Aynamız, günlüğümüz, rakibimiz, idolümüz: Kadın dostluğu kadınları nasıl dönüştürür?

Kadınlar arasındaki ilişkiler sabit değildir; tıpkı kadınların hayatları gibi hareket hâlindedir. Yakınlaşır, uzaklaşır, yeniden kurulur. Hayatımızda olan, hayatımızdan geçen ve içimizde iz bırakan tüm kadınlar, bir şekilde kim olduğumuzu şekillendirir. 8 Mart, hayatımıza emek vermiş kadınları hatırlamak, onlarla kurduğumuz bağların bizi nasıl dönüştürdüğünü düşünmek için de bir fırsattır.
Aynamız, günlüğümüz, rakibimiz, idolümüz: Kadın dostluğu kadınları nasıl dönüştürür?

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İnsan canlısının hayatında ilk tanıştığı insan annesi. Bu basit görünen gerçek, ruhsal dünyamızın derin ve karmaşık yapısını kuran temel bağlarından birine işaret ediyor. Bir çocuğun kadınlıkla, bakım verenle, yakınlıkla ve hatta rekabetle kurduğu ilk ilişki, annesiyle kurduğu bağdan geçebiliyor. Bu nedenle yetişkinlikte kadınlarla kurulan ilişkilerin, özellikle de kadın arkadaşlıklarının, bu ilk deneyimden izler taşıması hiç de şaşırtıcı değil.

  • Anne ile kurulan ilişki yalnızca sevgi ve bakımı değil, aynı zamanda bağımlılığı, ayrışmayı ve kimlik inşasını da içeriyor. Çocuk, hayata annesinin bakımına muhtaç olarak başlar fakat büyüme süreci aynı zamanda anneden psikolojik olarak ayrışabilme sürecidir. 

Bu ayrışma sağlıklı bir şekilde yaşandığında kişi hem yakınlık kurabilen hem de bireyselliğini koruyabilen ilişkiler geliştirebilir. Ancak anneyle kurulan ilişkide yaşanan kırılmalar, çocuğun ihtiyaçlarının karşılanmaması ya da yetersiz karşılanması, tutarsızlıklar veya yoğun duygusal çalkantılar olduğunda bu duyguların izleri başka kadınlarla kurulan ilişkilerde yeniden sahnelenebilir.

Psikanalist Elda Abrevaya, Kadınlığın Uzun ve Dolambaçlı Yolu isimli harikulade kitabında, aynı bedene ve aynı cinsiyete sahip anne ile kız arasında sahnelenen ilk ve temel aşk ilişkisinden bahseder. Anneyle paylaştığı “aynılığın” sonucu olarak, kızın yaşamı boyunca anneye bağlılığının ve sadakatinin çok güçlü kaldığına vurgu yapar. 

Hatta uç durumlarda bir kadın bütün yaşamını annesine adayarak, ona duyduğu aşkı bir erkeğe duyabileceği arzunun üstünde tutabilir. Daha doğrusu, anneyle ilişkisi dışında başka birine yer kalmaz. Haneke’nin The Piano Teacher isimli filminde tam bunu görürüz. Abrevaya, baba-oğul ilişkisinden farklı olarak, kızın annenin rahminden doğduğuna, yani kadınların birbirinin içinden çıktığına vurgu yapar. 

  • Oysa oğullar babadan doğmazlar, yine bir kadının bedeninden çıkarlar. Bu iç içelik hâli kadın arkadaşlığını kimi zaman sınırların kolayca kaybolabileceği bir noktaya iterken bazı riskleri de beraberinde getirebilir.

Kadın arkadaşlıklarının bazen çok güçlü bir “kız kardeşlik” hissi yaratması da, kimi zaman beklenmedik yoğunlukta rekabet, dışlanmışlık, kıskançlık ya da başka zorlayıcı duygular barındırması da bu yüzden oldukça anlamlı. Zira erken dönem ilişkisel deneyimlerin daha sonraki ilişkilerde tekrar edilmesi ya da yeniden düzenlenmesi kaderin değil bilinçdışının bir cilvesi olarak karşımıza çıkıyor. 

