Aşkın patolojik ve karanlık yollarında: Masumiyet Müzesi'nde görülmeyişin öfkesi

Kemal zihninde yarattığı Füsun imgesine öyle âşıktır, ona öyle yapışıp kalmıştır ki Füsun’u tam olarak tanımaz, onun kim olduğunu bilmez bile. Bu da Füsun’da büyük bir öfkeye sebep olur. Görülmeyişin öfkesine. Bu öfke Füsun’u da Kemal’i de öldürecek güçtedir. Gücünü de nereden alır biliyor musunuz? Füsun’un aslında kendini göremeyişinden.
Aşkın patolojik ve karanlık yollarında: Masumiyet Müzesi'nde görülmeyişin öfkesi

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

Masumiyet Müzesi dizisini bitirip yatağıma yattığımda zihnimde Ezginin Günlüğü’nden "Martı" şarkısı çalmaya başlamıştı;

Gece gündüz bana birdir ah güzelim
Çünkü gözlerim hep kördür
Kanatsız kuş olmak zordur ah güzelim
Denize varmayan ırmak
Gör beni gör beni gör gel gözüm ol gör beni
Sar beni sar beni sar gökyüzüm ol”

Bana kalırsa çok hüzünlü bir şarkıdır bu. Hüznü ötekinin bakışına bu denli muhtaç olmaktan gelir. “Sen beni görmezsen ben yokum” der adeta. “Kolum, kanadım, gözüm, kulağım sensin” der. “Sen beni gör ki yaşamaya bahanem olsun.”

Masumiyet Müzesi’nin özellikle son bölümünde görülmeyen bir kadının öfkesini izleriz en çok. O öfke kişiye kendini de yaktırır, ötekini de, gerekirse Roma’yı da. Öyle yıkıcıdır. Evlerden uzak olsun. Kişi o öfkeden görünmez bir duvar örer de nasıl tosladığınızı şaşırırsınız. 

Romanı yıllar önce okuduğumda—sanırım 2012 olmalıydı—Kemal’in Füsun’a duyduğu saplantılı aşka daha fazla odaklandığımı fark ettim. Aşkın çiçekli böcekli olmayan, patolojik ve karanlık hâlinin bu denli incelikli ele alınma biçimi romanı sevme nedenimdi. Daha çok Kemal’in bakışıyla okumuşum.

2026’ya gelip diziyi izlediğimde ise Füsun’un o yıkıcı öfkesine tutulduğumu hissettim. Dedim ya romanı okurken en çok Kemal’i görmüşüm fakat dizide Füsun’u görmeye başladım. Sanırım burada yönetmenin kadının oluşunun da etkisi var. Bu yazı da Kemal’in çok konuşulan saplantılı aşkına dair değil de, Füsun’a dair bir yazı olma niyetini taşıyor. Belki kitabı okurken Füsun’u göremeyişimin bir telafisi olarak… 

Aşkın patolojik tarafının ötekini gerçek manada görmemekle ilgili olduğunu düşünüyorum. Kişi, karşı tarafa duyduğu cinsel tutkunun, fiziksel çekimin verdiği güçle zihninde öyle bir imge yaratıyor, ona öyle atıflarda bulunuyor, onu öyle yüceltiyor ki, bunun ötekinin gerçekliğiyle pek de bir alakası olmuyor. Epey şizoid bir durum. 

Her şey kontrolünde olsun istiyor. “Aşk” dediği şey bir tahakküm aracına dönüşüyor. Öteki üzerinde çok da iyi niyetli olduğuna inanılan ve neredeyse ötekini de buna ikna eden bir iktidar alanı kuruyor. Buna “manipülasyon” da diyebiliriz. Sanırım patolojik aşkın doğası bu şekilde biçimleniyor. 

  • Kemal’in Füsun’un eşyalarına olan düşkünlüğü, onları biriktirmesi kontrolü hâlâ elinde tutma çabasının bir sonucu gibi. Yoğun kaygısını Füsun’a ait eşyaları biriktirerek regüle etmeye çalışıyor. Yani bunu yapmasa belki çok daha tehlikeli bir karaktere dönüşebilirdi.

Kemal, Füsun’un eşyalarını, annesinin de kullanmadığı şeyleri depoladığı bir yer olan Merhamet Apartmanı’na götürüyor, orada biriktiriyor. Burası aynı zamanda Füsun’la gizli gizli buluşup seviştikleri mekan; sanki Kemal’in bilinçdışı evreni. Orada anne, Füsun, aşk, ayrılık, yas,  yasak, cinsellik, acı, haz hepsi birbirine karışıyor.

