'28 Years Later': Nostalji virüsünün pençesinde bir Brexit analojisi

"28 Days Later"ın üzerinden 28 yıl geçmiş. Dünya, öfke virüsü salgınından kurtulmuş. Bir yer hariç: İngiltere. "28 Years Later" neredeyse bir jenerasyon sonra, yakıtını “eski güzel günler”e dair fantezilerden alan Brexit sonrası İngiltere’nin politik/kültürel ortamında yeni bir soru soruyor: Dolaptaki iskeletleri, halının altına süpürülmüş onca ızdırabı gördüğü hâlde görmezden gelen önceki jenerasyonun dünyası mı özlediğimiz?
'28 Years Later': Nostalji virüsünün pençesinde bir Brexit analojisi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Bu yılın en çok beklenen korku filmlerinden 28 Days Later’da Danny Boyle ile Alex Garland, ait oldukları yerde, auteur korku sinemasının zirvesinde yeniden buluşuyorlar. Alex Garland’ın yazdığı, Boyle’un yönetmen koltuğunda oturduğu 2002 yapımı 28 Days Later'da "'Medeni' toplum çökerse insanlara ne olur?" diye soruyorlardı. 

Neredeyse bir jenerasyon sonra, yakıtını “eski güzel günler”e dair fantezilerden alan Brexit sonrası İngiltere’nin politik/kültürel ortamında soru değişiyor. Bu kez kurulabilecek yeni düzenin aktörlerine, yani çökmüş bir toplumda yetişen çocukların ahvaline bakıyorlar. Geçmişi işine geldiği gibi hatırlayan ve merkezden sağa doğru yokuş aşağı uzaklaşan ideolojilerin yükselişte olduğu “medeni” dünyanın geleceğine dair oldukça insancıl bir vizyonu ancak Boyle ve Garland ikilisinin kotarabileceği şekilde, orta parmağını kaldırarak paylaşıyor film. 

Açılış sekansında, 28 Days Later'da virüsün hızla yayıldığı anlara geri dönüyoruz. Dışarıda neler olup bittiğini duyan ama ekranın önünden kalkmasına izin verilmeyen, dehşetten büyümüş gözleriyle Teletubbie’leri izleyen çocuklara, kapının önüne kadar gelen kıyametten gözlerini kaçırmaları söyleniyor. Varoluşu tehdit eden ne varsa görmezden gelmek, yokmuş gibi yapmak, ekranlara uyuşarak bakmayı tercih etmek bir başa çıkma yöntemi olarak ‘80 sonrası kuşaklara oldukça doğal geliyor olmalı.  

İşte o çocuklardan birisi, filmin sonunda Otomatik Portakal’daki Alex’in çetesine benzer teatrallikte Jimmy’ler adlı bir çetenin lideri olarak tekrar karşımıza çıkıyor. Jimmy’lerin lideri olan, öfke virüsü kıyametine babasının din adamı olduğu kilisede yakalanan ve “Baba beni neden terk ettin?” nidasını duyduğumuz Jimmy, televizyonda çok sık gördüğü Jimmy Saville’i idol kabul etmiş; onun kılığında cehennemî bir İngiltere’de çetesiyle kol geziyor. 

  • Filmin evreninde yaşanmamış olay ise şu: BBC’nin kült müzik programı Top of the Pops’un sunucularından olan, hayır çalışmalarıyla tanınan ve İngiltere’nin elit kesimiyle yakın ilişkileri bulunan Jimmy Savile, uzun yıllar boyunca popüler bir kültür figürü olarak anıldı. Ancak 2011’deki ölümünden sonra, aralarında çocukların da bulunduğu yüzlerce kişiyi istismar ettiği ortaya çıktı. 

Kahramanları arasında bu gibi kişiler olan bir jenerasyonun özlemini çektiği "o eski güzel günler", dolaptaki iskeletleri, halının altına süpürülmüş onca ızdırabı gördüğü hâlde görmezden gelen, bilip de söylemeyen, çarpıtan önceki jenerasyonun yalan dünyasından ibaret değil midir? Stonehenge’i tarih öncesinden devralan ulus, kendi çocuklarına neyi miras bırakacak? Tabelasındaki “s” harfi düşen Shell istasyonunu, yani içi benzin bulutuyla dolu bir cehennemi mi? (Tony Blair, Irak’ta gerçekten kitle imha silahları var mı yok mu sorusuna ne cevap vermişti, hatırlamaya çalışıyorum.) 

