Araba sevdası: Otomobil özgürlük mü, kendimize yarattığımız bir hapishane mi?

Arabaların çok sayıda avantajı var elbette. Gerçekten de sizi oldukça hızlı bir şekilde bir şehirden diğerine götürebiliyorlar. Dolayısıyla bu konuda bir özgürlük sağladıklarını kabul etmek lazım. Ancak sorun, arabaların çoğunlukla şehirler arası değil, şehir içinde kullanılması. Bu da hava kirliliğinden yer sıkıntısına, trafik kazalarından ses kirliliğine, harcamalarımızın artmasından sinir-strese arabaların çözdüğünden çok daha büyük sorunlara yol açıyor.
Araba sevdası: Otomobil özgürlük mü, kendimize yarattığımız bir hapishane mi?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

Aslında bu sefer hukuka ilişkin bir yazı yazacaktım ama hem zaten “Her gün başka bir skandal, hangi birini yazayım?” diyordum hem de uzun zamandır aklımda olan başka bir konu bir şekilde kendini dayattı. 

Önce Instagram’da Greenpeace’in buradaki son iki yazımla (bu ve bu) doğrudan bağlantılı bir gönderisine rastladım. Ardındansa İstanbul’un trafik sorunuyla ilgili bir haber düştü önüme. Tüm bunların üzerine bir de İstanbul’un düzelmeyen hava kalitesi geldi. Dedim ki bunlar bir işaret. Evet, konumuz: Arabalar

Meğer tren komünistmiş

Bugün içinde bulunduğumuz araba çılgınlığını anlayabilmek için öncelikle bu aracın nasıl ortaya çıktığına bakmak gerekiyor. Otomobil teknolojisinin gelişmesini ve yayılmasını sağlayan, 19. yüzyılın sonunda petrolün yaygın şekilde enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlaması. Zira daha önce A noktasından B noktasına hızlıca gitmenin en etkin yolu enerjisini kömürden alan trenlerdi. İlk ticarî tren yolculuğu, buharlı bir lokomotifle 1825’te İngiltere’de Stockton ve Darlington arasında yapıldı. Daha sonra onu Liverpool ve Manchester arasındaki izledi ve sonrasında demiryolları hızla yayıldı. 

Ancak daha sonra, 1885’te Almanya’da Karl Benz’in benzinle çalışan araba motoru icat etmesi işleri değiştirdi. Eşi Bertha Benz 1888’de benzinli arabayla yapılan ilk uzun yol sürüşüne imza attı ve petrolün güvenilir bir yakıt olduğunu ispatlamış oldu (bu durumu bugün elektrikli araçlarla ilgili yaşanan “ya yolda batarya biterse?” endişesine benzetiyorum). Bu eşiğin aşılmasıyla birlikte benzinli araçlar önce İngiltere, sonraysa ABD’de hızla yayıldı. 

Dört tekerli özgürlük

Bunda hem fikirsel bir dönüşüm hem de lojistik unsurlar etkili oldu. Petrol, kömüre göre birim başına çok daha fazla enerji üretebilen bir kaynak. Bu da hem verimi hem de kat edilebilen mesafeyi artırıyor. Üstelik sıvı olduğu için taşınması ve transferi de daha kolay. Bu lojistik avantajlara bir de petrol ve otomobil şirketlerinin reklamlarıyla ulaşımda özgürlük kavramını dönüştürmesi eklendi. 

Eskiden bir yere gitmek başlı başına bir özgürlük olarak algılanıyordu. Bunun trenle olmasında da elbette bir sakınca yoktu. Ancak reklamlar treni “komünist” bir araç gibi gösterdi, çünkü belli saatlerde hareket ediyorlardı. Oysa özgürlük artık arabanla “istediğin zaman istediğin yere” gitmekti.


Bu nedenle, ABD gibi bireysel özgürlük kavramı üzerine kurulan bir devlette arabaların baş tacı edilmesi ve bütün şehirlerin arabalara göre tasarlanması şaşırtmamalı. Artık insanlar şehirleşse bile dip dibe oturmak zorunda değildi, çünkü arabasına atlayıp yirmi dakikada şehrin istediği noktasında olabiliyordu. 