Anneden sevgiliye aşk, ayrışma ve yas

Biraz psikanalitik literatürden devam edeyim. Anne karnındaki bebek, anne ile bir bütün hâlindedir ve orada güvenli bir birliktelik söz konusudur. Doğumla beraber ilk ayrışmayı ve aslında ilk yasını yaşar bebek. O simbiyotik ilişkiden çıkar. Hayatının kalanında bu güvenli birlikteliği yeniden kurabilme arayışı içinde olur. 

  • Bu arayışı nesne ilişkileriyle yapan bebeğin ilk nesnesi doğal olarak annesinin memesidir. Bebek için meme onun yarattığı nesnedir, çünkü eğer işler yolundaysa ihtiyaç duyduğu anda ortaya çıkar ve arzularını tatmin eder. Memeyi o yaratmıştır, ona aittir, onun denetimindedir. Bu yanılsama ona tümgüçlülük duygusunu yaşama imkanı sunar.

Aşka dair ilk analitik kuramı Freud oluşturmuştur ve en yalın hâliyle kuramın temelini kadınların babaya, erkeklerin ise anneye âşık olduğu fikri oluşturmaktadır (Freud, 1905). Kuramın çerçevesi ise çocuğun psikoseksüel gelişimi üzerine şekillenmektedir. Çocuğun psikoseksüel gelişimindeki her evre farklı bir erojen bölgeyi ve ona ait libidinal dürtüyü tatmin eden nesneyi simgeler. İlk evre oral dönemdir ve bu dönemde bebeğin erojen bölgesi ağızdır, aşk nesnesi ise memedir. Bu dönemde bebek anneden sevmeyi öğrenir ve meme ile kurduğu ilişki tüm sevgi ilişkilerinin temelini oluşturur (Freud, 1905). 

Bireylerin yetişkinlik döneminde, ilk aşk nesneleri olan ebeveynleri yerine başkasını koyup, âşık olabilmeleri için bu ödipal karmaşanın çözülmesi gerekmektedir (Pines, 2005). Çünkü “bir aşk nesnesi bulmak, aslında onu yeniden bulmaktır.” Yetişkin bireylerin aradığı aşk aslında ilk aşk nesnesi olan anne veya babanın içsel imge temsilidir çünkü “âşık olmak, ilk aşk nesnesiyle yeniden biraraya gelmeyi temsil eder.” (Pines, 2005).

“Anne” denilen kişi hayatımızda iki taraftan gördüğümüz biri. Birinin karısı olarak gördüğümüz “kadın anne” var, bir de rahminin içinde büyüdüğümüz, o olmazsa yaşayamayacağımız ilk aşk olan “anne”. İkisi birbirinden kopuk değil elbette. Bu bağlamda dizide Sibel aslında Kemal’in annesine benzemektedir. Daha doğrusu babasının karısı olarak gördüğü "kadın anne”ye. 

Ancak Füsun’la olan aşk, anne-bebek arasındaki narsisistik bütünlüğe, sembiyotik bağa gönderme yapan o ilk aşkı temsil ediyor. O dönemde anne-bebek birbirine bağımlıdır. Anne bedeninde, kalbinde bebeği taşıyamazsa bebek ölür. Aşkın başa bela oluşu da karanlık doğası da bence buralardan gelmektedir. Kemal’in Merhamet Apartmanı’ndaki yatakta yatarken meme başına benzer kristal şekerliği ağzına aldığı sahne tam da ilk aşk nesnesi olan annenin Füsun’da kendisini yeniden canlandırması olarak da okunabilir. Füsun’un gidişi Kemal’i ölmekten beter eder.

Dolayısıyla olayın Füsun’la pek de bir ilgisi yoktur. Bu sebeple de Füsun’un film yıldızı olma arzusu, Kemal’e öfkesi, geçmişinden alacaklı oluşu Kemal tarafından görülmemektedir. Son bölümde Füsun’un taktığı ve Kemal görsün diye beklediği o kelebek küpeler de Kemal tarafından ne yazık ki görülmez. Kemal bakar kördür. Bakar ama görmez. Biriktirir ama çoğaltmaz. 

Kemal zihninde yarattığı Füsun imgesine öyle âşıktır, ona öyle yapışıp kalmıştır ki Füsun’u tam olarak tanımaz, onun kim olduğunu bilmez bile. Bu da Füsun’da büyük bir öfkeye sebep olur. Görülmeyişin öfkesine. Bu öfke Füsun’u da Kemal’i de öldürecek güçtedir. Gücünü de nereden alır biliyor musunuz? Füsun’un aslında kendini göremeyişinden.

Kendini göremediği için başkasının bakışına bu denli bağımlıdır ancak feriştahı gelse de asla tatmin olmaz, olamaz. Kendine veremediğini başkasından alması mümkün değildir. İçinde bulamadığını dışarıda da bulamayacaktır. Bu yüzden ötekinden ve hayattan hep alacaklı hisseder. Hilton’da düğün, Paris’te alışveriş, Kemal’le izdivaç ve daha başka birçok şey Füsun’a yetmez, yetemez. 

