Ayhan Bora Kaplan vakası üzerinden devlet-mafya-siyaset ilişkisi

SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
Gazeteci Cengiz Erdinç, Ayhan Bora Kaplan suç örgütünün devam eden yargı sürecinin siyasetin hangi yönleriyle ilişkili olduğunu anlattı. Erdinç ile organize suçun Türkiye’deki tarihinden başlayarak finansman kaynağı olarak uyuşturucu ticaretinden nasıl beslendiğini, kontrgerilla ve terörle bağlarını, siyasetle ilişkisini ve ak/kara sermaye dinamiğini konuştuk.
Son aylarda Ayhan Bora Kaplan davası sık sık gündeme geliyor. Bu olayın arka planı nedir, şu an neler oluyor?
Kaplan olayı aslında 2015-2016’dan beri gazetecilerin gündeminde olan bir konu. Daha önce cemaate yakın gazetecilerden Ahmet Dönmez, 15 Temmuz’da Kaplan’ın TRT önünde fotoğrafını yayımlamıştı. Erk Acarer çok deşti bu işi, sönümlenmişti aslında.

Ayhan Bora Kaplan, adamlarıyla birlikte TRT önünde, 15 Temmuz. Kaynak: DHA
Daha sonra bu bir sünnet düğünü vardı, orada kamuoyuna faş edilen bir zenginlik ve güç gösterisi oldu. Sonraları İçişleri Bakanlığı’nda Soylu gitti, Yerlikaya geldi, bir operasyon yapıldı. Ondan beri bunu konuşuyoruz.
Ayhan Bora Kaplan olayı, CD satarken falan deniyor ama aslında uyuşturu satıcılığıyla başlayan bir hikaye. Bunun 15 Temmuz öncesi de var. Adım adım ilişkilerini geliştirerek aralarında cemaatçilerin de olduğu birtakım kolluk güçleri tarafından önü açılarak Ankara’yı adeta ele geçirmiş.
Bir de ben Ankara'da gazetecilik yaptım beş yıl kadar. Ankara'da bilinenden içre bir Ankara vardır, bir "Derin Ankara" vardır. Şöyle bir örnek vereyim, ben dolmakalem meraklısıyım ama işin yazı yanıyla ilgiliyim. Öte yandan mücevher denebilecek kadar pahalı, 10-20 bin dolarlık dolmakalemler vardır. Ankara’da çok satılır, çünkü anlaşmalara imza atar kamu yöneticileri ve hatıra olarak verilir dolmakalem. Şimdi 5-10-20 bin dolarlık hatıra olmaz, ama oluyor işte.
Ankara’da ciddi bir sanayi de var bir yandan, çok hızlı büyüyen bir şehir oldu. Melih Gökçek’in imara açtığı alanlarla tanınmaz hâle geldi. Bir yandan alışveriş merkezleri, gökdelenler; bir yandan ekonomide çok büyük bir gücü olan devletin, karar alma mekanizmalarının olduğu bir yer. Bütün bunları üst üste topladığınızda bir gri alan var Ankara’da ve bu gri alanın içinde de "kara alan" diyebileceğimiz mafyatik ilişkiler de var. İhalelerden tutun şantaj, montaj, gece kulüplerine… Bir kısmını mesela Dilek Ekmekçi deşmişti, yurt kızları meselesi. Bu tür katman katman şeyler var, bir bölümüne ben Ankara’da tanık oldum. Bunların bir bölümünü haber yaptım ama haber yapılamayacak buzdağının altı da var. Çok da konuşulamayacak şeyler, Ankaralı gazeteciler bunların çoğunu, bu tür ilişkileri bilir.
Bunlar biliniyor dediniz. Yaşanmasına, bunların olmasına neden müsaade ediliyor?
Bu aslında doğrudan siyasetin finansmanıyla başlayan ama bugün bambaşka bir noktaya evrilen bir sorun. Siyasetin finansmanı derken 1970’li yıllara kadar gidebiliriz. Kaçakçıların artık ciddi cirolar elde ettiği, mafyanın Türkiye’de ciddi bir parasal güce sahip olduğu 70’lerin sonu, özellikle 1974’teki petrol krizini izleyen dönemde başlayan döviz krizi yüzünden mesela iş dünyasının önemli isimleriyle kaçakçıların ve hayali ihracatçıların aynı masada buluşmasına neden oldu.
