Aksu Bora'yla 'öfkeli erkek hikayeleri' ve üzerini örttüklerine dair: 'Biz bu adamlara yenilmeyiz'

Cuma hutbelerinden bir kez daha dalga dalga yükselen taciz ifşalarına kadına yönelik sistematik şiddetin gündemden düşmediği bu günlerde, uzun yıllardır kadın politiği üzerine çalışan Prof. Dr. Aksu Bora’yla buluştuk. Bora, öfkeli erkek hikayelerinin her şeyin üzerine çıkmaya çalıştığı günümüze geçmişten gelen bir perspektifle bakıyor ve şöyle diyor: “Biz bu adamlara yenilmeyiz.”
Aksu Bora'yla 'öfkeli erkek hikayeleri' ve üzerini örttüklerine dair: 'Biz bu adamlara yenilmeyiz'

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Ceyda Yüksel, 20 Ağustos 2020’de İzmir Bornova’da Serkan Dindar tarafından öldürüldü. Bu cinayet beş yıl sonra Yargıtay’ın haksız tahrik indirimi uygulamasıyla yeniden gündeme geldi. Kararda, failin cinsel birliktelik isteğinin reddedilmesi üzerine hissettiği “elem ve öfke” ceza indirimine gerekçe sayıldı. 

Türkiye, bu kararı konuşmaya devam ederken bu sefer Diyanet İşleri Başkanlığı'nın cuma hutbesinde şu sözler yer aldı: 

“Uygunsuz kıyafetlerle toplumsal alanlarda, hele hele kurumsal özelliği olan mekanlarda bulunmak asgari ahlak kurallarına bile meydan okumaktır. Bu, çağdaşlık değil, ilkelliktir. Ahlak ve edep ölçülerinin çiğnenmesine sessiz kalan herkes büyük bir vebal altındadır. Çünkü neslimizin iffetini, edebini ve ahlakını korumak hepimizin ortak sorumluluğudur.” 

Gazetecilik elbette bir anlama merakı. Bazen yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, görmediklerimizi anlayabilmek için olanların arkasındakilere bakmak zorunda hissediyoruz, bazen işimizi bize de güç versin diye yapıyoruz. Kimliğimiz nedeniyle yaşadıklarımız, Türkiye’de kadın olmaya eşlik eden sorunlar, karşılaştığımız ayrımcılık, bizi sürekli olarak mücadele ile umutsuzluk arasında gidip gelen bir ruh hâline sürüklüyor. 

Uzun masalar kuruluyor, bir zamanlar sevdiğimiz oyuncular o masalarda şiddet faillerine eşlik ediyor; “Kıyafetine karışamazsın” diye savunduğumuz şarkıcılar hemcinslerini değil, onlara musallat olanların suçsuzluk karinesini hatırlıyor. Yüzyüzeyken konuşmaktan kaçanlar aklanıyor. Takım elbiseyle otomatik yüklenen masumiyeti gerçek sayanlar dizi çekiyor, “Efendim işitmedim” şarkısı bayrak oluyor. Cezasızlık yalnızca erkeklere yontulan kullanışlı bir aparata dönüşüyor. Bize de bizden önceki nesillerin mücadelesini sürdürmek, ısrarla failleri izlemek düşüyor.

  • Bunu yaparken Türkiye pratiklerinin ve önceki nesillerin bize hatırlattığı çok şey var: “Kestim kara saçlarımı” diyen kararlılık ya da “kalbimizin raflarına rengarenk reçeller dizdiren” inat. 

Kadına yönelik saldırıların arttığı, sistematik şiddetin ve cezasızlığın yaygınlaştığı günlerde, kadın politiği üzerine uzun yıllardır çalışan Prof. Dr. Aksu Bora’yla buluştuk. Bora, öfkeli erkek hikayelerinin her şeyin üzerine çıkmaya çalıştığı günümüze geçmişten gelen bir perspektifle bakıyor ve şöyle diyor: “Biz bu adamlara yenilmeyiz.”

2025 “Aile Yılı” ilan edildi ve bir yandan da Türkiye'de kadınlar cumhuriyet tarihinin en organize saldırısı altında. “Artık daha iyi bir noktaya varıldı” denilen pek çok sorun, yeniden tartışmaya açılmış ve kazanımlar sorgulanır hâle gelmiş durumda. Bu süreci nasıl değerlendirirsiniz?