Buna bağlı olarak, müstakil evlerden oluşan mahallelerin şehir çeperlerine inşa edildiği ve çok büyük alanlara yayılan “Amerikan tarzı” şehirler ortaya çıktı. Bugün bunun trafik sorununun temel kaynağını teşkil eden çok büyük bir hata olduğu genel olarak kabul ediliyor

Mantıksızın normalleşmesi

Şimdi burada bir soluklanıp George Martin ve Peter Freund’un olağanüstü kitabı Otomobilin Ekolojisi’ne (The Ecology of the Automobile) bir göz atalım. Yazarlar o kadar sade bir dille arabanın dünyanın en verimsiz ve anlamsız aracı olduğunu anlatıyor ki okudukça “Gözümün önündeki bu saçmalığı ben daha önce nasıl oldu da fark etmedim?” diyorsunuz. 

  • Martin ve Freund çok basit bir mantık yürütüyor: Ortalama 75 kiloluk bir insanı A noktasından B noktasına taşımak için yaklaşık bir tonluk bir demir yığınını üretmek ve bunu da hava kirliliğinden iklim değişikliğine kadar yüzlerce zararı artık aşikar olan petrolle yapmak en hafif tabirle saçmalık. 

Nedenine gelirsek, öncelikle, yakılan benzinin çoğu sürücüyü (ve varsa yolcuları) değil, o demir yığınını ilerletmek için yakılıyor. Buna ek olarak, bir ulaşım aracı olarak icat edilen o demir yığını, ömrünün çoğunda hareket etmiyor, bekliyor. ABD Enerji Bakanlığı verilerine göre bir araba ömrünün %95’ini park halinde geçiriyor. Yani öyle bir araç düşünün ki tek bir yapılma amacı var ama o ömrünün yalnızca %5’inde bu amaca uygun şekilde işliyor. İşlediği vakit de enerjisinin çok büyük oranını israf ediyor.

Üstelik arabalar park hâlinde de sorun, zira anlamsız şekilde büyükler (ve giderek de büyüyorlar). Diyebilirsiniz ki “trenler daha büyük!” Doğru, ama bir tren aynı anda diyelim ki 1.000 kişiyi taşıyor. Dolayısıyla hizmet sunduğu kişi başına kapladığı alan son derece az. Üstelik arabalar gibi tekerlekli sandalyesiyle veya bebek arabasıyla ilerlemeye çalışanların önünde bir engel teşkil etmiyorlar. Neredeyse sürekli işliyorlar, durdukları zaman da garda duruyorlar.

Ama arabalar öyle mi? Yoğun yerleşimin ortasında, zaten dar olan sokaklarda hiçbir şey yapmadan ve hiçbir işe yaramadan yer kaplıyorlar. İlerledikleri zamansa aslında yürürken en fazla 1 metrekarelik bir yer kaplayan biri için yaklaşık 8 metrekareyi işgal ediyorlar. İstiklal Caddesi’nde herkesin belinde dev bir deniz simidiyle dolaştığını düşünün. Saçma olurdu değil mi? İşte arabalar da aynı nedenle saçma. 

Kırılan hayallerin sesi: Korna

Arabaların çok sayıda avantajı da var elbette. Gerçekten de sizi oldukça hızlı bir şekilde bir şehirden diğerine götürebiliyorlar. Dolayısıyla bu konuda bir özgürlük sağladıklarını kabul etmek lazım. Ancak sorun, arabaların çoğunlukla şehirler arası değil, şehir içinde kullanılması. Şehirler her şeyin daha yoğun ve sıkışık olduğu yerler ve herkesin “özgürce” arabasını kullanacağı kadar yer yok.

Bu da elbette inanılmaz bir trafik sorunu yaratıyor. İstanbul bu sorunun en büyük olduğu yerlerden biri. Yazının başında bahsettiğim habere göre İstanbul 2025 yılında dünyada en fazla trafiğe bağlı gecikmenin yaşandığı şehir oldu. İstanbullu bir şoför, yılın 118 saatini, yani neredeyse 5 tam gününü fazladan arabada geçirdi. Onu 112 saatle Chicago ve 108 saatle Meksiko takip etti

Tabii bu durum şoförlerimizde büyük bir hayal kırıklığına neden oluyor. Onlara “Araba al ve istediğin yere istediğin zaman özgürce ulaş” denmişti, ancak öyle olmadı. Hiç “beklemedikleri şekilde” trafiğe yakalandılar ve bastılar kornaya, bastılar kornaya! Şehir içinde korna çalan her şoförü durdurup sormak istediğim bir soru var: “Başka ne bekliyordun? 18 milyonluk bir şehirde yaşıyorsun ve gerçekten Beşiktaş’a, Taksim’e veya Kadıköy’e trafik olmadan gidebileceğini mi düşündün? Gerçekten bunu düşündün mü? 