Mafya büyüdü ve en son bakan "satın alabilecek" düzeye geldi. Bunu nereden biliyoruz? Tuncay Mataracı, Gümrük Bakanı'ydı. Mataracı yargılandı, yargılaması da hâlâ Anayasa Mahkemesi'nin sitesinde duruyor. O dava dosyasında dudak uçuklatan ilişkiler var. Polis müdürlerinden iş insanlarına, yargı mensuplarına herkes var orada. Bir milat ya da bir gösterge sayılabilir.
Sonra 1987’de, bütün bu kamu görevlilerinin yolsuzluklarıyla yeraltı dünyası arasındaki ilişkilere ışık tutan bir rapor vardı. Aslında 1960-70’lerden beri toplanan verilere dayanıyordu. Bu da mühimdi ama bir sonuç doğurmadı; konuşuldu sadece. Birkaç isim tasfiye edildi MİT’ten ama bir yargılama, etkin biçimde soruşturma olmadı. O raporun tezlerinden biri şuydu: Mafya siyasete giriyordu ve üstelik sadece sağ partilerden değil CHP, DSP, o zamanki SHP gibi partiler üzerinden de kapıları zorluyordu.
Böyle bir manzara vardı. ANAP dönemi, Özal’lı yıllar… Nasıl oldu da siyaset bu kadar kuşatılabildi? Burada parayı bastıranın milletvekili ya da belediye başkanı olması modeli var. Bu model neredeyse kesintisiz uygulandı, bu da ranta dayalı büyümeyi getirdi. Örneğin imar rantları, inşaat sektörünün sürükleyici lokomotifi.
Daha önce tekstil sektörü vardı. Birtakım teşviklerle, ihracata verilen vergi iadeleriyle vs. destekleniyordu. Sonra AKP döneminde inşaat sektörü rantı büyüttü, belediyelerin rant açısından rolü çok kritik oldu. Çünkü hangi arsanın ne kadar, ne oranda imara açılacağına belediyeler karar veriyordu.
Ankara, bunun en mühim örneklerinden biriydi. Burada kar topu gibi büyüyen bir "gri yumak" var. Birkaç noktayı sayalım sadece... İmar rantı, siyasete hükmedebilmek, nüfuz edebilmek için birtakım lobiler yaptı ve paralar harcadı. Örneğin Ege’de yerel bir belediye başkanı parayı bastırıyor, Ankara’da aday ilan ediliyor. Peki o para nereye gidiyor? Söylenen, partilerin illegal havuzlarına gittiği. Ama o illegal havuzlar illegal olduğu için, denetlenmediği için cebe de gidebiliyor ki geçmişte gördüğümüz İSKİ skandalı bunun bir örneğiydi. Parti adına toplanan havuzun kişisel çıkarlar için cebe atılmasıydı.
Bu illegal kaynaklar ne için kullanılıyor kabaca?
Siyasi partiler yasasının kısıtlamalarından dolayı partilerin alabileceği bağış miktarı belli. Çok sınırlı bir miktar bu. Partilerin rekabet adına yapması gereken işler var. Bir şekilde siyasetin finanse edilmesi gerekiyor. Orada birtakım illegal şeyler var ya da daha doğrusu kayıt dışı havuzlar var.
Mesela belediyelere imar karşılığı ya da herhangi bir belediye işlemi karşılığı yapılan bağışlar var. O bağışlar genel merkezde toplanıyor ve harcanıyor. Örneğim partilerin televizyon sahibi olması yasak. Ama hemen hemen hepsinin bir televizyonu var, muhalif olanlar da dahil. Bir tek iktidarın televizyon sahibi olmasına gerek yok çünkü kamu kaynaklarıyla finanse ettiği yandaş medya var onda.
Böyle bir manzarada, bunun bir kısmı gri para: Rüşvet, kayıt dışı fonlar vs. Ama buraya kara para da karışmaya başladı, birtakım büyük kaçakçılar ya da yeraltının önemli isimleri dolaylı yargı desteği ya da kolluk desteği için bu tür işlere giriştiler. Siyasetle iç içe oldular.
Benim ayrımını yapmakta zorlandığım bir konu var. 1970’lerden başlayan bir mafya-siyaset ilişkisi konuşuyoruz. O dönemde kontrgerilla konusu da var. Bu daha derin devletle ilişkili diyebileceğimiz bir mafya örgütlenmesi diye biliniyor. Bunun dışında bir de siyasetçilerin, partilerin kişisel ağları üzerinden kurulan mafya ilişkileri mi var? Yani bir derin devlet-mafya, bir de siyaset-mafya ilişkisinden bahsediyoruz?