2025’i Aile Yılı ilan etmeleriyle kadın düşmanlığı arasında bir çelişki yok, biliyorsunuz zaten kadın (ve LGBTİ+) düşmanlığının en sevilen kılıfıdır ailecilik. Kadınların “aile” olarak adlandırılmasından da hatırlayacağımız şey (“aile salonumuz vardır”), biz kadınları aile ile bir ve aynı şey olarak görme arzusu olmalı. Bir kadın için “sokağa düşmek”ten korkunç ne var?

Bunlar bildik şeyler; on yıl, yirmi yıl, yüz yıl önce de üç aşağı beş yukarı böyleydi.

Peki yeni olan ne? Buna neden “cumhuriyet tarihinin en organize saldırısı” diyoruz?

Neden?

Kapitalizmin “neoliberal” denen türünün otoriterliği, sağcılığı, eşitsizliği, hukuksuzluğu, toplumsal cinsiyet karşıtlığını, şiddeti, her türlü melaneti besleyip büyüten, toprağında yeşerten iktidar, pek bir şeyi organize edemezken kadın düşmanlığını organize etmeyi nasıl başardı?

Birincisi, pek bir şeyi organize edememe/etmeme ile bunu organize edebilme arasında çelişkiden çok bir süreklilik görüyorum ben. Onu yapmadığı, yapamadığı için bunu bu kadar iyi yapabiliyor. Her türlü yapı—kurumlar zaten ama anlam yapıları da—dağılmaktayken, her şeyin yerli yerinde olduğu bir dünya fantezisini besleyip büyütmek çok kolay olmaz mı? Herkesin yerini bildiği, onlara hadlerini bildiren ama koruyan da bir babanın gözetiminde yaşayıp gittikleri bir dünya? 

Bizimki babadan çok babayı mumla aratan büyük ağabey gibi gerçi. Kadınların yerlerini bilmemeleri bir dert, lubunyaların “insan varlığının temeli olan cinsiyeti anlamsızlaştırmaları” ayrı dert. Hepsini şöyle bir hizaya sokmak lazım.

Dünyadaki kadın düşmanlığının bugünkü yükselişine “geri tepme” diyenler var. Feminizm yükseldi, LGBTİ+ hareketi güçlendi, erkekler kendilerini saldırı altında hissettiler de ondan böyle oldu gibi bir şey. Hani, “Haklıyken haksız durumuna düştünüz”, “Abarttınız, nedir o she/her’ler” filan… 

Buna o kadar sinir oluyorum ki, anlatamam! Yahu, yetişme çağınızda da mı görmediniz? Kız biraz diklense, biraz kendi varlığını ortaya koymaya kalksa böyle laflar edilir, başına gelebilecek her türlü şeyin sorumlusunun kendisi olduğu söylenir. Ne yapsındı babası, mecburen dövdü.

Eskiden dile yerleşen ve unutuldu ya da toplumsal cinsiyet farkındalığıyla aşıldı dediğimiz “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Kız elin, oğlan evin” gibi sözler vardı. Bu sözler artık bu hâliyle yaşamıyor ama sosyal medya eliyle yine kadınları sürekli eleştiren bir dil geliştirildi.

Şu yaşıma kadar bir şey öğrendimse o da tarihin bir çöplüğü olmadığı. Olsa olsa geri dönüşüm kutusu var. Taş baltayla demir çıkrık da çıkar bir yerden, görürsünüz!

Kadınları eleştirmek dünyanın en kolay şeyidir biliyorsunuz. Koca Osmanlı İmparatorluğu neden yıkıldı? Haremdeki hırslı kadınlar, başta da Hürrem yüzünden. Şimdi de yarattıkları o saçma fantezi dünyasının müsebbibi bizmişiz! Neden, çünkü feminizm çok abarttı, erkeklik krize girdi. Krize girince de artık yaptıklarından sorumlu değil: “Bak bana ne yaptırdın?”

Tane tane anlatmak lazım bu laflara sahiden inananlara: İdeolojik bir kurgudan bahsediyoruz burada. İdeolojiler kendilerine uygun iklim ararlar elbette ve içinde yaşadığımız belirsizlik rejimi, güvencesizlik filan hep bu iklime işaret ediyor. Ama aynı zamanda ideolojiler hüdayi nabit şeyler değillerdir, kendiliklerinden çıkmazlar ortaya. Her zaman onları üretip besleyen, yaygınlaştıran failler vardır. Bugünün toplumsal cinsiyet düşmanlığı ideolojisi de öyle. Yani o iklimde yeşerebilecek tek şey bu aile fantezisi değildi, toplumun bütün ipleri çözülüp dağılırken onları yeniden örmenin, dayanışmayı geliştirmenin, ortaklık alanları açmanın arayışı da filizlenebilirdi ki, Türkiye için Gezi, böyle bir şeyin başlangıcı olabilirdi, olamadı.

