Alarmlar çalıyor: Manifest Manifest Manifest!

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Manifest, 2025 yılında bir medya kuruluşu tarafından BIG5 Türkiye yarışmasıyla seçilen altı genç kadın ile kurulan bir kız grubu. Pop ve R&B temelli müzik ve dansları kısa sürede “maniFAM” adlı tutkulu bir hayran kitlesi inşa etti.
Ancak esas etkileri, müziğin ötesindeki tematik ve görsel cesaretlerine dayanıyor: Manifest’in dili, sahne şovları ve dansları yıllardır üzerimize yapışmış “feminen olmak = utanmak” ezberini vurup vurup duvara atıyor. Ve belki de alarmlar bu yüzden çalıyor.
Spot ışıkları altında bir erkek terli bedenine dokunduğunda performans, coşku ve karizma olarak değerlendirilirken, bir kadın dokunduğunda “kötü örnek” ve “suç” gibi tepkilerle karşılanıyor.
Türkiye’de kadın bedeninin hâlâ kamu malı gibi görüldüğünü anlamak için yeni bir skandala da gerek yok aslında. Toplum, kadının kendi rızasıyla, kendi enerjisiyle sahneye çıkıp dilediğince var olmasını erotizm, çıplaklık, teşhircilik olarak adlandırıyor ancak daha vahimi, kolektif bilinçaltı bunu esasında bir otorite kaybı olarak algılıyor. Çünkü söz konusu bilinçaltı, kadın bedeni üzerine ipe söz dizmeye bir hayli alışık ve “Bu bedenin patronu benim” diyen bir kadın figürüyle karşılaştığında alarmlar çalıyor.
Manifest de milyonlarca gençle birlikte tam bunu yaptı: “Artık bedenimizde biz varız” dedi. Sorun dansta, kostüm ya da şarkılarda değil; özgüvende.
Hayalini kurduğun star aslında aynadaki sensin
Manifest, genç kadınların kendi hayalini sahnede ete kemiğe büründürmesi. Ve o sahneden kız çocuklarına verdikleri basit ama radikal mesaj: “Hayalini kurduğun star aslında aynadaki sensin.”
Yıllardır Türkiye’deki genç kızların hayalleri Koreli gruplarla doluydu. Saçları, makyajları, aksesuarları, koreografileriyle sadece ekranı değil, ailelerin bütçesini de “kaydırdılar.” Bu sevimli hayranlık, zaman zaman genç kızların benliklerini ithal ikonların gölgesine hapsetmesine doğru uzanıyordu ki Manifest, illüzyonu bir anda yerle bir etti!
Artık “özgüven” genç kızlara Kore’den ithal edilmiyor. Yerli ve millî. Milyonlarca gencin gözlerinin içine bakarak “Sen de parlayabilirsin” diyorlar ve alarmlar çalıyor.
Yargı makinelerinin korkulu rüyası: Feminen olmak
Aslında Manifest grubu, sahne dili ve tercihleri üzerinden yargılanma pratiğinde bir ilk değil. Aynı tarife Gülşen’e de uygulanmıştı. Sezen Aksu’dan Bergen’e, bu ülkede sınırları zorlayan hangi kadın, bazen manşetlerde, bazen mahkeme salonlarında, bazen de sosyal medyanın öfke çukurunda aynı kıyımdan geçmedi ki?
Manifest sadece kadın cinselliğini utanılması gereken bir kavram yerine “sahne estetiği ve politik ifade” olarak yeniden sunmadı; aynı anda erkek-kadın, kadın-kadın, hatta daha akışkan arzulara yer açarak queer arzuyu ve yaşam biçimini de “ana akım”a taşıdı. Arzuyu mahremden kamusala çekti.
Queer temsilin gücü
Büyük şovlarda izlediğimiz koreografiler aslında sadece dans değil; hepimize dayatılmış heteronormatif tahtaya sprey boyalarla atılan neon bir çarpı işareti. Bir başkaldırı.
90’ları sallayan Spice Girls kadın dayanışmasını, Madonna queer arzuyu, Lady Gaga “Born This Way” ile LGBTİ+ görünürlüğünü sahne şovları ve tavırlarıyla tüm dünyada ana akımın göbeğine taşımıştı. Hatta BTS bile, farkında olarak ya da olmayarak queer gençlere kolektif bir alan sundu. Ve hepsinin ortak özelliği şuydu: Otoriteyi boşver, hayranını merkeze al!
Manifest de bu zincirin Türkiye halkası oldu. Sahnede queer jestlerin, kapsayıcı koreografilerin varlığı, gençlere “Yalnız değilsin” demenin somut hâliydi. Bu sadece “cool bir estetik” değil; nefes alma hakkı, yaşama tutunma sebebi. Bu, bir nevi gençlerin temsiliyet devrimi.
Temsil sadece görmek değil; kendini mümkün kılmaktır. Queer gençler ilk kez yerli bir sahnede, kendi dillerinde, kendi kültürel kodlarıyla görünür olabiliyor. Alarmlar çalıyor.
Punk, rap, arabesk… Tümü önce yasaklandı, sonra oldukları gibi kabul edildi ve zamansız isimler, gruplar, hitler yarattı. Görünüşe bakılırsa Manifest de aynı yolda. Panik sona erer, müzik kalır.
Tüm bu tavır, yankılar ve yaşananlar aslında bir PR stratejisi bile olsa, yazının başından beri saydıklarımızı bam bam bam gerçekleştirmedikleri anlamına gelmiyor ve alarmlar çalıyor.
Neye sustuğunu hatırla
Kadın cinayetlerine aldırmayan, yurtlarda, tarikatlarda, okullardaki istismarlara sağır kesilen, facialarda kılını kıpırdatmayanlar… Herkes biliyor ki bu kolaycı sessizlik, suç ortaklığının en kalın perdesi. Ve bu sessizlik ancak sessizliği gerçekten tehdit eden bir güçle karşılaştığında bundan hızla kurtulmak için bir sese dönüşür. Yani söz konusu sahnede dans eden altı cesur kadının bedeni olunca alarmlar çalıyor!
Sosyolojide aile, çocuklarına ahlak ve empatiyi ilk aktaran kurumdur. Elbette ve maalesef sözü edilen ahlak da patriyarka eksenli bir ahlaktır ama bu, ahlakın aile tarafından aşılandığı gerçeğini değiştirmez. Dolayısıyla sahnede izlenenlerden edinilmeyen ahlak, sahnede izlenenlerle bir günde yerle bir olmayacaktır.
Esas mesele, özellikle kadınların ahlaki kuralları uygulamasıyla değil, bu kurallara eşit bir şekilde dahil edilmesiyle başlar. Bu da patriyarkayı merkeze alan ahlak kurallarının yeniden ve kapsayıcı bir zeminde şekillenmesiyle mümkün olabilir.
O zamana kadar, hayallerini gerçekleştiren tüm kadınların yaptığı gibi: Artık çürümüş eril ahlakı görünür kılacak bir ışık yakmak, evin karanlığında gizlenenleri ifşa ediyor. Alarmlar çalıyor.
Kızlar! Tuzaklara ayık, ayağınız hiç takılmasın.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Merve Özcan
Komedyen. Aktivist. “Berbat Bir Anne” podcasti ve stand-up şovuyla kutsallık mitini alaşağı eden Merve Özcan, “berbat”lığı politik bir tercihe dönüştürürken; toplumsal baskılar, cinsiyet eşitsizliği ve hayata dair tüm meseleleri mesele ediyor. Ayrıca kurumsal ve bireysel podcast mentorluğu yapıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
14–20 Eylül tarihleri arasında düzenlenen ve medya sponsorları arasında yer aldığımız Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne; değişen alışkanlıkları, süren samimiyeti ve bu yılın filmleri üzerinden baktık.