Danny Boyle’un estetik ve tematik tercihlerinin nüvesini oluşturan punk hassasiyet “medeni” toplumun kifayetsiz ikiyüzlülüğüne küfür gibi bir kapanış sekansıyla yanıt veriyor. 2026 Ocak ayına bir devam filmini müjdeleyen son sahneler, o ana dek kurulan dünyadan çok büyük, çok dramatik, çok şiddetli bir kopuşu teşkil ediyor. Öte yandan filmin geri kalanı, bir önceki jenerasyondan çok gerilere götürüyor izleyiciyi. 2. Dünya Savaşı sonrası İngilteresi’ne, Viktoryen dönem imgelerine, ondan da önceki Kral Artur çevrimine dair görsel referansları (bir ara bir Viking bile giriyor işin içine) aynı anda yaşıyoruz.

28 Days Later'da kopan kıyametin üzerinden 28 yıl geçmiş; öfke virüsü salgınından sağ kurtulanlar, dağınık biçimde İngiltere’nin çeşitli yerlerinde hayatta kalmanın yollarını bulmuşlar. Bulunan yollardan biri, tahkim edilmiş ve Ada’ya gelgitle bir ortaya çıkıp bir kaybolan bir yolla bağlanan daha küçük bir adada kurulu zamanda geriye gitmiş bir köy. 

Bir zamanlar “Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” olan İngiltere’nin eninde sonunda bir ada-ülke oluşundan ileri gelen, İngiliz geist’ına özgü yalıtılmışlık melankolisi bu köyü anakaraya bağlayan yolun bir görünüp bir kaybolmasında hissediliyor. İngilitere’nin tarihinde dışa açılma ve içe kapanma dönemlerine dönemlerine bakılınca, bu “şahane yalıtılmışlık”ın (19. yüzyılda splendid isolation olarak vaftiz edilmiş bir durum) hem bir anksiyete kaynağı hem bir fantezi, gizli bir arzu olduğunu, denizin öte yakasına dair duyguların hep çelişkili, gerilimli olduğu açık. 

Brexit yanlısı düşüncenin yakın zamandaki zaferiyle terazinin kefesinin içe kapanmaya doğru eğildiği bu dönemde bu küçük Ortaçağ köyü İngiliz toplumunun karikatürü gibi çalışıyor. Nitekim, filmde kıyamet sonrası dekoru olarak Ada’nın kendisi; altyapının, hizmetlerin, teknolojinin olmadığı, Ortaçağ İngilteresi’ni andıran, Arturyen bir cennet, mitik bir anayurt. 

  • 12 yaşındaki Spike’ın, doğduğu bu kasabadan ve çocukluktan da çıkıp bu anayurdu tecrübe etmesi, orada enfekte olanları avlamayı, eski medeniyetin kalıntılarını yağmalamayı öğrenmesi gerek. 

Spike ile babasının köyden çıkıp Ada’da ok ve yay marifetiyle zombileri öldürdükleri sekans, 1944 yapımı Laurence Olivier imzalı Henry V. filminin Agincourt Muharebesi’ni gösteren sahneleriyle paralel kurgulanmış. Bu film, William Churchill’in desteğiyle yapılmış, çocukları siperlerde savaşmakta olan İngiliz halkının moralini yerine getirmek için, Shakespeare’in aynı adlı oyununu Henry V.’ten uyarlanmıştı. Shakespeare’in oyununu yer yer sansürleyerek canının istediğini, işine geldiği gibi hatırlamak üzerine kurulu propaganda makinesinin bir ürünü, şovenist ve hamasi bir filmdi. Öte yandan hâlâ İngiliz sinemasının önemli bir başyapıtı olarak muamele görüyor.