Kadınları camdan atıp hiç ceza almadan devam ediyorsun

Peki, bu ideolojiyi besleyip büyütmek kimin işine yarıyor?

Erkeklerin diyeceğim, çok kestirmeden gitmek olacak. Ama şöyle söyleyebilirim: Farklı sınıflardan, farklı konumlardan erkeklerin işine yarıyor esas olarak ve farklı biçimlerde. 

Siyasal iktidarın işine yarıyor, kendi içindeki tutunumu sağlayan bir tutkal gibi iş görüyor. Ailecilik ve kadın düşmanlığı ortak paydasında buluşuyorlar. Suç ortaklığına filan hiç girmiyorum. Onlarla kitleleri arasında bir ortaklık yaratıyor, "mutlu aile" hikayesi anlatıyorlar; kitleleri de inanmış gibi yapıyor. İnanmış gibi yapmasın da ne yapsın, orada bir ortaklık kurulmuş gibi oluyor. 

Bunu biraz açmak lazım: İnsanlar güçsüzleştikçe, çaresiz hissettikçe, büyük hikayelerin parçası olduklarına inanmaya daha çok ihtiyaç duyarlar. Bu büyük hikayeler de onların içerlemelerini, korkularını, öfkelerini yönetebilecek bir hikaye olmalıdır. 

Mesela şu eski hikaye: “Çok fena düşmanlarımız var, bazısı güçlü ama onları yeneriz, bazısı iğrenç, onları da yeneriz ama zor. Çünkü bunlar sinsice içimize sızmışlardır, genellikle de o güçlü olanların maşası gibi iş görürler. Elimizde onları tespit edip ortadan kaldıracak birtakım araçlar var neyse ki, liderimiz bize bunu anlatıyor güzelce.” 

Böyle basitleştirince işlemez gibi görünüyor ama işliyor. Çünkü hiçbir zaman bu basitlikte çıkmıyor karşımıza, oradan buradan kopartılmış bir sürü süslü parçayla, eski hikayelerden imgelerle, yeni korkularla eskileri birbirine yapıştıran birtakım fikirimsi şeylerle, klişelerle filan tefriş ediliyorlar. 

Düşmanlar tabii ki faiz lobisiymiş, Avrupa Birliğiymiş, Amerika'ymış gibi şeyler oluyor ama çok daha iyi çalışacak olan, el erimindekiler. Yani için için nefret etmekten fazlasını yapabileceğin birileri. Nefret etmekte ne kadar haklı olduğunu durmadan dinlediğin birileri. O ikiye ayrılan kadınların öbür tarafta kalanları—ki bu bütün kadınlardır aslında, “hanım kardeşimiz” diye bir şey yoktur, geçici bir sığınak olabilir bazı kadınlar için o tip. Ve tabii lubunyalardır. Ah hele onlar. Ailenin baş düşmanı, soyumuzu kurutmaya ant içmiş, fıtrata başkaldıran o şeytanlar.

Kitle inanmış gibi yapıyor, tabii ki inanmıyor ama bu hikayenin alternatifi olmadıkça, başka bir hikayeye inanma cesaretini ve gücünü bulamadığı sürece, böyle yapmaya da devam edecek. “Dayılar”ın işine geliyor çünkü adı üstünde işte, dayılık raconu zaten kendi küçük alanında hakimiyet kurmayı gerektirir— bunun bir erkeklik performansı olduğunu söylememe gerek yok. 

Yahu bu ülkede kadınları camdan atıp öldürüyorsun ve neredeyse hiç ceza almadan hayatına  paşa paşa devam edebiliyorsun, daha ne diyeyim yani. Ondan sonra bana öfkeli erkek hikayeleri anlatıyor birileri, “Kadınlar da çok abartmış!”

Camdan atıp öldürüyorsun, ceza almıyorsun. Eve kapatıp dövüyorsun, ceza almıyorsun—hatta kankaların sana destek veriyor, dizilerde oynuyorsun hiçbir şey olmamış gibi… Bu korkunç cezasızlık durumu, büyük bir öfke yaratıyor kadınlarda, doğal olarak. Elimizde ifşadan başka adalet aracı kalmamış gibi görünüyor, o da hem riskli hem de etkisiz bir araç. Adamlar genellikle ufak tefek sıyrıklarla ve asla ceza almadan, tabii ki özür filan dilemeden, hiç pişman olmadan yollarına devam ediyorlar.