Bazen bir kadın arkadaş, bilinçdışı düzeyde “bizi anlamasını beklediğimiz anne”nin yerini alabiliyor. Bazen de kadın bir arkadaşla kurulan bağ, çocuklukta yaşanan rekabet, yetersizlik ya da görülmeme duygularını yeniden uyandırabiliyor. Bu nedenle kadın arkadaşlıklarını sadece sosyal ilişkiler kapsamında değil, aynı zamanda çok güçlü duygusal alanları barındırması üzerinden de düşünmek gerekiyor. Bunlar arasında bakım, dayanışma ve güven olduğu kadar; haset, kırılganlık, öfke de bulunabiliyor. 

Bu duyguları patolojik durumlar olarak görmekten ziyade, insan ilişkilerinin doğasında var olan karmaşıklığın bir yansıması olarak değerlendirme eğilimindeyim. Sevgi ile rekabetin, yakınlık ile mesafenin, fırsatlar ile hataların aynı ilişkide varolabilmesi insan ruhsallığının en temel özelliği. 

Kadınlar arasındaki bağların zaman zaman “erotize” edilmiş bir yoğunluk taşıması da bizi yine “annesel” olana götürebilir. Buradaki erotizm her zaman cinsel anlamda değil, çoğu zaman güçlü bir duygusal çekim, hayranlık ya da özdeşim biçiminde de ortaya çıkabilir. 

Bir kadının başka bir kadında gördüğü güç, özgürlük, yaratıcılık veya güçsüzlük, zayıflık, bağımlılık kendi iç dünyasında henüz tam sahiplenemediği parçaları temsil edebilir. Kişi kendi ruhsallığında kabul etmekte zorlandığı bazı duygu ve davranışları karşısındakinde görerek tetiklenebilir. Bu yüzden kadın arkadaşlıklarının çoğunun hem çok besleyici hem de epey dönüştürücü bir işleve sahip olduğunu düşünüyorum. O ilişkinin yıkıcı olma ihtimalini ise yine dönüştürücü bir açıdan ele alıyorum.

Kadın dayanışmasının kolektif anlamı

Tüm bu karmaşık duygulara rağmen kadın dayanışması, bireysel deneyimlerin ötesinde kolektif bir anlam da taşıyor. Kadınların birbirlerine alan açabildiği, rekabetin yerini merakın ve destekleyiciliğin alabildiği ilişkiler, yalnızca bireysel iyileşmeye değil toplumsal dönüşüme de katkı sağlıyor. 

  • Çünkü kadınların birbirini tehdit değil, deneyim ortağı olarak görebilmesi, patriyarkal sistemin gücünü de zayıflatma etkisine sahip.

Belki de bu yüzden kadın arkadaşlıklarını tek bir duyguya indirgemek mümkün değil. İçlerinde anneye dair özlem de var, öfke de… Kız kardeşliğin sıcaklığı da var, sıkılganlığı da… Canavarların gölgesi de var, dayanışmanın gücü de… Yansıtmalarımız da var, idealizasyonlarımız da… Önemli olan, bu ilişkilerin bize yalnızca geçmişi tekrar etme değil, geçmişi yeniden anlamlandırma fırsatı da sunabilmesi.

Arkadaşlıklar bitince

Kadın arkadaşlıkları üzerine konuşurken çoğu zaman başlangıçlardan söz ederiz: Nasıl tanıştığımızdan, bizi neyin biraraya getirdiğinden, birlikte kurduğumuz yakınlıktan… Oysa bu ilişkilerin bitişleri çok daha az konuşulur. Hayatımda artık olmayan bazı kadın arkadaşlarımı düşündüğümde, o yoklukları bir kayıp gibi deneyimlediğimi fark ediyorum. Bazen yılların ortak geçmişi insanları birarada tutar, bazen de hayatın kriz anlarında, geçiş dönemlerinde kurulan, belki yıllara yayılmayan ama son derece yoğun bağlar ortaya çıkar. 