Trafikten şikayet eden şoförlere kötü haber

Korna, bir kazayı önlemek amacıyla son çare olarak başvurulabilecek bir araç. Selam vermek, müşteri almak, laf atmak veya sinirlendiğinizi göstermek için kullanamazsınız. Yazının hukuka bağlandığı nokta: Maruz kalanlar açısından korna tam bir hak ihlali. Korna çaldığınız sokakta bebeklerin uykusu bölünüyor, hastaların ağrısı artıyor, çalışanların verimi düşüyor… Sadece onlar değil, sıradan insanlarda da stres artıyor, sürekli gürültüye maruz kalmaktan sağlık sorunları baş gösteriyor. 

Üstelik kötü bir haber vereyim, korna trafiği de çözmüyor. Çünkü trafik dediğimiz şey zaten korna çalanın kendisi. Herkes her yere arabasıyla gitmek istediği için trafik var. Yani trafik sensin şoför kardeşim. Direksiyonun başına geçip sonra bir de trafikten dert yanmak, kanımca, modern zamanların en büyük çelişkilerinin başında geliyor. 

Canavar değil arabalar öldürüyor

Çocukluğumda televizyonda çok ünlü bir kamu spotu dönerdi: Karikatürize edilmiş bir trafik canavarı sürekli insanlarla kaza yaptırır, ölüm ve yaralanmalara sebep olurdu. Ardından da emniyet kemeri veya başka bir önlemle ilgili uyarı çıkardı. 

  • Akılda kalıcı bir kamu spotuydu belki ama sonradan fark ettim ki suçluyu aklıyordu. Aslında insanları canavar değil, arabalar öldürüyordu ama bu kamu spotu suçu onlara ve şoförlerine değil, gerçekte olmayan bir “canavara” atıyordu. 

TÜİK verilerine göre 2024 yılında 6.351 kişi arabalar yüzünden can verdi. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya genelinde her yıl trafik kazalarında ölenlerin sayısı ise ortalama 1.2 milyon! Bu inanılmaz bir rakam. Şöyle düşünün, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal ettiği 2022 yılından bu yana üç senede savaşta hayatını kaybedenlerin toplam sayısı yaklaşık 1 milyon, yani sadece bir yılda arabalar yüzünden ölenlerin sayısından az. Peki nasıl oluyor da bu bariz gerçeği görmezden gelebiliyoruz?

Yeter ki ekonomi büyüsün

Bunun çok basit bir nedeni var. O da yazının başında bahsettiğim Greenpeace gönderisinde çok net şekilde özetleniyor: Araba almak için kredi çeker veya borç alırsınız. Sonra yok sigortasıydı yok kaskosuydu bir sürü ödeme yaparsınız. Ayrıca elbette düzenli olarak benzine de para verirsiniz. E yılda en az bir kez bakıma sokmanız gerekir; bozulduğunda veya kaza yaptığınızda da tamire götürmelisiniz. Çoğunlukla park etmek için de para verirsiniz. Ayrıca arabaların gidebilmesi için geniş yollar ve benzinlikler de yapmanız gerekir. Yani araba harcama demektir.

Önce arabayı alabilmek, sonra da tüm bunları karşılayabilmek için daha fazla çalışmanız gerekir. Sevdiklerinize ve kendinize daha az zaman ayırır, strese girer, hayat kalitenizi feda edersiniz. Üstelik direksiyon başına geçtiğinizde de hem duran trafik hem de diğer şoförler yüzünden sinir hastası olursunuz. Bu yüzden psikoloğa, sürekli oturmaktan kaynaklanan boyun ve bel ağrılarınız içinse fizik tedaviye gidersiniz. Araba sinir, stres ve hastalıktır.

Siz kaybedersiniz ama banka, sigortacı, benzinci, tamirci, otoparkçı, psikolog ve fizik tedavici kazanır, alışveriş artar ve ekonomi büyür. İşte bu yüzden araba kültürü kutsanır, sürekli onun bir ihtiyaç ve prestij meselesi olduğu fikri pompalanır. Petrol ve otomobil şirketleriyle içli dışlı olan ve arabanın ekonomik büyümeye ne kadar önemli bir katkısı olduğunu gören yöneticiler ne ölümlere ne hava kirliliğine ne de karbon salımına takılır. Arabanın özgürlük olduğunu söylemeye devam eder; sizinkini değil, araç piyasasının sağlığını gözetir. 

Umarım artık sizin için arabanın size özgürlük adı altında pazarlanan bir hapishane olduğunu kabul etme zamanı gelmiştir. 

