Zehri ilaca dönüştürecek irade: 6 Şubat’ı hatırlamak

AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
"Anlatmak bir görevdi. Tanıklık etmek, bir borç. Çünkü unutmak, onların iki kez ölmesi olurdu."
Primo Levi
6 Şubat’ın, acının takvime sıkıştırıldığı üçüncü yılındayız. Yas, ritüele dönüşüp sorumluluğu örtüyor. Oysa unutmak, ölenleri bir kez daha öldürmektir. Felaketler, Demokles’in Kılıcı gibi başımızda sallanmaya devam ederken yaşanan acılar toplumsal hayatın merkezinden çekilip duygusal, dinsel ritüellere dönüştürülerek metafizikleşiyor. Tutulan yas, sonuç olarak ne bir yüzleşmeye ne de gerçek bir hesap sormaya evriliyor; açılan mahkemeler, adliyelerin tozlu raflarında Kafkaesk şekilde zaman aşımına uğratılıyor; bizler ise bu adaletsizlik denizinde nefessiz kalmaya devam ediyoruz.
- 6 Şubat’tan ne öğrendik? Felaketin açığa çıkardığı çatlaklarla yüzleştik mi? Daha sorumlu, örgütlü, hesap soran bir topluma mı dönüştük yoksa trajedi hafızamıza bir yenisini daha mı ekledik?
Bu sorulara verdiğimiz yanıt, bizi kaçınılmaz biçimde tarihimize götürür çünkü 17 Ağustos 1999 ile 6 Şubat 2023 arasında uzanan çizgi, yalnızca jeolojik bir hat değil, ekonomi-politik, ahlaksal bir süreklilik gösterir. Aynı ihmaller, aynı unutma biçimleri… İsimler değişir, iktidarlar, makamlar el değiştirir ama ders bir türlü alınmaz. Alınmadığı için afetler, felaketlere dönüşür: Aynı yöntemleri işleterek farklı sonuçlar beklenirken “yüzyılın felaketi” gerçekleşiverir.
Şapkayı önümüze koyalım: Deprem doğaldır, felaket ise politik. Yıkımın boyutunu, politik kararlar belirler. Nerede yapılaşmaya izin verildiği, nasıl denetlendiği, hangi önlemlerin alınmadığı… Bunların her biri, felaketi kaçınılmaz kılan zincirin halkalarıdır.
Asıl soru şudur: Neden aynı şeyler olmaya devam ediyor? Yanıt, belleğin ne olduğuna içkindir. Bu içkinlik şunu sorar: Hatırlamanın değişme neden olmaması ne demek?
Hatırlama eylemi, Eski Yunancada zehir, ilaç, büyü anlamına gelen pharmakon gibidir; aynı anda hem zehir hem de ilaçtır. Eğer 6 Şubat’ı yalnızca takvimlerdeki bir yas ritüeline dönüştürürsek bu hatırlama biçimi toplumsal iradeyi uyuşturan bir zehire dönüşür; sorumluluğu kaderin anonimliğine havale ederek bizi pasifleştirir. Ancak hatırlamayı, adaletin peşine düşen, tanıklığı hesap sormaya evrilten bir eylem olarak kurgularsak işte o zaman bu hafıza, toplumsal bağışıklığımızı güçlendiren gerçek ilaca yani çareye dönüşür.
1980'lerden bu yana üzerine sürekli beton dökülen, doğası gereği örgütlü toplumsallığımız, bugün dayanışma ağlarında filizlenen o "ayrık otu" direnci, pharmakon'un bu şifalı yüzünü temsil etmektedir. Bu nedenle hatırlamakla bellek arasında ontolojik bir fark vardır. Hatırlamak, duygusal anlamda geri çağırma; bellek, ekonomi-politik ve etik bir yükümlülüktür.
Felaketler söz konusu ise bu fark daha da belirginleşir. Yıkımı hatırlamak, kayıpları anmak, acıyı paylaşmak elbette insani bir ihtiyaç. Ancak bellek burada durduğunda işlevini yitirir. Çünkü bellek, “Ne yaşadık?” sorusuyla değil, “Bu yaşananın bir daha olmaması için ne yapıyoruz?” sorusuyla anlam kazanır. Bu anlamda bellek, bir tür kamusal vicdandır. Kimin konuştuğunu, sustuğunu; sorumluluk aldığını, suçu zamana yayarak görünmez kıldığını kaydeder. Felaketlerden sonra tutulan bu kayıt, yalnızca tarih kitaplarında değil, toplumsal ilişkilere de toplumsal vicdana da umuda da rengini verir. Sessizlik de belleğin parçasıdır, unutma da.
Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, sorumluluk suçla karıştırılamaz. Sorumluluk, doğrudan fail olmakla değil, olup bitene “Ben burdayım” diyebilmekle ilgilidir. Felaketler, tam da bu nedenle yöneticilerle birlikte toplumu da sınar. Kim görmezden geldi, kim normalleştirdi, kim “Beni ilgilendirmiyor” dedi? Bellek, bunların toplamıdır.
Bellek aynı zamanda seçicidir. Neyi hatırladığımız kadar, neyi unuttuğumuz da politiktir. Paul Ricoeur’a göre unutma, örgütlü bir tercihtir. Felaketlerin ardından hızla yapılan "normalleşme" çağrıları, belleğin rahatsız edici yükünü hafifletmek içindir. Oysa bellek, salt hatırlamaya indirgenemez çünkü rahatsız etmeye içkindir. Bellek, geçmişe bakmak kadar geleceği kurma iradesidir. Hatırlamak, “Felaketin tekrarlanmaması için sorumluluk alıyorum” demektir. Bellek, bu anlamıyla dönüştürücü iradenin oksijenidir.
Hatırlamak, tamamen kurumların üstlenebileceği bir sorumluluk değildir. Bunun kanıtı, felaket anlarında ortaya çıkan “biz”dir. Kimliklerin askıya alındığı, rollerin çözüldüğü anda toplum, kurumlardan önce, hiçbir yerden talimat beklemeden kendiliğinden harekete geçer.
- Felaket anı, toplumun en çıplak hâlidir. Deprem, savaş ya da işgalde aynı örüntü yaşanır: Alışıldık hiyerarşiler anlamını yitirir; insanlar sıfatlarından sıyrılıp birbirine muhtaç öznelere dönüşür. Toplumu birarada tutan şeyin ne olduğu, tam da bu anlarda açığa çıkar.
6 Şubat sabahı beliren işte buydu. Enkaz başlarında kimse kimsenin kimliğini sormadı. Siyasi görüşler, sınıfla, etnik ya da mezhepsel ayrımlar geri çekildi. Yerine başka bir dil geçti: “Sesim geliyor mu?”, “Elimden ne gelir?”, “Yalnız değilsin.” Bu dil, kurumlardan değil, komşuluktan, yakınlıktan, tanıklıktan doğdu.
Bu yalnızca depreme özgü değildir; hayatta kalmanın ortak mesele olduğu her kriz, “biz”i yeniden tanımlar. 6 Şubat'ta kurumların işlevsiz kaldığı anda, insanlar emir ya da talimat beklemeden, "Yetkim var mı?" diye sormadan taşın altına elini koydu. Bu, toplumun asıl ayakta durmasını sağlayan gerçek dayanışma kapasitesiydi.
Felaket anlarında ortaya çıkan bu tablo, tesadüfi değildir. Çünkü kriz, toplumsal ilişkilerin süslerini döker. Olağan zamanlarda bizi ayıran, aramıza mesafe koyan, rekabete zorlayan, yer yer düşmanlaştıran mekanizmalar anlamsızlaşıp çöktüğünde, sahici; sahici olduğu kadar da içten bağlar filizlenir. İnsan, insana bakar; bakış bakışa çağrı olur. Toplum, bir soyutlama olmaktan çıkar; dayanışarak toplumsallaşır.
Ancak bu iklim geçicidir. Sıcak günler geride kaldığında “fabrika ayarları” yüklenir. Peki, bu güç neden kalıcı olmaz? Yanıt, devlet ve işleyişindedir. Dayanışmanın geçiciliği, merkezi bürokratik yapının onu bastırmasından kaynaklanır.
Devlet nerede?
Felaket anında sorulan “Devlet nerede?” sorusu, aslında daha derin bir paradoksu imler: Devlet bu kadar büyük ve her yerdeyken neden işe yaramadı? 6 Şubat’ta ifşa olan, devletin bütün kurumlarıyla işlevsizliğiydi. Uzayan emir-komuta zincirleri hareketi yavaşlattı; yetkiler dağıldıkça sorumluluk buharlaştı; merkezde kilitlenen kararlar, mevcut kaynakları bile harekete geçiremedi.