Ben derin devlet olduğuna inanmıyorum. Bu kavram özellikle Türkiye için çok tehlikeli bir kavram. Zaten Türkiye dışında da pek kullanımı yok. Dünyada da literatüre Türkiye’den dolayı ya da Türkiye’ye atfedilen birtakım konulardan dolayı girmiş.
Gayrinizami harp meselesi önemli. Derin devlet yok, devlet var. Olsa olsa hukuk devletlerinde hukukun arkasına geçmek için birtakım gizli servis operasyonları yapılır. Bunlar da mesela Amerika’da CIA’in operasyonları gibi kongre denetimine tabidir, yasama denetimine tabidir. Bunları aşmanın yolları da var. Çeşitli başkanlık kararnameleriyle aşılıyor da. Derin devlet denilen şey böyle bir aygıtın hukukun arkasına geçmesi. Ama Türkiye’de 90'lardan örnek vereyim. Üzerine polis yeleği geçiren, herhangi birini istediği gibi kaçırırdı tepe lambalı arabayla. Öldürdü, haraç aldı ve hiçbir şey olmadı.
Hukuk olsa zaten bu mümkün olmaz. Bir polis yeleği giyin üstünüze; İstanbul’da, Ankara’da istediğiniz bir lokantaya gider hesap ödemeden çıkarsınız. Polisleri kötülemek için söylemiyorum ama kanunun denetiminin ya da vatandaşların haklarının ne derece korunduğu, tartışma konusu.
Dolayısıyla ne derin devleti? Niye gerek duyulsun? 1976-77’de başlayan, 12 Eylül’ü hazırlayan bir gayrinizami harp süreci, askerî bir terim olarak düzensiz savaş var. Burada gayrinizami harp ya da kontrgerillayla kastettiğimiz şey, askerîden ziyade siyasi. Nedir o siyaset? Amerika’nın NATO ekseninde sol iktidarlara karşı önlem olarak birtakım paramiliter grupları beslemesi, bu gruplar üzerinden sabotajlar, siyasi suikastlarla siyaseti manipüle etmesi, demokratik sol yapıların iktidara gelmesini engellemek. İtalya, Yunanistan, Fransa, Belçika gibi çok örneği var bunun ama en “başarılı” örneklerinden biri, Türkiye.
1977’de ülkücüler içinde bir grup militan eğitilerek özel harpçiler, özel kuvvetlerden ya da o zamanki Özel Harp Dairesi’nden insanlarla sabotajlar, siyasi suikastlar, Çorum, Maraş, Sivas gibi katliamlar ve katliamlar girişimleriyle toplumu destabilize edip “Askerler gelsin de rahat edelim” duygusunu uyandırıp iktidara çökmekti amaç.
Paramiliter bir güç olarak ülkücüler içinde bir çekirdek grup kullanıldı: Abdullah Çatlı, Muhsin Yazıcıoğlu, Oral Çelik, Haluk Kırcı. Toplasanız 30-40 kişi. Bunlar Maraş Katliamı’nda varlar, birtakım aydın cinayetlerinde varlar… 12 Eylül Darbesi yaşandıktan sonra bu paramiliter isimler, yeraltıyla, mafya diyebileceğimiz yapılarla birtakım ilişkilere geçiyorlar; oradan devam ediyorlar.

Susurluk kazası
Susurluk aslında bunun çok silik bir fotoğrafıydı. Medyanın abarttığı gibi ne bir temizlik kampanyasıydı ne başka bir şeydi. "Devlet-mafya-siyaset" bir klişe oldu ama bunun yerine belki gayrinizami harp artıklarını, paramilitarizmi konuşmalıydık.
Çünkü daha geniş bir perspektiften baktığınızda örneğin uyuşturucu, Uzak Asya’da başlıyor. Japonlar, işgal ettikleri Çin topraklarını eroine boğuyorlar. Çin zaten bir afyon sorunu yaşıyor, bir de eroinman yapıyorlar bütün Çin’i. Daha sonra 1949’da Mao’nun ayaklanması, bütün uyuşturucu satıcılarını doğraması, bağımlıları falan dümdüz etmesi... Bu sefer Tayvan’da Mao’ya karşı bir güç besleniyor. O güç, uyuşturucuyla finanse ediliyor.
Oradan sonra uyuşturucu işi Vietnam’a atlıyor. Bu işleri Vietnam’da önce Fransızlar yapıyor, sonra Amerikalılar yapıyor. “Air opium” diyorlar. Yani anakaradan uçaklarla Amerika’nın içlerine taşınan afyon ve eroin söz konusu. Fransız bağlantısı ya da Korsika mafyasının da bir ayağı bu işi yapıyor. Uçaklarla afyon taşıyorlar, afyon ticareti yapıyorlar. Daha sonra ortaya çıkan Burma, Laos, Altın Üçgen dedikleri yerler.