Bazen insanın ihtiyacı, acısına bir cevap bulmak değil, o acının içinde bütünüyle yalnız olmadığını bilmektir. Belki kitapların yapabileceği şey de tam burada başlıyor. Acıyı dindirmek değil, çünkü bazı acılar dindirilemeyebilir. Bir kaybı anlamlandırmak ya da ona teselli olacak birkaç güzel cümle bulmak da değil; yalnızca insanın acısının yanında sessizce bulunmak.

Arkas Sanat ve Centre Pompidou işbirliğinin ilk sergisi “Lumina: Renk ve Işık Sanatı”, 26 Eylül’de Lucien Arkas Sanat Merkezi’nde açılıyor. Beş yıllık işbirliği kapsamında düzenlenecek 10 serginin ilkini ve bu uzun soluklu buluşmayı Arkas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Lucien Arkas, Arkas Sanat Direktörü Müjde Unustası ve Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon’dan dinledik.

“Verilere dayalı gerçek, muhasebeciler içindir” diyen ve sadece nesnel gerçeği beyazperdeye yansıtmakla yetinen sinema anlayışını aşağılayan Werner Herzog'un çektiği tüm filmlerde, kurgu ve belgesel iç içe geçer. Her bir film projesi, lideri Herzog olan ekibin görevidir ve görev yerine getirilecektir. Görev süresince tüm ekip “dışarıdan gangsterler gibi görünüp, içlerinde papaz cübbesi giymiş azizler gibi” adanmış olacaktır.

Filozof Jonathan Barnes'ın kızı ve İngiliz yazar Julian Barnes'ın yeğeni Camilla Barnes, ilk romanı "Her Zamanki O Öldürme Arzusu"nda İngiltere'den Fransa'ya göç etmiş bir ailenin üç kuşaklık öyküsünü anlatırken zarif ve alabildiğine mizahi bir dil kullanıyor. Barnes’la, bu güçlü edebiyat ve felsefe geleneğinin içinde kendi sesini bulmayı, İngiltere’den Fransa’ya göçü, aile içindeki iktidar ilişkilerini, kuşak çatışmalarını ve yaş almayı konuştuk.




