUNT’u şehrin sanat haritasını genişleten ve merkez-çeper ayrımını tartışmaya açan bir sanat kurumu olmanın ötesine taşıdı. Sergen Şehitoğlu ile karşılaşmaların yaşandığı, diyaloğun kurulduğu, entelektüel sorgulamaların somutlaştığı, karşılıklı öğrenmeye açık bir mekan kurgulama düşüncemiz; sergileri, yayınları, konuşma ve öğrenme programlarıyla YUNT’u farklı özne, gündem ve yaklaşımlara alan açan bir mekan hâline getirdi. Bugün en büyük dönüşümü YUNT’u sabit bir kurumsal kimliğe demirlemek yerine, karşılaşmalar aracılığıyla kendini sürekli yeniden kuran bir kurum olarak tanımlıyor oluşumuzda görüyorum.

Peki YUNT’un izleyicisiyle kurduğu ilişki zamanla nasıl evrildi?
YUNT’un ilişki üretme anlayışı, gelmekte olan bir ortaklığın koşullarını araştırmaya dayanıyor. Bu ortaklık fikri, Agamben’in tekilliklerin önceden belirlenmiş bir kimlik ya da aidiyet şartına dayanmaksızın birlikte var olabilmesine ilişkin düşüncesiyle kesişiyor. Bu nedenle YUNT’u, belirli bir topluluğu temsil eden ya da bir gruba kültürel içerik sunan bir kurumdan ziyade farklı karşılaşmaların yaşanmasına ve henüz öngörülemeyen ilişkilerin ortaya çıkmasına imkan veren bir alan olarak görüyorum. Bu yaklaşım, yeni ortaklaşma biçimlerini denemeyi YUNT’un mekansal tercihlerine ve programlarına yön veren unsurlardan biri hâline getiriyor.
YUNT’un içine yerleştiği mekan, etkileşim arayışımıza cevap verecek şekilde tasarlandı. Şeffaf cephe, sergilere dahil edilen vitrin alanları ve dış mekandaki yerleştirmeler, bu arayışa cevap olarak önerdiğimiz tercihlerin başında geliyor. YUNT’un bugün bulunduğu yerde duyusal durağanlığı kırmanın ve merak uyandırmanın ötesinde ziyaret edilen bir mekan oluşu, yakın teması ve samimi diyalogları gündelik hayatımızın bir parçası kılıyor. Bunda elbette sergi ve kamusal programların ilgi uyandırmasının rolü büyük.
İki yılın ardından YUNT’un İstanbul sanat dünyasındaki konumunu nasıl görüyorsunuz?
YUNT; sanatçılardan küratörlere, eleştirmenlerden ziyaretçilere sayısız katılımcının düşünce ve eylemleriyle dahil olduğu süreçler tasarlamakla ilgileniyor. Sanat dünyası ile güçlü bağlara sahip, ancak yerleşik örgütlenme biçimlerine eleştirel bir mesafede duran ve sanatın farklı toplumsal ve mekansal ilişkiler içinde yeniden düşünülebileceği olanakları sorgulayan bir eşikte konumlanıyor. Eşikte olmak, YUNT için geniş bir olasılıklar alanına yerleşerek farklı yöntemleri denemek ve yeni ilişkiler kurmayı öncelemek, dolayısıyla mevcut yapılardan ayrışmak anlamına geliyor.
Başlangıçta öngörmediğiniz ama bugün YUNT’un merkezine yerleşmiş bir ihtiyaç ya da işlev oldu mu?
Henüz kuruluş aşamasındayken YUNT’u bir sanat ve etkileşim alanı olarak tanımlamış olmayı önemsiyorum. Bugün ekip olarak sergilerin program içindeki ağırlığını tartışıyor oluşumuz, başlangıçta YUNT’u konumlandırdığımız yerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte, sergilerin işlevine ilişkin tartışmalarımızın bu denli derinleşeceğini o günlerde öngörmediğimi ifade etmem gerekir.
Verili anlamlara sorunsal şekilde yaklaşmak, YUNT’taki sergilerin temel niteliği olarak belirginleşiyor. Şimdiye kadarki her sergi belli bir sorunsalı gündeme getirdi, böylece şehrin sınırları ile başlayıp mekanın üretimi ve kamusallığın dönüşümü ile devam eden bir düşünce akışı YUNT’un programına yön vermiş oldu. Bu sayede sergiler, yalnızca yapıtları belirli bir süre boyunca izleyiciyle buluşturan bir organizasyon olmaktan çıkarak farklı seslerin, deneyimlerin ve perspektiflerin karşılaşmasına alan açtı.