Meksika kartellerinin çok ilginç bir hikayesi var. Amerikalıların uyuşturucuyla mücadele başlığı altında Meksika’yı zorladıkları askerî ve paramiliter mücadele bu kartelleri yarattı. Öyle tipik bir örneği var ki bunun, Los Zetas diye bir grup, adlarını telsiz kodlarından alıyorlar. Bunlar İsrail ve Amerika’nın eğitim verdiği, özel savaş konusunda uzman birtakım askerler. Gayrinizami harbin özel savaş tekniklerine hâkim isimler.
Bunlar önce bir kartelin tetikçiliğini yapıyor, askerî gücünü oluşturuyorlar. Daha sonra da buradan çıkıp kendi başlarına bir kartel oluyorlar ve şiddet yöntemleri, topluma dehşet salma yöntemlerinin eğitimini aldıkları için, kontrgerilla eğitimi verildiği için, şu anda en tehlikeli kartellerden sayılıyorlar. Yani mafyayla, uyuşturucu ticaretiyle paramiliter politikanın ya da gayrinizami harp politikalarının ortak şekillendiğini görüyoruz.
Türkiye’de nasıl oluyor bu? 1970’li yıllarda, orası biraz gayya kuyusu. 70’lerden öncesi de var. Afyon tüccarlarının afyon kaçakçılarına, eroin kaçakçılarına dönüştüğü bir süreç var Türkiye’de. İran’da afyon yasaklanıyor 1955’te, onunla birlikte patlıyor kaçakçılık piyasası.
1970’lerde French Connection dedikleri Marsilya’daki laboratuvarlar, Anadolu afyonuna dayanıyor. Daha önce öncesi de var. Aslında 1930’larda İstanbul’da üç tane büyük fabrika var. Eroin üretiyorlar ve Avrupa’ya eroin satıyorlar.
Ayhan Bora Kaplan’dan bakın buralara geldik... Benim gördüğüm kadarıyla organize suçun itici gücü ya da motoru ya da asıl yakıtı hâla uyuşturucu kaçakçılığı. Ayhan Bora Kaplan da oradan geliyor. Servetini başka yerlere taşımaya çalışmış. Birtakım gece kulüpleri yoluyla eğlence sektöründen biraz da haraç alarak, ki bunun çok söylenen bir "şantaj/montaj" boyutu var. Yani o mekanlara gelen birtakım yargı ya da kolluk mensuplarının görüntülerinin şantaj olarak, etki için kullanılması var.
Daha sonra siyasete nüfuz ettiklerini görüyoruz. Halkbank’ın bunlara kredi vermesi mesela çok acayip bir şey. Tam bir mafya-siyaset ilişkisi bu. Çünkü herhangi bir banka patronu, arkasında siyasi bir güç görmeden böyle bir krediyi veremez kimseye.
Timur Soykan bunun haberini yapmıştı, ondan sonra hemen yayın yasağı getirildi hatta.
Evet, “doğru” bir yayın yasağı çünkü meselenin kalbine inen bir konu bu. Buradan baktığımızda Meksika kartelleri, Türkiye’ye ne kadar uzak? Türkiye’deki paramiliterler ve dünyanın her yanındaki paramiliterler ya da bu işleri yapanlar, birbirleriyle o kadar iyi anlaşıyor, o kadar uyum içinde ki... Bunu 1992’de İtalyan Yargıç Giovanni Falcone, mafya tarafından öldürmeden iki hafta önce söylüyor: "En tehlikeli şey, bir lokal uyuşturucu ya da organize suç grubunun kıtalar, ülkeler, sınırlar aşan işbirlikleridir" diyor.
Ayhan Bora Kaplan’ın uluslararası ayağı nedir? Mesela bu yanları çok konuşulmuyor. Zaten zayıf bir soruşturma bana göre. Eskilerden üç tane müşteki var, onların şikayetlerinin canlandırılmasıyla yürüyen bir soruşturma.
Peki neden yargılanıyor? Mafya-siyaset ilişkisi dedik, finansman sağlayıcıysa Ayhan Bora Kaplan, neden böyle bir yargılama yapıyor?
Yargı ve kolluktaki dengeler değiştiği için. Bu yargılama bir intikam ya da birinin diğerini tasfiye operasyonuyla başlamış. Öyle de genişlemiş, kısmen öyle de sürecek bir şey. Bu bir hesaplaşma. Yani bu bir temiz toplum arayışı değil ya da böyle bir damardan gelmiyor. Ona evrilebilir mi, kamuoyu desteği olursa evrilebilir.