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Serkan Köybaşı

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü. 2005 yılından bu yana Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi akademik kadrosunda olan Köybaşı'nın ifade özgürlüğü, vicdani ret, hayvan hakları, doğanın hak özneliği ve iklim değişikliği hukuku gibi konularda makaleleri ve tebliğleri bulunmaktadır. 2023 yılında doçentlik eseri olarak “İklim Değişikliğine Karşı Yeşil Anayasalcılık” başlıklı bir kitap yayınlamıştır.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Türkiye’nin gıdası kimin kontrolünde: Çiftçinin mi, devletin mi, birkaç büyük marketin mi?

Greenpeace Türkiye’nin 5 büyük market zincirinden aldığı 20 ürünün 3’ünde mevzuata aykırı pestisit kullanımı, 7’sinde ise 3’ten fazla pestisit tespit edildi; birinde 15 yıl önce yasaklanan etken madde bulundu. Daha 2021’de pazarın yüzde 60'ını yönettiği belirlenen zincir marketler, tarladaki üretim standartlarını da belirleme gücüne sahip. Market zincirlerinin elindeki bu gücün yanında ilgili kanunlar gıda kodeksine aykırı ürün satmama sorumluluğu da yüklüyor. Pazarı kontrol edenler, pestisit kullanımın da kontrol edebilir.

Pelin Cengiz

·

04 Eyl 2026

Türkiye’nin gıdası kimin kontrolünde: Çiftçinin mi, devletin mi, birkaç büyük marketin mi?
AngstAngst

HİKAYE

Kısa video, haramileri ve Subway Takes: Algoritmanın yanında editöre yer var mı?

Kareem Rahma’nın metroda karşısına aldığı konuklardan bir iddia ortaya atmalarını istediği ve ardından bu fikri birkaç dakikalık bir tartışmaya dönüştürdüğü Subway Takes formatı, kısa videonun da güçlü bir editoryal dünyaya sahip olabileceğini gösteren nadir örneklerden. Kısa videoyu platformun değil, editoryal aklın merceğinden görmenin zamanı gelmiş olabilir mi?

Elif Bayram

·

03 Eyl 2026

Kısa video, haramileri ve Subway Takes: Algoritmanın yanında editöre yer var mı?
AngstAngst

HİKAYE

Barajlar yıkılıyor: Avrupa’da 25 bin kilometrelik nehir birleştirme seferberliği

Doğal yapıyı parçalayan ve bozan Avrupa nehirleri üzerindeki 1,2 milyondan fazla baraj, bent ve menfez kaldırılıyor. Bariyerlerin kaldırılmasıyla yeniden birbirine bağlanan 3 bin 740 kilometrelik Avrupa nehirleri, AB’nin “2030’a kadar 25 bin kilometrelik nehri doğal hâline döndürme” hedefine bir adım daha yaklaştırıyor. Şu ana kadar 603 bariyer kaldırılırken Tuna ve Ren gibi büyük nehirlerdeki su seviyelerinin azalması Avrupa ekonomilerini zorluyor.

Pelin Cengiz

·

01 Eyl 2026

Barajlar yıkılıyor: Avrupa’da 25 bin kilometrelik nehir birleştirme seferberliği
AngstAngst

HİKAYE

Hakikatimsilik pandemisi: Güvenmeden yaşayabilir miyiz?

Hakikat ölmedi, insan var oldukça da öl(e)mez. Sorun, hatta sorunsal, daha tekinsiz: Hakikate benzeyen şeyler hızla çoğalıp yayılıyor; hakiki olanla olmayan arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Peki kurumlara güvenin her geçen gün aşındığı bir dünyada hakikatimsilik salgınının çözümünü tek tek insanların omzuna yüklemek ne kadar gerçekçi?

Metin V. Bayrak

·

29 Ağu 2026

Hakikatimsilik pandemisi: Güvenmeden yaşayabilir miyiz?
AngstAngst

HİKAYE

Zincirleme afetler çağı: Nepal'deki felaket bize ne anlatıyor?

Nepal'de 26 Ağustos sabahı yaşanan felaket, ilk bakışta şiddetli yağış kaynaklı bir sel gibi göründü. Bilimsel bulgular ise buz, kaya, su ve iklim sistemlerinin birbirini tetiklediği zincirleme bir afete işaret ediyor. Nepal ve Tibet tarafında 600'ü aşkın kişi hayatını kaybetti, binlerce kişiden haber alınamıyor. Üstelik bu yalnızca Himalayalar'a özgü istisnai bir durum da olmayabilir.

Pelin Cengiz

·

29 Ağu 2026

Zincirleme afetler çağı: Nepal'deki felaket bize ne anlatıyor?