Bu bir tesadüf değil. Merkezî devlet aklı, yapısı gereği krizi yönetemez. Merkezileştikçe bilgi yukarı taşınır, karar ağırlaşır, yerel inisiyatif felç olur. Oysa felaket anlarında hız, yakınlık, yerindelik üçlüsü hayat kurtarır. Bürokratik düzen, sorumluluğu prosedürlere gömer; herkes görevini yapar ama kimse sonuçtan sorumlu değildir. Max Weber’in tanımladığı bu yapı, olağanüstü zamanlarda ölümcül bir hantallığa bürünür. Mesele, devletin nasıl örgütlendiği, kimin adına işlediğidir. Kriz anında toplumun reflekslerini felç eden, yerelin inisiyatifini boğan, her şeyi merkezden kontrol etmeye çalışan bir yapı, çözüm üretmek yerine sorunu derinleştirir.
Sorumluluğun çağrısı: Dayanışma
6 Şubat’ta ortaya çıkan dayanışma ne mucize ne de istisnaydı; kriz anlarında devreye giren etik refleksti. Bu, yalnızca “iyilik” değil, etik bir çağrıydı. Levinas’ın sorumluluk etiğinde işaret ettiği gibi, ötekinin çağrısına yanıt vermek tercih değil, yükümlülüktür. Felaket anlarında yardım etmeyiz, hayatın sorumluluk çağrısına koşarak yanıt veririz.
Dayanışmanın iyileştirici gücü de buradan gelir. Yarayı sardığı gibi ilişkiyi de onarır. Ruhu ısıtır, yaşamı salt hayatta kalmaktan çıkarıp anlamlı kılar. Tüm yıkıcılığına rağmen, felaket anlarında kısa süreliğine de olsa deneyimlediğimiz şey politik, etik, estetik bir yoğunluktur. Peki, bu dönüşüm nasıl kalıcı kılınabilir?
Tanıklıktan hesap sormaya
Felaketlerden sonra en büyük tehlike unutmak değil, tanıksızlaşmaktır. Tanıklık, yaşananların sorumluluğunu geleceğe taşımayı kabul etmektir. Tanıksızlık ise tarihsizliktir. Tarihsizleşen toplumda, hiçbir şey gerçekten yaşanmış sayılmaz; dolayısıyla hiçbir şeyin hesabı da sorul(a)maz.
Peki, hesap sorulmadığında ne olur? Hukuksuzluk istisna olmaktan çıkıp norm hâline geldiğinde, toplumun bağışıklık sistemi çöker. Tıpkı savunmasız bir bedenin en küçük enfeksiyona açık hale gelmesi gibi, hesap mekanizmaları felç olmuş bir toplum da keyfiyete, yeni felaketlere davetiye çıkarır. Sorumluluk adreslenmediği sürece, “Kime ne oldu ki!” sözü kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşür. Tanıklık ise bu sözü reddedip “Buradayım, olup biteni anlıyorum, sorumluları biliyorum, susmuyorum, hesap soruyorum” demektir.
Ancak Türkiye’de bu çöküşe direnen bir damar var. Devletin sistematik olarak boşalttığı alanda, toplum dijital, fiziksel, hibrit dayanışma ağlarıyla kendi hayatiyetini yeniden kuruyor. 17 Ağustos’tan 6 Şubat’a uzanan bu hat, "yetkisiz sorumluların" nasıl bir kolektif irade inşa ettiğinin kanıtıdır. Bu ağlar, yalnızca yardım taşıyan lojistik kanallar değil; aynı zamanda unutuşa karşı örülen kamusal tanıklık zincirleridir.
6 Şubat enkazının altından kalkmak için yalnızca fizikî ihya yeterli değildir; bu yıkımı, ancak toplumsal rehabilitasyonla eşzamanlı yürütebiliriz. Bu sürecin asıl özneleri, "yetkisi olmayan ama sorumluluk üstlenen" ayrık otları yani yetkisiz sorumlulardır. Ne sulanmaya ne de çapalanmaya ihtiyaç duyan, üzerine dökülen milyonlarca betonun altından bile başını uzatabilenlerdir. Bugün hatırlamak, tam da bu ayrık otu direnciyle; enkazı gerçek bir yurda dönüştürme iradesidir.