Bataklık Operasyonu'nda zanlıların gözaltına alınış görüntüleri. Kaynak: AA
Öbür taraftan baktığınızda Bataklık Operasyonu’nda 73 sanığın tamamı beraat etti, iddia çok büyüktü. O iddianın kanıtlanabileceğine benim baştan itirazlarım vardı. Türkiye’de hiçbir kara para davasından mahkum edemezsiniz kimseyi diye. Ama orada benim bu itirazımın aksine öncül suçu gösteren birtakım şeyler vardı. Mahkeme görmedi onu ve o karar uzun süre tartışılacak.
Şimdi böyle bir irade olsaydı Ayhan Bora Kaplan’ın arkasında, bu iradeyi pek çok yerde görürdük. Bir yanıyla da büyük davalar açılıyor. Nedir? Sarallar, Çakıroğulları, bu Kaplan davası, Zendaşti davası… Böyle onlarca dava kamuoyuna duyuruluyor, operasyonlar yapılıyor, fotoğraflar çekiliyor, polis arabaları hareket ediyor, görüyoruz. Sonuç olarak mahkemelerde sönümleniyor bu davalar. Tıpkı dalga boyunun giderek küçülmesi gibi sönümleniyor ve beraatle sonuçlanıyor.
Burada iki ihtimal var: Ya delil toplanmıyor yani polis bu soruşturmaları eksik yapıyor ya da delil toplanıyor ama yargı bağımsız değil. Yargı etki altında ya da yargı korkuyor. İlla rüşvet alması değil söz konusu olan ama mahkemeler kamuoyundan güç alır. Ancak kamuoyunun gücüyle o yargıca dokunamazsınız orada ve istediği kararı verir mahkeme. Bu oluyor mu? Sanmıyorum. Yani orada karşısında mafyalarla baş başa bir hâkim.
İktidarın ayaklarından biri Devlet Bahçeli. O, Alaattin Çakıcı'yla, Kürşat Yılmaz'la, Sedat Şahin'le sırayla poz verdi. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum. Hakikaten bilsem söylerim. İyi bir görüntü değil. Ama Devlet Bahçeli gibi birisi neden yapıyor bunu? Niye ihtiyaç duyuyor? Bu soru ortada ve ben bu sorunun cevabını çok merak ediyorum. Nedir bu ilişki? Niye bu fotoğraflar?
Ayhan Bora Kaplan çetesi, bir şekilde iktidardaki güç değişimlerinden dolayı, İçişleri Bakanı'nın değişmesiyle tasfiye edilmeye çalışılan bir gruptu. Peki tecrübemizin bize söylediği, günün sonunda gerçekten işlemiş olabileceği suçlarla yargılanmayacağı mı?
Tecrübemiz onu söylüyor. Artı şunu da söylüyor, bunu da tam bilmiyoruz, bir olasılık olarak söylüyoruz. Erdoğan sonrası için bir hazırlık var ve bu hazırlığın iş dünyasında, yargıda vs. çeşitli kanatları var. Bu yargılama, bu kanatlar arasında da geleceğe yönelik bir mücadele olabilir. Ayhan Bora Kaplan'ın burada olması da zaten başlı başına izaha muhtaç bir şey. Yani Ayhan Bora Kaplan acaba organize suçun gücüyle bu adaylardan birini mi destekliyor?
Soylu’ya yakınlığı söyleniyor. Bununla ilgili henüz bir delil yok ortada. 15 Temmuz'da cep telefonundan konuştu, bu konuşma bir silah kaçakçılığı operasyonuna takıldı, tape'lere geçti. Daha önce yazıldı çizildi ama göremedik. Bunlar hep iddia düzeyinde kaldı.
Fakat Kaplan'ın önünün açılması da siyasi, 2014 yılından bu yana onlarca müşteki var, onlarca şikayet var. Hiçbir şey olmamış bu adama. Bu adam kollanmış demek ki, nerede kollanmış? Yargıda kollanmış, kollukta, poliste kollanmış. Dolayısıyla siyaset yanı da var bu işin.
Size siyaset hakkında şu anda ne söylüyor Ayhan Bora Kaplan'ın yargılanması? Ahmet Şık da geçen günlerde Meclis'te böyle bir konuşma yaptı. Böyle bir soruşturma yapılıyor ama konu siyaset ilişkilerine geldiği anda soruşturma aslında sönümlendi dedi o da. Güncel siyaseti okumamıza nasıl yardımcı olabilir bu dava?