Haksız tahrik düzenlemesi ve uygulaması bir erkeklik hakkı

Kadınların kamusal alanda görünürlüğünden ne giyeceğine, çocuk yapma konusundaki tercihlerinden miras hukukundaki yerine her konu tartışmaya açılırken cinsel ilişkiyi reddetmesi, katile “haksız tahrik indirimi” verilmesine neden oluyor. Kadın ve kadın bedeni üzerinden bir toplum inşasıyla mı karşı karşıyayız? 

Bu iktidarın yoldan, köprüden başka bir şey inşa edebildiğini düşünmüyorum, bırakın toplumu. İnşa etmekten çok çözüyorlar—yerine de işte birtakım fanteziler koyuyorlar. Bir ara bu "Osmanlı torunluğu" idi, şimdi o biraz geriledi, ama hâlâ var. Onun yerini daha karmaşık bir şey aldı; çok bileşenli ve daha çatışmalı... Çünkü çözülüp dağılanın birarada durduğu yanılsamasını yaratmak kolay bir şey değil. 

Biraz Ortadoğu’nun patronu havası, biraz dronmuş, Togg'muş şişinmesi, arada üçer milyon bayram harçlığı, her an herkesi hapse atabilecekleri bilgisi, buradan çıkış yok duygusu… İşte bu çok bileşenli, çatışmalı şeyi birleştiren, kadın düşmanlığı ve ailecilik. 

Bana çıkar ve suç ortaklığı kadar önemli ve ağırlıklı bir tutkal gibi görünüyor bu. Şu da var: Bütün kurumlar gibi yargı da bu çözülmeden, çürümeden, irtifa kaybından nasibini aldı. Kadının erkeğe “hayır” demesini şahsına yönelik bir hakaret olarak algılayan bir hâkime denk gelmiş olabilir. Yani hepsi büyük bir planın parçası değil, bir tür serbest düşüş de var.

Eylem Ümit Atılgan’ın Haksız Tahrik: Bir Erkeklik Hakkı diye kitabı var, orada hukuk kültürü kavramını, kültür ile hukuk arasındaki ilişkiyi, yargı sisteminin cinsiyetçiliğini falan mükemmel bir çerçevelendirmeyle tartışıyor. Tavsiye ederim. 

Hakikaten de haksız tahrik düzenlemesini ve uygulamasını bir erkeklik hakkı olarak düşünmek uygun olur. Tahrik olabiliyorlar ya. Çünkü erkekler belirli durumlarda şiddetli hiddet ve eleme gark olma hakkına sahipler ve o hâldeyken yaptıklarından sorumlu tutulamazlar ya da birazcık sorumlu tutulabilirler. 

Nedir o belirli durumlar? Kadının seks isteğine olumsuz cevap vermesinin bunlardan biri olduğunu yakın bir zamanda öğrendik mesela. Haksız tahrik düzenlemesinin kadın faile uygulandığı herhangi bir örnek biliyor musunuz? “Adam beni satıyordu, şiddetli hiddet ve elem duydum, öldürdüm” dedi diye cezasının üçte ikisi indirilen bir kadın mesela?

Yargı da erkeklerin insafına mı kaldı?

Zaten öyleydi de iyi kötü bir yargı sistemi, iyi kötü kurallar, iyi kötü kurumlar, fena olmayan bir hukuk eğitimi filan gibi şeyler vardı. Şimdi bunlar yok. Milattan önce beşinci yüzyılın da gerisindeyiz; hangi fiilin suç olduğunu bilmiyorsun; sonradan, sana söylediklerinde öğrenebiliyorsun ancak. O zaman da çok geç oluyor, hapsi boylamışsın çoktan. Boşuna değil muhaliflerin Kafka’nın Dava romanını habire anıp durmaları...

Bu yaz diploma skandalları, orman yangınları, maden yasası gibi sorunlarla uğraşırken Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kadınların mevcut haklarına müdahale eden cuma hutbeleri gündemi domine etmeyi başardı. Hatta mütedeyyin kesim de bu duruma tepki gösterdi. Bu açıklamaları nasıl değerlendirmek gerekir?