Birlikte geçirilen gündelik hayat, benzer telaşlar, aynı dönemin ruhu, paylaşılan küçük ritüeller bir ilişkiyi örer. O ilişki sona erdiğinde, sadece o kişi değil, birlikte yaşanmış bir zamanın duygusu da eksilir. Çünkü o ilişkilerde yalnızca bir başkasını değil, kendimizin belli bir hâlini de kaybederiz ve hatta bazen kaybetmek de isteriz.

Yakın bir arkadaşlık acı verici çağrışımlarla da dolu olabilir. Eğer travmayı atlattıysanız ve daha iyi bir durumdaysanız bunu size hatırlatan kişiyi bazen görmek istemeyebilirsiniz. Çünkü onu görmek, tekrar o korkunç günleri hatırlamanıza sebep  olabilir. Yaşanan krizler insanı derinden değiştirme gücüne sahiptir. Krizler arkadaşlarımızla ilişkimizi de değiştirebilir. Ortak bir acı deneyim üzerine kurulan bir arkadaşlıkta kişilerden biri o durumun üstesinden geldiğinde arkadaşlıkların bozulduğu hikayelere de rastlarız. 

Belki de bu yüzden kadın arkadaşlıklarının yokluğu bazen beklenenden çok daha vurucu olabilir. Bir arkadaşın hayatımızdan çıkması, geçmişe dair bir parçanın yeniden düşünülmesine, kendimizle kurduğumuz ilişkinin değişmesine yol açabilir. Yas tutulduğunda ise bu kayıplar yalnızca eksilme değil, aynı zamanda yeni bir anlam üretme alanına dönüşebilir. Kadınlar arasındaki bağlar, yalnızca var oldukları sürece değil, sona erdiklerinde de insanın iç dünyasını şekillendirmeye devam eder.

Her önemli ilişki, iç dünyamızda bir temsile sahip. Sevilen bir kişinin yokluğu bu yüzden sadece dışsal bir kayıp değil aynı zamanda içsel bir düzenleme yapmaya yeniden ihtiyaç duyacağımız bir süreç olabilir. Buna rağmen arkadaş ayrılıklarının yasının çoğu zaman yeterince tutulmadığını düşünüyorum. 

Romantik ilişkilerin ya da aile kayıplarının aksine, arkadaşlıkların bitişi toplumsal olarak da daha az tanınıyor, daha olağan görülüyor hatta birileri buna seviniyorlar da. Kadın arkadaşlıklarının ne kadar güçlü ve özgür hissettirebileceği aşikar. Bu durum da patriyarkal sistemin işine gelmiyor. Hatta kadın arkadaşlıklarının, kadınları yoldan çıkaran bir tarafı olduğu düşünülüyor. 

  • Peki hangi yol bu? Patriyarkanın yolu. Keza haklılar da. Kadınlar patriyarkanın yolundan çıktıkça kendi yollarını bulabiliyorlar neyse ki ve iyi ki…

Tiffany Watt Smith, Ayça Göçmen’in çevirdiği ve Kolektif Kitap’ın bizlere ulaştırdığı Kötü Arkadaş: Kadın Arkadaşlığının Yüzyılı adlı kitabında “genç yaştan itibaren bize aşk ilişkilerinin yaşamlarımızın asıl düzenleyici ilkesi ve çekirdek ailenin en büyük amacımız olması gerektiğinin öğretildiğini” yazar. “Fakat birçok kadın için arkadaşlık sığınılacak çok daha kalıcı ve destekleyici bir yer olmuştur.”  İşte tam da bu sebeple kadın arkadaşlığı, çekirdek aileye ve aşk ilişkilerine güçlü bir rakip olarak görülebiliyor.

Her bitiş bir kayıp mı?

Arkadaş ayrılıkları üzerine düşünürken başka bir soruyla daha karşılaşıyorum: Her bitiş gerçekten bir kayıp olarak mı yaşanmalıdır? Yoksa bazı ilişkilerin dönüşmesine izin vermek mümkün müdür? 

İnsan hayatı boyunca değişir. İhtiyaçları, beklentileri, hatta kendisiyle kurduğu ilişki dönüşür. Bu değişim bazen ilişkilerin de biçim değiştirmesine yol açar. Bir zamanlar hayatın merkezinde olan bir arkadaşlık, yıllar içinde daha seyrek görüşülen ama yine de içsel bir yakınlık taşıyan bir bağa dönüşebilir. 

