Ada'nın gazete sayfalarında mürekkebi kurumayan sakini: Troçki


The Irish Spirit Jam Session’da bu ay: Ikaru ve Islandman
Büyük Britanya'nın batısındaki İrlanda Adası'nda; ılıman bir deniz ikliminden, düzlükleriyle ve yeşil doğasıyla öne çıkan bir bölgeden on yıllardır beslenen bir kültür var. Karakterini mutluluk, eğlence, özgürlük, sohbet gibi kavramlardan…
Daha fazlasını öğren →
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
Adalar, harikulade bir ikametgâh merkezi. Özellikle Büyükada, sakinlerine ne kadar şanslı olduğunu düşündürüyor olmalı. İstanbul Ansiklopedisi’nde buraya, Büyük Cin Adası veya Prinkipos dendiği de not ediliyor. Fakat buraya ismini veren kimin “üç harflisi”, yani hangi cin o belirtilmemiş. Fakat Büyükada’nın bir konuğu var ki sadece mahalleliyi değil, ülkenin tamamını merak içinde bırakıyor: Lev Troçki.
Bu hafta onun mahallesine nasıl bir etki bıraktığına dair birkaç kelam etmek istiyorum. Çünkü Josef Stalin’in sürgünündeyken İstanbul’a girişi sırasında gümrük memuruna uzattığı bir kâğıtta “Sayın Efendim, Konstantinopol’ün kapısındayken, Türk sınırına kendi tercihimle gelmediğimi bildirmekten onur duyuyorum. Bu sınırı sadece zorlamalara boyun eğerek geçeceğim. Sayın Cumhurreisi, lütfen münasip duygularımı kabul ediniz.” diyerek durumunu belirten siyasetçinin, burada geçirdiği dört yılda sergilediği paranoyak hareketleri onu daha da çekici bir haber malzemesi kılıyor.

Lev Troçki’den Mösyö’ye: 12 Şubat 1929 tarihli giriş notu, gelecek günlerin vereceği huzuru ne yazık ki önceden haber veremiyor. Nitekim istihbarat servisine göre de Troçki’nin İstanbul'da kalıcı olacağı düşünülmüyor; çünkü yarım kalan işleri bitirmesi için kendisini teşvik edecek kadar yakın bir mesafede memleketine; bu sebeple doğru zamanı kollayacağı düşünülüyor. Şehrin ilk akşamları Troçki’nin eşi ve çocuğu için Rusya’nın elçilik binasında geçiyor. Fakat o günler herkesi huzursuz ediyor; çünkü burası geniş istihbarat ağının, duyulanların, kelimelere döküldüğü mekân. Dolayısıyla ülkenin sürgüne yollanan siyasi simgelerinden birinin yan odada kalması pek doğru değil. Tokatlıyan Oteli’ne yerleştirilen Troçki ve ailesine hemen ardından Büyükada’da ev bulunuyor. Buradayken Troçki, nev-i şahsına münhasır hareketleriyle Mösyö diye anılmaya başlıyor, kendi takipçilerini oluşturuyor ve gazetelerde hakkındaki haberlerle yer buluyor.
Yangın ve sonrası: 2 Mart 1931 tarihli Cumhuriyet’te Troçki’nin Nizam mahallesinde kaldığı konağın yandığı yazıyor.