Danny Boyle, burada sanki bir hikayeyi anlatmanın iki yolunu karşı karşıya getiriyor; Agincourt Muharebesi’nden savaşın zulmünü ve dehşetini çıkarıp geriye yalnızca kahramanlık anlatısını bırakılabilir, koca bir ulus bu tek yönlü anlatının üzerine bir gelenek inşa edip ona tutunabilir ya da Spike’ın babasıyla tıpkı Fransızlara karşı bir avuç sayılacak İngiliz askeri gibi çok sayıda enfekteye karşı savaştığı sahnede yapıldığı gibi korku, utanç, acı ve güvensizlik öykünün ta kendisi olur; anlatı hakikate her yönden yaklaşmaya çalışabilir.     

Danny Boyle’un film dili de Hollywood’un anladığı şekilde gerçekçiliğe (mimesis) değil, gerçeğe yakınlığa (verisimilitudeönem veren, bunun için icatlarda bulunan bir dil nitekim. 

  • 21. yüzyılın önemli sinema olaylarından biri olan 28 Days Later’da da görsel tercihler ve kullanılan dijital teknik teçhizat ezber bozan türdendi. Öfke virüsünden etkilenenlerin saniyeler içinde insanlıktan çıkmasını ve saldırganlaşmasını kaotik bir görsellikle, gevrek ve gergin imajlarla vermiş; film izlemekte olduğumuzu unutturan hareket bulanıklaştırma(ma) tercihi neticesinde konsept ile görselliğin mükemmel uyumunu yakalamıştı. 

28 Years Later’da enfekte olanların infrared görüntüleri ve paralel kurguyla verilen eski film görüntüleri marifetiyle, Danny Boyle bir kez daha filmin yalnızca görsel değil düşünsel bir ortam olabileceğini ispatlıyor. Kan revan dozu oldukça yüksek, yer yer ani ve şiddetli estetik kopuşlarla insanı sersemleten, yadırgatan, sinematik imgelemi adeta sökülüp yeniden birleştiren 28 Years Later’da bazı aksiyon sahneleri, üzerinde pek çok iPhone’un bulunduğu bir teçhizat yardımıyla çekilmiş, şiddetin yakınlığına, aciliyetine, pazarlıksızlığına izleyiciyi hapseden bir estetik tercih edilmiş. 

Militarist ve dışarıya kapalı, gelenekçi bir refleksin güdümünde yaşayan köyden önce babasıyla birlikte “erkek olmak” için ayrılan Spike, idealize ettiği babasının kurulu düzenin yücelttiği aile değerlerine, sevgi bağına ihanetini öğrenip (Önceki jenerasyonların yalan dünyasını anlamaktan geçmiyor mu büyümek?) hayal kırıklığına uğrayınca annesiyle birlikte bu kez ölümü yenmek üzere tekrar köyden ayrılıyor. Babasının kendisinden sakladığı bir gerçeğin peşinden, Ada’da tek başına yaşayan ve varlığı görmezden gelinen bir doktoru bulmaya gidiyor. 

Ralph Fiennes’in Şekspiryen tiyatrodan getirdiği muazzam oyun stiliyle canlandırdığı ruh rehberi, cadı-doktor Dr. Kelson “acı üstüne acı, kan üstüne kan”la kurulmuş ve sürdürülmüş imparatorluğun kalıntıları arasında, hayatını, kazanda kaynatıp ateşte yaktığı kafatasları ve kemiklerle bir memento mori (ölümü hatırla) anıtı kurmaya adamış. Joseph Conrad’ın Kolonel Kurtz’ünü andıran Doktor’un Gotik bir imgelemle tasarlanmış, kafatası ve kemiklerden oluşan bu tekinsiz mabedi, aslında derin bir hümanist düşüncenin ifadesidir: Ölüm, herkesi ve her şeyi eşitler. Enfekte olsun ya da olmasın, kafataslarına çıplak gözle bakıldığında kime ait olduklarını ayırt etmek mümkün değildir. 