Sevilen kişiler zamanla içsel figürlere dönüşür; onların sesi, bakışı ya da birlikte kurulan deneyim insanın ruhsal yapısının bir parçası hâline gelir. Bu nedenle bazı arkadaşlıkların sona ermesi her zaman mutlak bir yokluk anlamına gelmez. Bazen o ilişki dış dünyada geri çekilir, fakat kişinin iç dünyasında başka bir biçimde yaşamaya devam eder. 

İlişkiler başlar ama bitmez. Önemli olan, her ilişkinin aynı biçimde sürmesini beklemek değil, onun zaman içindeki değişimine de izin verebilmektir. Tiffany Watt Smith, Kötü Arkadaş kitabında “İyi bir arkadaş olmanın, arkadaşlığın sönüp gitmesine izin vermek anlamına geldiği durumlar yaşayacaksınız” diye yazar. Ve bence kitabın en can alıcı bölümü şöyle der:

“Arkadaşlık vardığımız kalıcı bir durum değildir. Yaptığımız bir şeydir. Sonsuzca değişen benliklerimizle müzakere ettiğimiz bir belirsizlik ve öğrenme sürecidir.”

Her dostluk ilişkisinin kırgınlıkları, kızgınlıkları, krizleri kaldırma kapasitesi birbirinden farklı. Kimisini ortak geçmiş kurtarır, kimisini gündelik hayat hırgüründeki paylaşım ve derinlik; kimisini ortak ilgi alanları, kimisini hayatın benzer yerlerinden fırtınaya yakalanmaları… 

İlişkide yaşanan bazı çatışmalar, kavgalar, inişler çıkışlar o ilişkinin derinleşebilmesi için çok kıymetli alanlar açabilir. Her arkadaşlık ilişkisi güllük gülistanlık olamaz. Mesele o krizlerin nasıl yönetildiği ve kronik hâle gelip gelmediğidir. Bir de kişilerin onarmaya ve ilişkiyi sürdürmeye ne kadar gönüllü oldukları… 

8 Mart'ta bize emek vermiş kadınları hatırlamak

8 Mart’ın hak mücadelelerinin tarihi olmanın yanı sıra kadınların birbirleriyle kurdukları ilişkilerin karmaşıklığını ve potansiyelini hatırlamak için de oldukça anlamlı bir gün olduğunu düşünüyorum. Çünkü kadınlar arasındaki bağlar yalnızca dayanışma anlarında değil, kırılmalarında ve dönüşümlerinde de anlam taşır.

Kadınlar arasındaki ilişkiler bu yüzden sabit değildir; tıpkı kadınların hayatları gibi hareket hâlindedir. Yakınlaşır, uzaklaşır, yeniden kurulur. Hayatımızda olan, hayatımızdan geçen ve içimizde iz bırakan tüm kadınlar, bir şekilde kim olduğumuzu şekillendirir. 8 Mart hayatımıza emek vermiş kadınları hatırlamak, onlarla kurduğumuz bağların bizi nasıl dönüştürdüğünü düşünmek için de bir fırsattır.

Tiffany Watt Smith'in hatırlattığı gibi:

“'Arkadaşlığımızdan ayakta kalan şey birbirimiz üzerinde bıraktığımız izler. Sizde yakın olan insanlar, tarihinizi kaydettiğiniz aynalar ve günlükler hâline gelir' diyor Rebecca Solnit. Onlar kendinizi bilmenizi ve hatırlamanızı sağlayan araçlardır ve siz de onlar için öylesiniz. Cam bulanıklaşabilir ve pusula artık kuzeyi göstermeyebilir ama yine de birbirimizin hikayelerinin parçasıyız ve hep de öyle olacağız. Belki de sonsuza kadar arkadaş olmak böyle bir şeydir."