Eli yükseltiyorlar. Bir de Diyanet’in içine bakmak lazım tabii. Sadece birtakım dedikodular duyduğum için pek iddialı konuşamayacağım ama orada ciddi bir tarikat savaşı olduğunu tahmin etmek zor değil. Çok büyük bir pasta var. Düşünsenize bütçe ve personel bakımından pek çok bakanlığa nal toplatacak bir teşkilat, yüz binin üzerinde cami, hoparlör yetmiyormuş gibi ses yükselticiyi de kökleyip milletin kafasını “Eşitlik kul hakkı yemektir” gibi laflarla ütüleme imkanı... 

Ben Berrin Sönmez’in bu açıklamalara tepki olarak başını açmasını çok cesur bir hareket olarak gördüm. Yazdıklarını hep izliyordum zaten ama bu kadar cesur olduğunu bilmiyordum doğrusu.

Kadın düşmanlığının ya da daha geniş bir şekilde, toplumsal cinsiyet karşıtlığı ideolojisinin çeşitleri var, tek tip değil. Bunun AKP tipi, kadınları ikiye ayırarak başladı: Hanım Kardeşlerimiz ve kız mı kadın mı belli olmayanlar. 

“Hanım kardeşlerimiz”, o fantezi dünyanın karakteriydi, avatar gibi bir şey. Gerçek muamelesi gördü—ona dönüşmeye çalışan, oymuş gibi yapan, kendini o zanneden kadınlara bakınca, Hanım Kardeşimin gerçek biri olduğu sonucuna da varabiliriz pekala. Bir sosyal tip ne kadar gerçek olabilirse...

Bu kardeşin 6284’e ihtiyacı yoktu, aile hukuku onu korurdu. Hakkım da hakkım diye tutturanlar, 5 Harflilerdi. Ki, “hanım kardeşimiz”in bir kadın düşmanlığı aracı olması, tam da burada kendini gösterir—kadınların da kadın düşmanı olabildiklerini ilk defa görmüyoruz. Avatarın dünyadaki karşılığının birilerinin keyfine bağlı olduğunu sayısız kez görseler de bir tür öğrenilmiş çaresizlik midir, oradaki güçlenme imkânından gözü mü kamaşıyor ne oluyor, emin değilim.

Diyanetin giyim kuşamla ilgili hutbesinden sonra gözümüze soka soka genç kadınların şortuna, eteğine falan laf eden orta yaşlı kadınlar gördük, hani Pembe (Kızılcık Şerbeti dizisi karakteri) kılıklı tipler, onların yaptığı şey de hanım kardeşim performansı. Buradan güç devşirebiliyorsun çünkü. En azından makbul kadın addedilebiliyorsun. Hoş, Pembe makbul kadındı da ne oldu?

Bir de, beş benzemezi birleştiren bir konu oldu “kadın ve aile”. Gayet güzel anlaştılar, birbirlerini gittikçe daha dibe, daha da dibe, en dibe doğru çektiler bu sayede. İstanbul Sözleşmesi'nden bir gecede çıkmadılar, o geceye kadarki süreçte biz hep gördük bunu. Kim daha kadın düşmanıysa o kazandı. Türkiye’de giderek selefileşen bir İslam yorumu görüldüğünden bahsediliyor, doğrudur. Ama alın ellerinden kadınları, geriye ne selefilik kalıyor ne bir şey! Kadın düşmanlığı yapmak zorundalar bir yerde, faizi kaldıracak hâlleri yok.

Hayal edilen aileyi nasıl tanımlarsınız? Sanki bu aile 1950’lerin hem toplumsal hayata karışan hem de eli daima evinin üstünde olan kadın imgesinden çok daha boğucu. 

Tanımlayamam. Öyle bir şey yok çünkü. Daha doğrusu, iyi kötü tutarlı, başı sonu belli, yöneldiği şeyleri kestirebildiğimiz bir hayal değil bu. Parça parça, sürekli değişen, kendi içinde çelişen, duruma göre çok farklı yorumlanabilecek, duman gibi bir şey. Zaten kimin hayalinden bahsediyoruz ki? Siyasal elitlerin içinde bile birbirinden çok farklı tipler var. 

Instagram bu hayalleri görmek için güzel bir mecra, tavsiye ederim. Kadınların giyinip süslenip kahve içtikleri, bize bilmem kaç pound'luk ayakkabılarını, bebeklerinin parmağındaki tektaşları filan gösterdikleri hayaller de var—Osmanlı torunu performansı diyelim biz ona—Diyanet’in bir kız bir oğlan çocuklu, örtülü kadınla takkeli adam aileleri de...