Bu davada en önemli gelişme bence, bu işi soruşturan üç polis müdürünün tutuklanması oldu. Bir "anayasal darbe girişimi" dendi ama ondan vazgeçildi, iddia olarak vazgeçildi en azından. Ama bu müdürler ağır cezalarla yargılanacak. Bunlar birinci sınıf, ikinci sınıf emniyet müdürü, arkasında bir güç görmeden onlara atfedilen işlere kalkışacak isimler değiller. Gizli tanığın korunması, gizli tanığın ifadesinin manipüle edilmesi, yurt dışına kaçırılması... Bunları sağlam bir şey görmeden herhangi bir polis müdürünü bırakın, sıradan bir karakolun başkomiseri bile yapmaz. Ama gelecekte bir siyasi irade, bu tür mafyatik işleri temizlemeye kalkarsa ancak o zaman tam şemayı anlayabiliriz. Fakat orada da sıkıntılar var.
Sıkıntı şu, parti ismi vermeyelim, hani CHP var, muhalif partiler var, MHP var, siyasette şöyle bir gelişme oldu bu partilerden bağımsız olarak: Aday belirleme süreci parti örgütlerinden ve ön seçim mekanizmalarından, buna benzer mekanizmalardan çıkarılıp merkezî bir karar sürecine bağlandı.
Özellikle rantın yüksek olduğu belediyelerde o rantı en çok tahsil edene ya da en çok para kazanmak için para koyanın aday olduğu, el artıran bir yapıya dönüştü. Ben 31 Mart yerel seçimlerini, organize suçun ya da organize suçla ilgili birtakım kriminal aktörlerin siyasete en doğrudan girdiği seçim olarak niteliyorum. Partiden bağımsız olarak, Kıyı Kanunu ihlallerinden başlayın, birtakım tarım arazilerinin imara açılması, inşaat rantı, bunlara benzer şeylerle ortaya çıkacak bir manzara bu aslında.
Ön seçim mekanizmalarını çalıştırsaydınız, buna dayanan güçlü parti modelleri, güçlü parti örgütleri ortaya çıkıp aday belirleseydi, o aday ne rüşvet ne rant işlerine girebilirdi. Çünkü güçlü bir örgütün denetimi de söz konusu.
Maalesef CHP için konuşacak olursak bu, hem Kılıçdaroğlu döneminde hem Özel döneminde kesintisiz işleyen bir süreç. Neden hiç kimse dönüp parti örgütünü güçlendirmeye çalışmıyor? Mafyanın sızmasının, rant ilişkilerin sızmasının yegane engeli budur: Parti örgütüne güvenmek.
Hangi mafya derseniz deyin, dünyanın neresinde olursa olsun, halkın örgütlü gücü, en güçlü organize suç örgütünü bile söker atar, tükürürcesini atar, ezer geçer. Halkın örgütlenmesi sırf parti örgütlenmesi değil, sendikalar, partiler, kitle örgütleri... Bunların önünü kesip mafyayı serbest bırakırsanız, o zaman sadece toplumum aleyhine değil, demokrasi aleyhine de bir süreci başlatırsınız ki Türkiye'de bu süreç başladı. Demokrasi aleyhine işleyen, organize suç lehine işleyen bir süreç var.
Bağını kurmak insanlara çok zor geliyor. Belki ben geçmişte ekonomi muhabirliği yaptığım için belki böyle bakıyorum ama elektriği bu kadar pahalı tüketiyorsak, ekmek bu kadar pahalıysa, ulaşım bu kadar pahalıysa, bunu organize suçun her düzeyde katman katman en tepelere kadar giden yapısına borçluyuz.
Sermaye-siyaset ilişkisini konuşuyoruz aslında ama dediğinizden anladığım kadarıyla sermayenin karası da akı da bir şekilde etkiliyor siyaseti.
Meksika'da bir araştırma yapmışlar, orada haraç çok önemli bir şey. Daha doğrusu yabancı şirketler geliyor, yatırım yapıyor. Ucuz işgücü, kolay lojistik imkanları var. O yüzden çekici geliyor yabancı sermayeye ama çatışmaların olduğu yere girmiyor. Öte yandan bir örgütün çok güçlü olduğu, bir kartelin çok etkili olduğu bölgelerde, eyaletlerde yatırımlar artıyor.