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Angst

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

YAZARLAR

Tuğçe Isıyel

Tuğçe Isıyel, 1986 yılında İstanbul’da doğmuştur. Klinik psikolog, psikoterapist olarak çalışmakta, kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin ve çiftlerle psikoterapi çalışmalarını sürdürmektedir. “Psikanalitik Edebiyat Okumaları”, "Ekopsikolojik Edebiyat Okumaları", "Kitap Eczanesi" isimli atölye çalışmalarını yürüten Isıyel, çeşitli dergilerdeki inceleme, deneme, eleştirilerinin yanı sıra Everest Yayınları'ndan çıkan "Ya Hiç Karşılaşmasaydık" ve 2023 Vedat Günyol Jüri Özel Ödüllü "Parçalı Bulutlu", "Benim Yüzümden" kitaplarının da yazarı.

Angst

Her cumartesi iklimden sağlığa, modadan psikolojiye yeni dünyanın anksiyete yaratan konularına serinkanlı bir mesafeyle çözümler sunuyoruz.

İLGİLİ OKUMALAR

AngstAngst

HİKAYE

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?

1 Temmuz’da başlayan "Depozitosu Olan Ambalajlar" uygulamasıyla iade edilen her plastik, cam ve alüminyum içecek ambalajı için vatandaşlara 1 TL ödeniyor. Ancak uygulama ile tekrar kullanılabilen ambalajlar sistem dışına itilirken tek kullanımlık ambalajlar yaygınlaşıyor. "Ambalaj tasarımından bağımsız olarak ambalaj atığı sistemi tasarlanamayacağını" belirten Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’ya göre 1 TL iade çok düşük, üretilen ürünün yüzde 20’sine yakın bir ödeme yapılması gerekiyor.

Pelin Cengiz

·

12 Tem 2026

Geri dönüşümle imtihanımız: Ambalaj tasarımından bağımsız ambalaj atığı sistemi işler mi?
AngstAngst

HİKAYE

İlk şakayı kim yapar?

Deniz Göktaş, bize mizahın bildiğimiz hâlinin ne olduğunu hatırlattı. Bir zamanlar prime time’da politikacılarla kıyasıya dalga geçildiğini, bunun bir halüsinasyon olmadığını Yedi Uyurlar Mağarası'ndan çıkmış gibi hatırladık. Bu açıdan da Deniz Göktaş’a "sonunu düşünmeyen kahraman" değil, hoşgörünün ve gülüp geçmenin mümkün olduğu zamanların gerçek olduğunu hatırlatan biri gibi yaklaşmak gerek belki de.

Sinem Dönmez

·

10 Tem 2026

İlk şakayı kim yapar?
AngstAngst

HİKAYE

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?

Asıl öğrenme kaybı, çocuğun bedeninden, akranlarından, oyundan, doğadan, sıkıntıdan, evin gündelik işlerinden, kendi iradesinden, hayatın beklenmedik karşılaşmalarından kopmasıdır. Çocuklar yaz tatilinde öğrenmeyi kaybetmez. Biz öğrenmeyi okul sanma yanılgımız yüzünden, çocukların hayattan öğrendiklerini görme yetimizi kaybederiz.

Metin V. Bayrak

·

05 Tem 2026

'Öğrenme kaybı': Çocuklar yaz tatilinde ne öğreniyor?
AngstAngst

HİKAYE

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?

Keynes, teknolojik ilerleme ve otomasyon sayesinde 2030 yılına gelindiğinde insanlığın temel ekonomik sorunları çözeceğini ve haftada yalnızca ortalama 15 saat çalışacağını öngörüyordu. Oysa bu eşiğe giderek yaklaşırken manzara bu öngörüden oldukça uzak. Peki ekranlarla ilişkimize dair gelecek senaryoları neler ve markaların iletişim faaliyetleri bu senaryolara göre nasıl şekillendirilmeli?

Cem Arıdağ

·

03 Tem 2026

Can sıkıntısının ölümü: Sahi bizim boş zamanımız nereye gitti?
AngstAngst

HİKAYE

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?

Birçok Avrupa kentinde sıcaklık rekorları peş peşe kırılırken kıtada sıcağa bağlı ölüm sayıları dünyanın diğer bölgelerine kıyasla orantısız derecede yüksek seyrediyor. Peki neden?

Deniz Aytekin

·

03 Tem 2026

İkinci sıcak hava dalgası yolda: Avrupa kentleri neden sıcaklardan daha fazla etkileniyor?