6 Şubat’ın üçüncü yılında, yasımızı kamusal sorumluluğa dönüştürüp dönüştüremediğimizin muhasebesini yapalım. Dayanışma hayat kurtarır; ama tanıklıkla birleşip hesap sormaya evrilmedikçe aynı yıkımlar yeniden yaşanır; ilaç, zehire dönüşür. Felaketin açtığı yaralara merhem olalım ama bir yandan da o yaraların neden açıldığını unutmayalım. Çünkü kalıcı şifa, felaketi ritüelleştirip kadere bağlamak değil, 'bir daha asla' demenin etik-politik ısrarını sürdürmektir. Hatırlamak, adalet yerini bulana dek susmayacağımızı beyan eden itirazın sessiz ama dönüştürücü çığlığıdır.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
AngstHer cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Metin V. Bayrak
Lisans ve yüksek lisans eğitimini Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştır. Felsefe, uygulamalı felsefe, çocuklarla felsefe (P4C), alternatif eğitim, mimarlık, edebiyat ve sanat gibi alanlarda disiplinlerarası çalışmalar yürütmektedir. 2008 yılından bu yana uygulamalı felsefe alanında hem teorik hem pratik düzeyde konferanslar, atölyeler, eğitim programları ve projeler gerçekleştirmekte; felsefeyi kamusal alana taşımaya çalışmaktadır. 2014 yılında kurduğu Opus Noesis çatısı altında sosyal ve kültürel projeler geliştirmekte; katılımcı süreç tasarımları yürütmekte; kişilere, gruplara ve kurumlara felsefi danışmanlık yapmaktadır. Galatasaray Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler vermekte; İstanbul Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi bünyesinde uygulamalı felsefe ve P4C alanlarında sertifika programları yürütmektedir. 2021 yılında kurduğu Opus Kitap aracılığıyla çocuklara, anne-babalara, uzmanlara ve eğitimcilere yönelik P4C metodolojisine dayalı kitaplar yayımlamaktadır. Çocukluk, etik, dijitalleşme, öğrenme, eleştirel düşünme ve toplumsal dönüşüm temalarındaki yazıları çeşitli mecralarda yayımlanmaktadır. Akademik ve profesyonel yaşamını editörlük, danışmanlık, kolaylaştırıcılık ve yayıncılık ekseninde sürdürmektedir.

Angst
Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.
İLGİLİ OKUMALAR
Pratiklerimizi takip ettiğimiz ve paylaştığımız sosyal uygulamalar, performans toplumunun arayüzleri mi? Duolingo, Strava ve benzeri uygulamalar, yalnızca alışkanlıklarımızı takip etmeyi sağlamıyor; gelişimi görünür ve paylaşılabilir kılarak kimlik kurma biçimimizi de dönüştürüyor olabilir.

Üniversite kavramı aşınsa da ona duyduğumuz ihtiyaç canlı. Gençlerin erteledikleri hayatı deneyimledikleri, insanlaştıkları, dünyaya dair tavır geliştirdikleri, beceri seti, düşünme biçimi, formasyon edindikleri kurumsal anlamda kavramın altını dolduran üniversite olanaklıdır. İhtiyacımız, yönümüz, kutup yıldızımız hâlâ özerk üniversitedir.

Fransa ve İspanya’da etkili olan orman yangınları sadece aşırı sıcaklık ve güçlü rüzgarla değil, alevlerin oluşturduğu sıra dışı bir hava olayıyla da büyüyor. NASA’nın “ateş püskürten ejderha” olarak tanımladığı, bilimsel adı “pyrocumulonimbus” olan ateş bulutları, çok büyük ve yoğun yangınların oluşturduğu aşırı sıcak hava, duman, kül ve nemin atmosferin üst katmanlarına doğru hızla yükselmesiyle oluşuyor. Prof. Dr. Doğanay Tolunay, “Bu bulutlar, büyük yangınlarda 12 kilometreye kadar yükselebilir. Bu kritik bir eşik çünkü uçaklar da o seviyelerden geçiyor” diyor.

Bağımlılık denince ilk akla gelenlerden biri alışveriş değil şüphesiz. Ya da spor. Bazen bir hafta boyunca oyun oynamak. Çoğumuz sosyal medyada geçirdiğimiz saatleri sorun olarak bile görmüyoruz. Oysa bağımlılık artık kendini pek çok farklı alanda gösteriyor ve işsizlik, gelecek kaygısı, anksiyete arttıkça bağımlı olduğumuz şeylerin sayısı ve çeşidi de artıyor.

Travma sadece olayın içinde olanların değil, ona tanık edilenlerin de bedenine yerleşir. Çünkü güven duygusunun yıkılışını görmek de insanın sinir sistemine yazılır. Bu yüzden bazı anksiyeteler kişisel değil; toplumsal ve politiktir. Çünkü sürekli alarmda yaşamak politiktir.