Çünkü karar mekanizması, devlet yerine tek kişiye inmiş oluyor. Kapitalizmle, sermayeyle organize suç arasında böyle bir ortak fayda var. Fakat şu da bir küçümsemeye yol açıyor: Zaten mafya da, organize suç da kapitalizmin bir biçimidir. Aslında bütün organize suç örgütleri geliri öngören, geliri hedefleyen girişimcilerdir. Bunlar işlerini yasa dışı yaparlar sadece. Bu arada mesela Ege'de zeytinleri keserek yasa çiğnemekle Kolombiya’dan kokain getirip onu Avrupa'ya satarak yasaları çiğnemek arasındaki mesafe de giderek daralıyor.
Türkiye'de biraz daha farklı mekanizma. Organize suçla ilgili başka bir şey söylemek lazım artık. Terörle mücadeleyle başlayan, sorgusuz sualsiz bir devlet gücünün bir tür organize suça doğru entegre olduğunu, bununla hibrit bir yapıya dönüştüğünü düşünüyorum.
Baktığınızda yoldan çıkmış kamu görevlileri mi, saf mafya mı, mafyatik iş insanları mı, yargıyı satın almış birileri mi? Bunu ayırt etmekte güçlük çekiyorsunuz. Böyle acayip bir hibrit yapı ve bir tür politik diskurdan da besleniyor. Bu milliyetçi yapılarla çok atbaşı gidiyor bu anlamda. Çünkü sorgusuz sualsizlik, cezasızlık diyoruz ama cezasızlık çok nazik bir kavram burada. Artık devleti kullanma söz konusu.
Mesela uyuşturucu, Anadolu şehirlerini sarmış durumda. Eskiden İstanbul, Ankara, İzmir, haydi Antalya'yı, Mersin'i dahil edin ama uyuşturucu büyükşehirlerin sorunuydu. Artık sıradan, orta halli Anadolu şehirlerini tehdit ediyor.
Bunun sonucu da oralarda organize suçun gelişmesi. Çünkü organize suçun motoru uyuşturucu: Tefecilik, haraç, bunlar hep birlikte yapılan işler. Ama en kârlı, en çok rant getireni uyuşturucu. Dolayısıyla hâlâ bir motor olmayı sürdürüyor. Oradaki gelire ve o gelirle elde eden güce baktığımızda bu bir sürü yere açılıyor.
Burada devletin de refleksi ya da mücadele biçimi var. Yerlikaya mesela bir şey yapmaya çalışıyor. Bu "cam kırıkları teorisi", "kırık pencereler" teorisi. Yani en ufak suçlara bile anında müdahale edip toplumda o yerle bir olan adalet algısını ya da sahipsizlik algısını ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Bunu yaparken de üst üste çete operasyonları yapıyor ama bir yerde takılıyor işler. Bazen yargıya takılıyor, bazen siyasetin üst katmanlarına takılıyor, işte "Ona dokunursam MHP ile bir sıkıntı, buna dokunursam..." Sinan Ateş cinayeti mesela.
Toparlayacak olursak organize suç, siyasetin finansmanı üzerinden siyasete doğru sızıyor; demokrasiyi ve toplumu tehdit eder hâle geliyor artık.
Sizinle daha önce uyuşturucu ticareti konusunda bir röportajımız olmuştu. Sizin bu konular kamuoyunda bu kadar popüler olmadan önce kaleme aldığımız bir kitap vardı. Şimdi yeni bir kitap projeniz var sanırım bu konularda.
Evet, 2014'te yazdığım Overdose Türkiye vardı, onu genişlettim. 26 Haziran gibi piyasaya çıkacak. Burada bu meselenin hem Türkiye eksenli hem de dünyada, Güney Amerika'dan Asya'ya kadar nasıl geliştiğini, özel harp ve paramiliter yapılarla bağını anlatmaya çalıştım. Ama en önemlisi uyuşturucunun Anadolu'ya yayıldığını, artık bir Anadolu sorunu olduğunu; büyük şehirlerin değil, orta boyuttaki şehirlerin, hatta ücra kasabaların da sorunu olduğunu gösteren, ilk defa kullanacağım veriler var. Belki buradan konuşmaya başlayabilir toplum bunu.

Cengiz Erdinç'in Overdose Türkiye kitabı.
Uyuşturucu hakkında bir Kurtlar Vadisi şemasıyla konuşuluyor. İşte baronlar var, konsey var, onlar yapıyor. O baronlara dokunulmaz, kolluğu da yargıyı da satın alırlar. Bundan çok daha acayip bir manzara var. Bakın mesela metamfetaminden örnek vereyim. Bir anda bütün ülkeyi sarmış. Narkolog araştırmaları var, Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotikle Mücadele Başkanlığı'nın üç yıldır düzenli olarak yaptığı anketler bunlar. Orada insanların yüzde 13'ü, ilk karşısına çıkan madde olarak metamfetaminden söz ediyor. Bu olmayacak bir şey, dünyanın pek az yerinde görülebilecek bir şey.