Olayı takip eden günlerde yangının nedeniyle ilgili söylentiler sıklıkla yer bulurken yaklaşık bir hafta sonra kiralık evi olanların Troçki’ye müracaat edebileceği belirtiliyor. Bu yazıda, kendisinin her sabah 05.30’da kalktığı, öğlene kadar balık tuttuğu da not ediliyor. Fakat bununla da bitmiyor, ecnebi olduğu vurgusu sıkıştırılırken grip olduğu zaman dahi haber ediliyor. Âdeta gazeteden kendisiyle ilgili öteki vurgusuyla bezeli istihbarat almak mümkün. Peki, mahalleli neden bu kadar haber değeri taşıdığına inandığı birini dışlıyor? Bunun cevabı Troçki’yle ilgili söylentilerde gizli olabilir. Paranoyası sebebiyle çalışanlarının sağır, okuma yazma bilmeyen kişiler olmasını tercih eden siyasetçinin, küçük bir kız çocuğuyken denizde gördüğü sandalına çıkmak isteyen edebiyat profesörü Mina Urgan’a silahla vurmak isteyen korumalarını soğukkanlılıkla karşıladığı biliniyor. Hâl böyleyken Adalıların nefreti ve korkuyu işlemesi muhtemel bir yabancıya tahammülü olmuyor. Hikâye, vize talepleri birçok ülke tarafından reddedilen Troçki’nin Fransa'dan kopardığı şartlı izin belgesiyle sona eriyor. Attığı her adımı, yediği her lokması sayılan siyasetçinin uğurlanışı da buna layık oluyor.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
NEREDE YAYIMLANDI?
İstanbul'u dinliyoruz; gözlerimiz hiç olmadığı kadar açık. Daha çok yeşil, daha çok park, daha çok bank diyor.
06 Ara 2020

YAZARLAR

Ege Dikencik
1990'da Bursa'da doğdum. Bursa Erkek Lisesi ve İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'nden mezun oldum. Beş sene süren profesyonel spor hayatım ve birkaç sene zorlanarak gittiğim şan dersleri hayatıma nasıl şekil vermem gerektiğiyle ilgili çok şey öğretti. İstanbul'a geldiğimden beri birçok farklı işi ucundan deneyimledim ve harika insanlarla tanıştım. Şimdilik öğretim hayatıma yüksek lisansa kadar ara verdim; 'eğitim' hayatım ise tam hızıyla devam ediyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Ara Güler’in objektifinden kalan İstanbul’u bütünüyle geri getirmek mümkün değil. Sokaklar değişti, bazı yapılar ortadan kalktı, kıyılar başka işlevler kazandı. Ara Güler’in ölümünün 8. yılında fotoğraflarına yeniden bakmak, yalnızca eski günleri anmak için değil, yaşadığımız kenti sorgulamak için de bir fırsat.

Bir zamanlar iyi geldiği için adı "terapi" konan bölgelere sahip bu şehir, bugünlerde çoğumuzun psikolojisinin bozulmasının sebeplerinden biri hâline gelmiş gibi. Belki de sorun İstanbul’un yalnızca çok kalabalık olması değildir. Belki sorun, İstanbul’un bize kendimiz için giderek daha az yer bırakması. Belki mesele yalnızca trafik değil, gürültü değil, nüfus değil, beton değil. Bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir alan bulamamak.

Dört yıllık tadilatın ardından yeniden açılan Eski Şark Eserleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin geniş koleksiyonundaki hikayelerin peşine düşmek için İstanbullulara bahane oldu. Dört bin yıllık bir aşk şiirinden Assur’un süslü cinlerine, Midillili bir köpeğin mezartaşından müze bahçesindeki altı Bizans, üstü Osmanlı çeşmesine, bu kez hemen akla gelen başyapıtlarla değil, ilk bakışta gözden kaçabilecek ilginç hikayeler eşliğinde geziyoruz müzeyi.

İstanbul’da gezerken bazen bir sarnıcın önünden geçeriz, bazen bir sur parçasının yanından. Bazen eski bir kilisenin, bazen bir saray kalıntısının, bazen de adını bilmediğimiz bir sütunun önünde dururuz. Çoğu zaman fark etmeyiz; fark ettiğimizde de bu kalıntıları ayrı ayrı görürüz. Ayasofya bir yerde durur, Kariye başka bir yerde. Oysa bütün bunlar aynı büyük hikayenin parçalarıdır: İstanbul’un bin yılı aşan Roma / Doğu Roma başkentliği.

Kadıköy değişiyor ama bu sadece yapısal bir dönüşüm değil. Bu, bir mahallenin değişen yaşam kültürünün, aşınan kent belleğinin ve yaşadığı çevre üzerinde söz sahibi olmak isteyen sakinlerinin hikayesi aynı zamanda. Caferağa Mahallesi Muhtarı Hanife Dağıstanlı, son 15 yılda semtin geçirdiği dönüşümü kent belleği, kamusal alan ve aidiyet üzerinden değerlendiriyor.




