Thomas Schubert ve Langston Uibel ile yangınlar ve Petzold sineması üzerine

42. İstanbul Film Festivali'nin konuklarından, Afire oyuncuları Thomas Schubert ve Langston Uibel ile röportaj
Thomas Schubert ve Langston Uibel ile yangınlar ve Petzold sineması üzerine

25 Nisan - Teknosa
Teknosa ile birlikte

Sevdiğiniz teknolojileri içiniz rahat kullanın: Servis ve onarım hizmeti Teknosa’da Servis ve onarım hizmeti Teknosa mağazalarında Arıza ve onarım hizmetiyle Teknosa her zaman yanınızda. Nasıl? Elektronik cihazınızı Teknosa’dan satın almış olun ya da olmayın size en yakın Teknosa mağazasına getireceğiniz arızalı ürününüzün teknik servis işlemleri için Tekno Hizmet alanlarından destek alabilirsiniz. Üstelik ürünün garanti süresi sona ermiş olsa da onarım imkânına sahipsiniz. Avantajları neler? Servis ve onarım hizmetiyle Teknosa ; Ürün için alternatif tamir seçenekleri sunar, Ücretsiz arıza tespiti yapar, Ücretsiz kargo ve taksitli ödeme imkânı sağlar, Onarım sonrası altı ay garanti verir. Dahası: Teknosa.com veya mobil uygulama üzerinden farklı satıcılardan aldığınız ürünler için de bu hizmetten faydalanabilirsiniz. Teknosa.com 'a üye olup giriş yapanlar servisteki ürünlerinin durumunu öğrenebilir ve takip edebilirler. Ürününüzle ilgili sorun mu yaşıyorsunuz? Onarım için Teknosa ’nın güvenli ellerine emanetsiniz. Teknosa.com' a üye olup giriş yaptıktan sonra Teknosa'dan satın almanız fark etmeksizin garantisi olan veya olmayan tüm ürünlerin servis kaydını kendiniz oluşturabilirsiniz. Kaydınızla size en yakın Teknosa mağazasına giderek ürününüzü teslim edebilirsiniz.

Daha fazlasını öğren

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İstanbul Film Festivali'nin İstanbul'a baharı getirdiğini söylerken çoğu zaman sinema tutkumdan beslenen bir metafor yapmayı amaçlasam da yalan değil, İstanbul'a bahar gerçekten de nisanın ilk haftalarında geliyor. Urban'ın ya da Ara Kafe'nin sandalyelerinin atıldığı ara sokaklarda güneşlenebildiğim, Beyoğlu'nun ve Kadıköy'ün tanıdık sokaklarında t-shirtle yürüyebildiğim festival günlerinin arasında sağanak yağmur sürprizleri de olabiliyor tabii. O gün de öyle bir sürprize yakalanıyor, Christian Petzold'un yeni filmi Afire'ın oyuncuları Thomas Schubert ve Langston Uibel'le buluşmamıza yetişmek için ıslanarak koşuyorum Şişhane metro durağından Deniz Palas'a. Afire, şimdilik benim için yılın ve Petzold filmografisinin en iyisi olmuş bile. "Filmdeki yangınları hâlâ içimde hissederken bu yağmur iyi geldi." diye düşünüyorum.

Filmin İngilizce adındaki ve filmin geneli boyunca çevredeki ormanları tehdit eden yangınlar, bir yandan iklim değişikliğiyle gelen yeni normalimizi yüzüme vururken, bir yandan da esas karakterlerden Leon'un, yani yazma zorluğu çeken ya da yazdıklarının bir şeye benzemediğinin kendi de farkında bir yazarın içindeki yangınları simgeliyorlar. Leon (Thomas Schubert) ve Felix (Langston Uibel), çalışmalarına odaklanmak için bir orman evine doğru yola çıkıyorlar filmin başında ve beklentilerin gerçeklerle çatışması burada başlıyor. Onlar dışında evde birinin daha olduğunu anlamalarıyla Nadja (Paula Beer) ve düzenli ziyaretçisi Devid (Enno Trebs) de doğanın içindeki kaçamaklarının zoraki birer parçası oluyorlar.