Bu devasa bir pazarlama ağını gösteriyor Türkiye'de ve bunun arkasında İran var. İran'da üretiliyor Türkiye'ye gelen maddeler ama bu yanı pek konuşulmuyor. Kollandığını düşünmüyorum ama hafife alınıyor. Çok hafife alınıyor, Bakan'ın açıkladığı yeni verilere göre 20 tonun üzerinde gözüküyor bir yılda Türkiye'de yakalanan metamfetamin. Bu, Avrupa'nın çok üzerinde.
Bu, uyuşturucu sorunun artık metamfetamin ve hâlâ eroin sorunu olarak kaldığını gösteriyor. Dolayısıyla toplumu en çok rahatsız eden, ama en az veri ile konuşulan alanlardan biri uyuşturucu ticareti. O anlamda yüz yıllık veriler sunmanın da önemli olduğunu düşündüğüm için kitabı 1920'lerden bu döneme kadar getirdim.
- Kapanış notu: Türkiye'de siyasetle suç dünyasının simbiyotik ilişkisi hakkında Cengiz Erdinç ile kapsamlı söyleşimizi ayrıca Spektrum Podcast'ten de dinleyebilirsiniz.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SpektrumHer perşembe yerel ve ulusal politikadan en kritik meseleleri ele alarak derinlemesine inceliyor, bağımsız bir tutumla alanında uzman akademisyenlere mikrofon uzatıyoruz.
NEREDE YAYIMLANDI?
Ayhan Bora Kaplan nasıl Ankara'yı ele geçirdi, şimdi neden yargılanıyor? Gazeteci Cengiz Erdinç, Ayhan Bora Kaplan meselesi üzerinden Türkiye'de siyaset-devlet-mafya ilişkisini 1970'li yıllardan başlayarak anlattı.
18 Haz 2024

YAZARLAR
İLGİLİ OKUMALAR
Bir tarafta çocuğunu kaybetmiş aileler, suç makinesine çevrilmiş çocuklar, çocukları bünyesine alan çeteler; diğer tarafta cezaların ağırlaştırılmasının çok daha fazla çocuğun suça karışmasına yol açacağını, sorunları çözmeyeceğini dile getiren uzmanlar. Tüm bu tartışmaların ortasında iktidar, çocuklara verilecek cezaların artırılmasını içeren bir yasa teklifini TBMM’ye sundu. Peki bunun sonuçları ne olabilir?

19 Mart sonrasında Türkiye’de kurulan yeni siyasal düzen, muhalefeti bütünüyle susturmayı hedeflemiyor. Onu ahlaki bakımdan iktidardan farksız, örgütsel olarak parçalanabilir, yerel aktörleri iktidarın saflarına çekilebilir ve seçim kazansa bile iktidara gelemeyecek bir yapı olarak yeniden tanımlamaya çalışıyor.
16 Tem 2026

Kamuoyunda yardım ve bağış kampanyalarıyla adından çokça söz ettiren Ahbap Derneği ve kurucusu Haluk Levent’in deprem bağışlarının kullanımı, şaibeli para transferleri ve usulsüz mali işlemleri hakkında soruşturma başlatılması şu soruyu gündeme getirdi: Türkiye’de dernek ve vakıfları kim denetliyor? Prof. Dr. Murat Batı’ya göre güçlü bir mali denetim yok, ne görev verilen mülki amirler ne de Vergi Denetim Kurulu bu kurumları denetleyebiliyor.

Komedyen Deniz Göktaş'ın Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi'ne gönderilmesiyle yeniden gündeme gelen "kuyu tipi" cezaevlerine ilişkin İstanbul Barosu raporu, tutukluların maruz kaldığını belirttiği ağır tecrit koşulları ile havalandırma, sağlık hizmetleri ve temel haklara erişimde yaşanan sorunlara dikkat çekiyor.

Ankara'daki NATO zirvesinde İzlanda Başbakanı Kristrún Frostadóttir'in Külliye önündeki şaşkın bakışlarının görüntüleri, sosyal medyada hızla yayıldı. Kısa süre içinde Frostadóttir'in Instagram hesabına on binlerce Türk kullanıcı ulaştı. Öte yandan İzlanda'nın onu başbakan yapmasını sağlayan, bir anlık görüntü değil uzun yıllara yayılan bir güven inşasıydı.