Sergilerin toplum açısından taşıdığı anlam ve önemi sorgulamanın YUNT’un bir sanat kurumu olarak kendi zamanıyla hesaplaşma ve şimdiye karşı tavır almaya ilişkin hassasiyeti açısından hayati bir rol oynadığını düşünüyorum. Ancak bu sorgulamayı sürekli kılmak, sergilerin yalnızca sergilenme süreleri içinde ürettikleri düşünsel ve toplumsal etkilerle yetinmemeyi gerektiriyor. Bana kalırsa asıl mesele, serginin mekan ve zamanın sınırlarının ötesine geçerek düşünsel ve toplumsal etkisini kalıcılaştırması, YUNT’taki varlığı sona erdikten sonra da yaşamaya devam edebilecek bir potansiyel taşıması için çaba göstermektir.
Sanat kurumlarının kamusal alandaki rolü sizce bugün yeniden tanımlanmalı mı? YUNT bu tanımın neresinde duruyor?
Kamusal alan; biraraya gelinen, fikirlerin paylaşabildiği, farklılıklarını tartışabildiği ve karşılaşılan sorunlara ortak çözümler aranabilen toplumsal ve politik bir zemin. Sanat kurumları ise bu zeminin en önemli mekansal karşılıklarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Ortak dünyanın yıkıma uğradığı, toplumsal bağların çözülmeye başladığı ve yurttaşlığın giderek siyasal edilgenliğe indirgendiği bir düzende YUNT’u çok sesli bir karşılaşma ve müzakere alanı olarak kurgulamak, kamusallığın bugün ihtiyaç duyduğu dinamizme ve çoğulluğa katkıda bulunma çabasıdır. Bu nedenle YUNT’un kamusallığını yalnızca fiziksel olarak erişilebilir bir mekan olmasında değil, ortak bir dünya kurma ihtimalini ve geleceğe duyulan inancı açık tutmasında görüyorum.
"VarYok" programının çıkış noktasında hangi sorular vardı? Program nasıl ortaya çıktı?
“VarYok”, YUNT’un kuruluşundan bu yana üzerine düşündüğü kamusallık meselesine ilişkin soruşturmalarını derinleştirme ihtiyacından ortaya çıktı. Türkiye ve dünyadaki gelişmelerin kamusallığa dair soruları ve olası cevapları çoğaltmamızı kaçınılmaz kıldığı noktada Merve Elveren ve Meriç Öner’in önerdiği “VarYok” programı YUNT’ta hayata geçirildi.
Üç bölüm hâlinde bir yıla yayılan “VarYok”; kişiler, cisimler, mekanlar ve tarihler aracılığıyla YUNT’un kamusallığın dönüşümünü anlamaya yönelik kolektif bir düşünme pratiğini sürdürme daveti için çok katmanlı bir zemin oluşturuyor. Farklı an ve coğrafyalara sıçrayan programda katılımcılar, araştırmalarını ve üretimlerini özel/kamusal gerilimi üzerinden yeniden yorumluyor. Gürbey Hiz, Emre Hüner, Mona Mahall, Aslı Serbest, Metehan Özcan, Firuzan Melike Sümertaş ve Deniz Tortum’un katılımıyla oluşturulan program, 16 Ağustos’a kadar YUNT’ta ziyaret edilebilir.
Peki programın son bölümündeki “Anıtsı” başlığı, bugünün dünyasına dair neyi işaret ediyor?
VarYok programı, hazır cevaplardan çok yeni sorular seslendirirken doğrusal bir çizgiyi takip etmek yerine, katılımcıları ve izleyicileri çatallanan bir yolda birlikte ilerlemeye davet ediyor. Programı oluşturan üç alt başlığın - Canlı, Halı Altı, Anıtsı - her birinin bugün yeni bir terminoloji talep eden kamusallığı tarif etmek için ortaya atılmış güçlü kavramlar olduğunu düşünüyorum.