Langston, Thomas ve Emre, Deniz Palas'ta. | Fotoğraf: Deniz Sabuncu

İKSV Alt Kat’ta buluşuyoruz. Thomas'ı ilk kez 2012'deki 31. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen Breathing (2011, Karl Markovics) filminde izlediğimi, üstelik o gün de soru-cevap için salonda olduğunu hatırlıyorum. Langston şaşırıyor: "11 yıl önce aynı anda aynı mekânda olmanız çok tuhaf." Uçakları İstanbul'a birkaç saat önce inmiş, Afire'ın o geceki gösterimi sonrasında izleyiciyle buluşmak için Kadıköy Sineması'na geçecekler. Dünyadaki farklı film festivallerinden, on bir senede bu festivalde ya da bu kentte nelerin değiştiğinden ve İstanbul'un gece hayatından konuşuyoruz. 

Bir noktadan sonra soran-yanıtlayan dinamiğinin yok olmaya başlayıp her şeyin arkadaş ortamındaki bir sinema sohbetine dönüştüğü, benim fikrimin de merak edildiği, kahkahası bol, o keyifli röportajlardan birine dönüşüyor her şey. Sonunda ikisine de en sevdikleri Petzold filmlerini soruyorum. Langston soruyu anında bana geri yöneltiyor. Sonra hepimiz kendimizi Afire yanıtlarımızda samimi olduğumuz konusunda diğerlerini ikna etmeye çalışırken buluyoruz. "Doğru söylüyorum" diyorum. "Letterboxd hesabımdan kontrol edebilirsiniz, en yüksek puanı verdiğim Petzold filmi bu. Ve bence festivalin en iyisiydi." İkinciler konusunda ayrılıyoruz; Langston Yella, Thomas Transit, ben ise Jerichow yanıtını veriyorum. Kaydı durdurmadan önce Thomas, Petzold hakkında harika bir cümle kuruyor:  "Onun ne kadar önemli olduğunu, filmlerinin ne kadar insanı etkilediğini ve insanların ne kadar ilgisini çektiğini düşünmek çok etkileyici. Bu delilik. Ne adam ama..."


Thomas Schubert | Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Christian dört oyuncusunda özel olarak ne arıyordu?

Langston Uibel: Benim anladığım kadarıyla Christian hiç oyuncu seçmesi yapmıyor. Sanırım sadece geçmişte, çok özel bir arayışı olduğunda seçme yapmış. Ben seçmeye girmedim; bildiğim kadarıyla Paula ve Enno da girmedi. Sadece benimle görüşmek istediğini söyleyen bir telefon geldi; sonrasında rahmetli kast direktörümüz Simone Bär'ın ofisinde buluştuk ve yaklaşık bir saat konuştuk. Çok gergindim çünkü filmlerini çok beğeniyorum. Çok cana yakın ve konuşması çok rahat biri. O görüşmenin sonunda sanırım ikimiz de birbirimizle çalışmak istemiştik ve açıkçası bu gerginliğimi hiç hafifletmedi. Sonuçta ya sete girdikten, ilk sahnemden sonra yüzünde beklediğinin bu olmadığına dair bir işaret görseydim? Ama tamamen tersi oldu. İlk sahnemizi hatırlıyorum; filmin neredeyse tamamını kronolojik sırayla çektik zaten. Filmin başındaki otomobil sahnesi... Tek seferde çektik ve o an içim rahatladı. Çünkü bu bir projede görebileceğin en güzel şey; o da seçtiği oyunculara sonsuz güveniyor. Sadece iyi bir yönetmen değil, iyi bir insan da aynı zamanda. Böyle bir alan yaratıyor, birlikte çalıştığı insanları gerçekten destekliyor ve kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyor.

Thomas Schubert: Benim için de öyle. Ben projeye aslında oldukça geç dâhil oldum. Sanırım çekimlerden iki ay öncesinde - ki bu biraz sıra dışı. Menajerim beni telefonla aradı; şaşırmıştı. "Christian Petzold bana yeni senaryosunu yolladı ve senin başrolü oynamanı istiyor." dedi. Onunla tanışmamış, hatta hiç konuşmamıştım. Menajerimle genellikle önce senaryoyu okur, kendi aramızda tartışır ve ona göre karar veririz. Onun teklifini doğrudan kabul ettik.

Oyuncular olarak sizin aranızdaki grup dinamiği nasıldı ve karakterlerinizi daha iyi kavramak için özel bir hazırlık yaptınız mı?

TS: Klasik masa okumasını yaparak başladık. Ama ayrıca hep birlikte otobüse atlayıp, çekim mekanlarını ziyaret ettiğimiz birkaç günlük bir gezimiz oldu. Buna sadece biz dördümüz değil, rolü ne kadar küçük olursa olsun tüm oyuncular katıldı. Bundan sonrası çok doğal gelişti. Aslına bakarsan aktif olarak yaptığımız hiçbir iş yoktu; çok Mr. Miyagi stili.