Patriyarka son yıllarda sıklıkla konuştuğumuz bir kavram oldu. Bu kavramın sınırları nerede başlayıp nerede biter? Türkiye’de iktidarla bu kadar yan yana anılmasının gerekçelerini biraz açar mısınız?

Patriyarka kavramının unutulduğundan korkmaya başlamıştım ben aslında ama son beş-altı yıldır yeniden yaygınlıkla kullanılmaya başlandı. Cinsiyet ilişkilerinin haritasını çıkarmanızı ve bu ilişkileri iktidar ilişkileri, yani politik ilişkiler olarak tanımlayabilmenizi sağlayan kavramdır patriyarka. Sınırlarını çizmek zor çünkü cinsiyet ilişkilerinin sınırlarını çizmek zor. Hani Oscar Wilde’ın bir sözü vardı ya, “Hayatta her şey seksle ilgilidir, seks hariç. O, güçle ilgilidir” diye, öyle bir şey. 

Yani, cinsiyet ilişkilerini kadınlarla erkekler arasındaki eşitsizlikle sınırlandırmak mümkün değil, devletin yapısından tutun her birimizin hayatla ilgili umutlarımızdan oluşan bir bohça bu. “Toplumsal cinsiyet çalışmalarının modası geçti, artık yapay zeka çalışmak lazım” diyenlere de pek kulak asmayın, yapay zekanın da cinsiyeti var.

Bence bu iktidarın yeniden düzenlemeye çalıştığı cinsiyet rejimini henüz bütünüyle göremiyoruz. Bunun içinde yasal düzenlemeler ya da düzenlememeler var, bütçe kararları var, kurumsal müdahaleler var, sosyal yardımlar, ideolojik çerçevelemeler… Patriyarka değişken bir sistemdir, hem toplumsal/politik değişimlerle etkileşim hâlindedir hem de kendisi bir politik alandır. AKP iktidarının bu politik alanda gayet sistematik ve hesaplı hareket ettiğini görüyoruz. 

Dediğim gibi, hem zaten giderek daha kadın düşmanı oldular, hem de kadın düşmanlığını politik/ideolojik bir araç olarak da kullanıyorlar. Bunun bir envanterini çıkarmak, haritalamak lazım, AKP döneminde doğrudan kadınlarla ilgili yasal ve kurumsal düzenlemelerin eksiksiz bir dökümü bile yok elimizde. Parça parça ve epey derinlemesine biliyoruz ama bütünü görmek başka bir perspektif sunabilir.

Türkiye’de gelinen noktada kadın hareketinin verdiği mücadeleyi nerede görüyorsunuz?

Kadın hareketiyle gurur duyuyorum. Hem Türkiye’de hem İran’da, Rusya’da, Arjantin’de… Her yerde. Hiç susmadılar, hiç geri adım atmadılar. Bunu sadece 8 Mart yürüyüşlerinin coşkusuyla söylemiyorum, Türkiye’nin her yerinde kadınlar örgütleniyor. Bazen zeytin ağaçlarının etrafında, bazen İstanbul Sözleşmesi için, bazen Belediye kapısında, bazen konteyner mahallelerde… Farklı biçimlerde, farklı renklerde, ama hep oradalar. 

Halkın bu kadar güçsüzleştirildiği, örgütlülüğün bu kadar zorlaştırıldığı bir dönem hatırlamıyorum, buna rağmen kadınlar sabırla, kararlılıkla birbirlerini buluyorlar, adım adım örgütleniyorlar, hiç beklemediğiniz bir yerde bir bakıyorsunuz beş kadın düzenli toplanmaya başlamış; bir daha bakıyorsunuz, o beş kadın, 15 olmuş. Onlara bakınca kendimi güvende hissediyorum. Biz bu adamlara yenilmeyiz. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Ayça Örer

Editör ve yazar. 1998'den itibaren çeşitli dergi ve gazetelerde yazdıktan sonra 2003 yılından itibaren profesyonel gazeteciliğe geçiş yapan Örer; Kanal D, Anka Haber Ajansı, bianet, Taraf, Radikal, Ot Dergi ve Tuhaf Dergi’de röportajlar, izlenim haberler ve özel haberler hazırladı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?
AngstAngst

HİKAYE

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?

Deniz Aytekin

·

03 Tem 2026

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?