Son bölümün küratörler Merve Elveren ve Meriç Öner tarafından “Anıtsı” başlığıyla adlandırılması ise bana göre özellikle yerinde. Kavram, topluma dayatılan zayıf temelleri sorgulamanın yanı sıra büyük anlatıların doğurduğu istikrar ve güven yanılmasını görünür kılıyor. Bu anlamda “Anıtsı”; kamusal alanı sabit, homojen ve üzerinde mutabakata varılmış bir zemin olarak kurma teşebbüsüne yönelik geniş çaplı bir sorgulamayı içeriyor. Anıtsallığın ardında saklı kalan aktörleri, deneyimleri ve tarihleri yeniden görünür kılarak kamusallığın aslında ne kadar çoğul, çatışmalı ve değişken bir zeminde kurulduğunu düşündürüyor.
Büyük Valide Han’ın güncel fotoğrafları, Firuzan Melike Sümertaş’ın Osmanlı döneminde kadın baniler tarafından inşa ettirilmiş yapılara dair araştırmasından hareketle sergide yer alıyor. Bu çalışma, çoğunluğu hanedan mensupları ve yakın çevresinden kadınların İstanbul’un fiziksel ve sosyal dokusu üzerindeki etkisine dikkat çekerek kentin tarihini yalnızca hakim anlatılar ve erkek aktörler üzerinden kuran bakışı tartışmaya açıyor. Deniz Tortum’un Dünya adlı deneysel filmi ise var olma(ma), dahil olma(ma) ve uyuşma(ma) çabalarının izini sürerek bireyin dünyayla kurduğu ilişkinin kırılganlığını ve belirsizliğini gündeme getiriyor. Bu iki çalışma, farklı yöntemlerle “Anıtsı”nın gündeme getirdiği temel soruya geri dönüyor: Kamusal olanı hangi anlatılar, kimler ve hangi görünürlük rejimleri kuruyor; kimler ve neler bu zeminin dışında bırakılıyor?
Zeynep Sayın tarafından hazırlanıp sunulan "İmgenin Onuru" podcast seriniz büyük ilgi çekti ve belli ki bir boşluğu doldurdu. "İmgenin Onuru" yolculuğuna nasıl devam edecek?
YUNT, Zeynep Sayın tarafından hazırlanıp sunulan “İmgenin Onuru” ile toplumsal gelişmeler bağlamında imgeyi bir direniş yöntemi olarak ele almaya yönelik bir araştırma ve dijital arşiv çalışmasını hayata geçirdi. Konuklar ve dinleyicilerin arasında çok sesli bir tartışma ve düşünme ağı hayata geçirme fikrinden yola çıkarak imgenin sivil mücadele ve toplumsal dayanışmada açtığı alanı, oynadığı rolü ve harekete geçirdiği potansiyeli Türkiye deneyimi üzerinden birlikte düşünmeyi amaçladık. Bu davetin, sizin de ifade ettiğiniz gibi, geniş bir karşılık bulduğu kanaatindeyim.

Podcast formatı yazılı metinlerin sabit ve doğrusal yapısından sıyrılmak ve belleği sesle tutmak için benzersiz bir fırsata dönüştü. Yayın aracılığıyla imgenin farklı tezahür biçimlerini deşifre ederek kolektif bilinçdışımızın resmini sunan bir imge atlasının da ilk adımını atmış olduk. Bundan sonra başlattığımız tartışmanın YUNT’un mekanına yerleşerek derinleşmesini arzu ediyor, farklı programlarla sürekli genişleyen ve yaşayan bir araştırma alanını hayata geçirmeyi temenni ediyoruz.
Son olarak yakın zamanda YUNT’ta bizi neler bekliyor?
YUNT, akışkan bir kurumsal kimliği benimsemenin hangi pratiklerle mümkün olabileceği üzerine düşünen bir kurum. Bu doğrultuda yakın zamanda, küratörlüğü tekil bir otoritenin yönettiği bir süreç olmaktan çıkarıp farklı öznelerin birlikte düşünerek ve üreterek kurduğu ortak bir zemin olarak ele alan bir program hayata geçirmeyi planlıyoruz. Bu yaklaşım, YUNT’un farklı küratöryel yöntemlerin ve işbirliği biçimlerinin sınandığı bir laboratuvar olma arzusuyla tamamen örtüşüyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaklaşık yarım yüzyıla yayılan kariyerindeki 21 Akademi Ödülü adaylığı, Meryl Streep’in sinema tarihindeki esas yerini anlatmaya yetmez. Zira onun başarısı, ürettiği sayısız mimik, jest, ses, aksan ve beden dilinin çok ötesindedir. Streep oyunculuğunu diğerlerinden ayıran asıl cevher, onun durmaksızın, insanın toplumsal rollerinin gölgesinde kalan o küçük kişisel bölgeyi arayışında gizlidir.

Sinemaya uyarlanan romanlarıyla bilinen İngiliz yazar Robert Harris'in 2015-2026 yılları arasında yazdığı Cicero Üçlemesi, "Imperium", "Lustrum" ve "Diktatör" adlı üç kitaptan oluşuyor. Tutkular, hırslar, entrika, kumpaslar ve cinayetler derken macera üçüncü kitapta Julius Caesar'a kadar uzanıyor.

Mindy Kaling’in yeni dizisi "Not Suitable for Work", New York’ta hayata tutunmaya çalışan beş arkadaş üzerinden 20’li yaşların dağınıklığına, arkadaşlığa ve en önemlisi iş ile aşk arasındaki bulanık sınırlara bakıyor.

Konser biletleri öyle pahalılaştı ki, çevrimiçi sıraya girmek artık mücadelenin sadece yarısı. Rekor seyirci ve gelirlerle zirve yapan konser ekonomisi, gençler için giderek erişilemez hâle geliyor. Peki gençlerin faydalanabileceği, bu sistemin dışına çıkan uygulamalar neler?

Babası Nahit Kabakcı Koleksiyonu’ndan devraldığı koleksiyonculuk mirasını bugün paylaşma, dayanışma, sergileme, kuşaklararası aktarım üzerinden yeniden düşünen Huma Kabakcı ile bir koleksiyonun kuşaklar boyunca geçirdiği dönüşümü, koleksiyonerliğin kamusal sorumluluğunu, Türkiye’den Orta Avrupa’ya uzanan diyalog alanlarını ve Lidice ile kurulan işbirliğini konuştuk.