  • Füsun’un neden böyle olduğunun cevabını babasıyla ilişkisinde seziyorum. Belki öte bir yorum olacak fakat ihmalkar, ilgisiz, pasif bir babanın varlığıyla biçimleniyor sanki Füsun’un hikayesi. Tabii bu başka bir yazının konusu.

Hayatın matematiği ilişkilerde kendini işte böyle gösterebiliyor. Dolayısıyla çoğu zaman herkes kendi yarasına denk düşeni seçiyor hayatta. Kişi kendi yarasıyla temas edemediyse yarasına çağırdığı kişi, o yarayı maalesef daha fazla kanırtıyor. Hep söylerim, çiftler birbirinin semptomudur diye. Birbirlerine şifa da verebilirler, deli de edebilirler. Bu yüzden kişiler masum ama ilişkiler değildir. Masumiyetin de ancak akmaz kokmaz camdan, betondan, ahşaptan bir müzesi olur, etten kemikten bir varlığı değil. 

İlişkiler ve giyinilen roller

İlişkilerde roller zaman zaman değişebilir. Kimi zaman daha çocuksu olabilirsiniz kimi zaman daha yetişkin. Bazen kurtarıcı olursunuz bazen kurban, bazen ebeveyn gibi davranırsınız, bazen sevgili gibi. Roller değişir ancak eğer bir rolde sabit kalınırsa, o rolde ısrarcı olunursa işte o zaman problem başlar. 

Sibel, Kemal’in hayatında kurtarıcı rolüne soyunuyor. "Bu saçma takıntıdan seni ben kurtaracağım" diyor. Sibel’in yanında çocuksulaşan Kemal, Sibel’i de gitgide annesinin rolüne, yöneten, eğiten kadın pozisyonuna sokuyor. Sibel tüm narsisistik özelliklerine rağmen Kemal’le içine girdiği hastalıklı hâli görüyor, Kemal’e yardım teklif ediyor ancak yol alamayınca da Kemal’i terk ediyor. Toksik bir ilişki üçgeninin içinde kalmayı reddediyor. Neyse ki kendi yolunu ve akıl sağlığını tercih ediyor.

  • Peki Füsun kendini görebilen ve gözetebilen bir kadın olsaydı yine de bu ilişkinin içinde debelenmeyi seçer miydi?

Bilinçdışı bir yerden bu durumun gayet farkında olmalı ki Kemal’in şu sözlerinden sonra Füsun’da iplerin koptuğunu çünkü kendisiyle sert bir şekilde yüzleştiğini de görüyoruz:

“Sen de yanında güçlü bir erkek olmadan o yollara tek başına gitmekten korktun hep!”

Son yazdığım kitap Benim Yüzümden’de de sevdiği erkek tarafından ısrarla görülmeyen bir kadının duygusuna odaklanmaya çalışmıştım. Yıllar sonra Füsun’la tekrar karşılaşmak bana biraz da o kadın karakterin duygusunu hatırlattı. O kitaptan bir alıntıyla yazıma son vereyim:

Bakıyordun ama görmüyordun, ben de o boşluğa ısrarla tutunmaya çabalıyordum. Beni her görmeyişinde duvarlara çarptım kendimi, yüzümü gözümü kanattım, varlığımı hissedebileyim diye. Ama sonra kendi kendimi tanıyamaz hale geldim. İşte bu ilişkimizin özetiydi. Yok muydum ben, var mıydım? Bir masal mıydım? Senin asla okumayacağın, belki okusan da anlamayacağın bir masal.

Ezginin Günlüğü ile başladım onun başka bir şarkısıyla da bitireyim:

Sevmesen ölürdün, sevdin onu öldün
Sevmesen ölürdün ama sevdin gene öldün”

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Duende

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Duende

Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.

İLGİLİ OKUMALAR

DuendeDuende

HİKAYE

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?

Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Şeyma Ye

·

13 Tem 2026

Sıcak günlere eşlikçi kitaplar: Bu yaz ne okumalı?
DuendeDuende

HİKAYE

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Eda Solmaz

·

13 Tem 2026

Pink Martini'den Storm Large: 'Türkiye’de çok güçlü bir müzikal hafıza var'
DuendeDuende

HİKAYE

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.

13 Tem 2026

Bir hayatla yeniden tanışmak: Betül Bakırcı'nın gözünden Agop Arad arşivi
DuendeDuende

HİKAYE

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

Barış Akpolat

·

10 Tem 2026

Max Cavalera: 'İnsanoğlu hatalarından asla ders almadı'
DuendeDuende

HİKAYE

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.

Emre Eminoğlu

·

10 Tem 2026

78. Primetime Emmy Ödülleri: Aday listesi bize ne anlatıyor?