LU: Kesinlikle. Ne üzerinde çalıştığımız her zaman çok açıktı, birlikte ne yaratmaya çalıştığımızı biliyorduk. Christian ne yapmak istediğini biliyordu. Bu onun filmiydi ama bizim fikrimizi de soruyordu; neyi neden yaptığını, neden böyle yapmak istediğini her zaman açıklıyordu.

Filmdeki yangınların simgesel olduğu aşikâr. Hikâyeyi ve Leon'un içindeki yangınları düşündüğünüzde, sizce hangi duygu daha baskın?

TS: Hissettiği ağırlıklı olarak bir tür endişe ve kaygı. Çünkü gerçekleştirmek istediği ve peşinden gitmeye çalıştığı, fakat çökmekte olan bir imaja sahip. Ve bir nevi gerçeği dışarıda bırakarak, gerçekliği görmezden gelerek kendi fikriyle ilerlemeye devam etmeye çalışıyor. Yangınlar burada devreye giriyor; gerçekliğin eninde sonunda seni takip edeceğini, her şeyi olduğu gibi görmeye ve değişmeye zorlayacağını gösteriyor. Aslında bu biraz da kendini olduğu gibi kabul etmekle ilgili - ki bu Leon'un istemediği bir şey.

LU: Bence Thomas da Leon'u muhteşem ve parlak bir şekilde canlandırıyor. Bence onun performansında bu genç adamın âşık olma unsurları ve planlandığı gibi gerçekleşmeyen şeylerin sonucunda aslında istemediği birine nasıl dönüştüğünü çok net bir şekilde görüyor, inanıyorsun. Leon'un bir şeylerin, dış etkilerin kontrolü altında olduğunu görüyorsun. Benim için yangınlar, Leon'un davranışlarıyla kendi başını belaya sokması. Çünkü duygularını kontrol edemediği için kendini serbest bırakacak, kendi gibi olacak, her şeyi olduğu gibi kabul edecek durumda değil.

Langston Uibel | Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Langston, yanılmıyorsam Felix, Petzold filmografisindeki ilk kuir esas karakter. Ben Felix'i oldukça iyi yazılmış, kontekste ve senaryoya doğal bir şekilde yedirilmiş bir karakter olarak görmekten mutluluk duydum. Christian için kuir bir karaktere sahip olmak bir mesele miydi? Karakterine bunu düşünerek hazırlandın mı?

LU: Kesinlikle hayır; bence hiç değildi. Senin de söylediğin gibi, [kuir olması] karakterle ilgili ön plana çıkarılmayan bir detay. Dört genç insan bir arada, sıcak bir yaz ve bir şeyler oluyor. Sanırım ihtiyacımız olan gelişim bu. Kimin hangi cinsel yönelime sahip olduğu ya da hangi cinsiyetle seks yaptığı önemli değil; birini çekici buluyorsan onu çekici buluyorsundur, bu kadar. Bunda tartışacak bir şey olmamalı. Bu anlamda filmin oldukça modern olduğunu ve bu karakterin de buna hizmet ettiğini düşünüyorum. Benim hazırlığımın parçası olan bir parametre de değildi. Önemli olduğunu hissetmedim. Önemli olan [Felix'in] Leon'dan ilgi istediği, bir arkadaş onu ve onun işlerini "görmesini" istediği ve bir noktada vazgeçtiğiydi. 

Thomas, Leon'un içsel yangınlarıyla ilgili konuştuk. Üzerine alınmazsın umarım ama bu yangınları onu çoğu zaman iğrenç bir insan yapıyordu. Sence bu hikâyenin villain'ı Leon mu?

LU: Bu soruyu sevdi.

TS: Evet! [Gülüşmeler ve düşünmeler.] Evet, o. Ama ona sadece bir villain demenin adil olduğunu da düşünmüyorum. Film boyunca bir ilerleme kaydediyor ve değişiyor. Gerçi kötüler de sonunda fikir değiştirebilirler. Belki de anti-kahraman demek daha doğru olur.

LU: Hikâyeyi düşünürsen, onu gerçek bir villain olarak da oynayabilirdin. Çünkü o gerçekten kötü bir insan olabilecek biri, sevilmeyen biri. Onu gerçek bir kötü yapabilirdin.

TS: Aslına bakarsan Leon kendine bile kötülük yapan biri. Yakınındakilerin tekliflerini reddeden, deniz kenarına gittiğinde onun bile tadını çıkaramayan biri...

Kim plaja siyah giyer ki?

TS: Kesinlikle!

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

NEREDE YAYIMLANDI?