Spike, annesini ölümden kurtaramaz. Ancak filmin en etkileyici sahnelerinden birinde, tıpkı Artur Pendragon’un Taştaki Kılıç’ı çekerek kimliğini keşfetmesi gibi Spike da annesinin kafatasını kulenin tepesine yerleştirerek çocukluğunu geride bırakır. Bu erginleşme sayesinde artık köyüne kahramanın yolculuğu izleğine uygun biçimde bir “ganimetle” dönecektir: Köyü değişime zorlayacak yepyeni bir ihtimal—enfekte bir anneden doğan, enfekte olmayan bir bebek.

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Cihan Akkartal

Sinema yazarı ve çevirmen. Kültürel Çalışmalar alanında yüksek lisans yaptı. İnceleme ve eleştiri yazıları başta Altyazı Film Dergisi olmak üzere Sabitfikir dergisi, K24 gibi mecralarda ve çeşitli ulusal gazetelerin kitap eklerinde yayımlandı. Çevirmenlik mesleğinin yanı sıra telif hakları yönetiminden editoryal görevlere, yayıncılık sektörünün çeşitli alanlarında çalıştı.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları

Saraybosna Film Festivali’nin 32. yılında yarışmanın öne çıkanlarına, Balkan sinemasının yakın geçmişle ilişkisine ve festivalin en iyi filmlerine yakından bakıyoruz.

Emre Eminoğlu

·

24 Ağu 2026

32. Saraybosna Film Festivali: Balkanlar sineması ve Cannes’ın öne çıkanları
DuendeDuende

HİKAYE

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?

Olivia Wilde’ın "The Invite"ı, boşanmanın eşiğindeki bir çiftin evlerine misafir olan başka bir çift üzerinden arzuyu, evliliği, kadınlık deneyimlerini ve birlikte yaşamanın performatif hâllerini didikliyor. Tek mekana sıkışan film, seksin bir ilişkinin nedeni değil semptomu olduğunu söylerken asıl soruyu sonu bırakıyor: Bir ilişkiyi ayakta tutan şey arzu mu, alışkanlık mı, yoksa ilişkinin içinde kendin olabilmek midir?

Aslı Ildır

·

24 Ağu 2026

The Invite: Bir ilişkiyi ayakta tutan nedir?
DuendeDuende

HİKAYE

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine

Datça’nın doğası ve Akdeniz ruhunu cazla buluşturan DatJazz’ın ilk yılında festivaldeydik. Yunan ve Fransız kültürü arasında büyüyen genç sanatçı Melina ile buluştuk ve geleneksel ile moderni buluşturan Doğu Akdeniz müziği üzerine konuştuk.

Eda Solmaz

·

24 Ağu 2026

Caz Datça’nın ritmine karışırken: DatJazz'da Melina ile Doğu Akdeniz müziği üzerine
DuendeDuende

HİKAYE

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?

Otobiyografik kurgu, memoir ve “dolaysızlık” estetiği çağdaş edebiyatın merkezine yerleşirken kurgu, hayal gücü ve başka dünyalar kurma iddiası giderek geri çekiliyor. Édouard Louis’den Karl Ove Knausgård’a uzanan bu yeni gerçekçilik, edebiyatı bir “otantiklik piyasası”na dönüştürürken okuru başka dünyaları tahayyül etmeye değil ona yalnızca empatiyle yaklaşmaya çağırıyor. Politik ve kültürel olarak alternatifsiz bırakılmış dünyanın edebiyattaki semptomları.

Enes Köse

·

21 Ağu 2026

Kurgunun tasfiyesi: Otobiyografik anlatı edebiyatı nasıl istila etti?
DuendeDuende

HİKAYE

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı

Kazdağları’nın ekolojik kırılganlığı ile Mehmetalan Köyü’nün Tahtacı kültürü, sözlü hafızası, mitoloji ve tarih anlatılarıyla ilişki kuran Doğaya Sanat programı ekoloji, yerel kültür ve sanat arasındaki bağı; araştırma, karşılaşma, birlikte düşünme ve üretme pratiği üzerinden ele alıyor. Programın kurucuları Barış Atağ, Oğuzhan Taflı ve program direktörü Derya Yücel ile bu uzun soluklu ilişkinin nasıl kurulduğunu konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Ağu 2026

Kazdağları'nın geçmişine uzanan bir köprü: Doğaya Sanat programı