DuendeDuende

BÜLTEN SAYISI

PREMIUM'A ÖZEL

🍿 42. İstanbul Film Festivali: Afire oyuncularıyla röportaj, festival kısaları

Festivale veda, Afire filminin oyuncuları Thomas Schubert ve Langston Uibel ile röportaj, Ulusal Kısa Film Yarışması

26 Nis 2023

Teknosa ile birlikte
Fotoğraf: Mete Kaan Özdilek

YAZARLAR

Emre Eminoğlu

Sinema, kültür, sanat yazarı. 2021’den beri sinema editörlüğünü üstlendiği Aposto başta olmak üzere çeşitli dijital ve basılı yayınlarda sinema yazıları yazmaya, röportajlar yapmaya ve podcast'ler üretmeye devam ediyor. SİYAD ve FIPRESCI üyesi, Golden Globes seçmeni.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Müge Çubukçu ile Galerist’in 25 yıllık kolektif portresi: 'Gönül İşi' sergisi

İstanbul kültür ortamının hızlanmaya başladığı dönemde, 2001 yılında kurulan Galerist, 25. yılını "Gönül İşi" sergisiyle kutluyor. Galerist Direktörü Müge Çubukçu ile sergiden yola çıkarak galerinin 25 yıllık hafızası, İstanbul sanat ortamının dönüşümü, sanatçı-galeri ilişkilerinin görünmeyen katmanları, sanat üretiminin güçlü kökleri ve geçmişin yarattığı gelecek üzerine konuştuk.

Melike Bayık

·

21 Eyl 2026

Müge Çubukçu ile Galerist’in 25 yıllık kolektif portresi: 'Gönül İşi' sergisi
DuendeDuende

HİKAYE

Ed Sheeran'ın apolitiklik sınavı: Müziğin tarafsızlık çağı sona mı erdi?

Geçen hafta Macklemore ile Ed Sheeran arasında patlak veren ve müzik dünyasını sarsan krizin ardından, günümüz endüstrisinde siyasetin müzikten ayrı tutulamayacağına artık emin olduk. Ed Sheeran gibi küresel bir pop devinin dahi tarafsızlık kalesine sığınamayacağını kanıtlayan bu kriz, toz pembe sahnelerin çok geride kaldığını ilan ediyor.

Eda Solmaz

·

21 Eyl 2026

Ed Sheeran'ın apolitiklik sınavı: Müziğin tarafsızlık çağı sona mı erdi?
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Apple TV’nin tahttaki yeri kalıcı mı?

Korku komedisi "Widow’s Bay"in 14 ödülle rekor kırdığı 78. Primetime Emmy Ödülleri’nde Apple TV, HBO ve Netflix’i geride bıraktı; drama kategorilerinde "The Pitt", mini-dizi kategorilerinde "DTF St. Louis" öne çıktı.

Emre Eminoğlu

·

18 Eyl 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Apple TV’nin tahttaki yeri kalıcı mı?
DuendeDuende

HİKAYE

Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'

“Artık ‘Berlinli Sercan’ oldum” diyen Ezhel için Türkiye’den Almanya'ya gelmesinin üzerinden geçen yıllar, onun için yalnızca başka bir ülkede yaşamaya başlamak anlamına gelmemiş; müziğini, dinleyicisini ve kendisini de değiştirmiş. Almanya’daki diaspora, Gastarbeiter kuşağının hikayeleri, dil öğrenmenin zorlukları, Türkiye’ye dönememenin yarattığı gurbet duygusu ve Yunanistan’da bulduğu memleket izleri üzerine konuştuğumuz Ezhel, “Türkiye kadar Almanya da benim bir gerçekliğim” diyor.

Vartan Estukyan

·

18 Eyl 2026

Ezhel ile sohbet: 'Gurbet memlekete dönemeyince gurbet oluyor'
DuendeDuende

HİKAYE

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?

Renata Salecl, birçok kitabında neden sonuç bağlamında gündeminde tuttuğu neoliberalizm değişmezini, yeni kitabı "Kabalık Çağı"nda da pergelin sabit ayağı olarak kullanıyor. Bireyselden toplumsala yeni liberal düzenin yarattığı sosyal erozyonu incelerken deyim yerindeyse çuvaldızı hem dayatılmış neoliberal düzene hem de onun heveslisi, faili, sürdürücüsü ve kurbanı durumundaki günümüzün şaşkın bireyine batırıyor.

Soner Can

·

14 Eyl 2026

Renata Salecl'ten 'Kabalık Çağı': Nezaketsizlik bu çağın yeni normali mi?