'Coğrafi Rezonans Hattı'nda dijital göçebelik: Kaçtığımız şey gerçekten yaşadığımız yer mi?

SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
Koh Phangan. Bali. Chiang Mai. Da Nang. Penang. Canggu. Ubud.
Haritada birbirinden yüzlerce kilometre uzakta duran bu yerlerin ortak bir dili var: Aynı ortak çalışma alanları, aynı yoga stüdyoları, aynı organik kahveciler, aynı “high vibe” cümleleri.
Tayland Körfezi’ndeki bir adada her gün aynı cümleyi duydum. Kelimeler değişiyordu ama anlamı hiç değişmiyordu:
“Bir noktada bunun hayatım olmasını istemediğime karar verdim.”
Almanya’dan ayrılmış bir yazılım mühendisi, Londra’da ajans hayatını bırakmış eski bir reklamcı, Kanadalı bir fizyoterapist, Amerikalı genç bir editör… Pasaportlar farklıydı, cümle aynıydı. Ben de o görüntünün bir parçasıydım. Elimde kahve, önümde laptop, yanımda bir defter ve kitap. Fark yaratan bir mesafem yok; yalnızca sorularım var.
Göçebeliğin bugün sunulandan farklı, pek konuşulmayan bir yüzü olduğunu düşünüyorum: Hiçbir yere tam olarak ait hissedememek. Benim jenerasyonum ve bizden öncekiler için göçebelik daha varoluşçu bir yerden geliyordu. Kaçıştan çok, neredeyse bir hesaplaşmaydı. Bugünün göçebeliği ise daha çok spiritüel bir dilden besleniyor. Turizmden farklı, melez bir yaşam biçimi olarak sunuluyor. Aradaki fark küçük görünebilir ama bütün mesele orada başlıyor.
Turist gittiği yerde deneyim biriktirir; göçebe ise bir süreliğine gündelik hayat kurmaya çalışır. Sürekli yeniden ilişki kurmak zorunda kalmak, valizin hiçbir zaman tam boşalmaması, her seferinde başka bir ülkenin bürokrasisini öğrenmek, bir kafeyi eve dönüştürmeye çalışmak… Bugünün göçebeliğinin asıl işi belki de hareket etmek değil, her defasında yeniden yerleşmeye çalışmaktır.

Buraya gelmeden önce kendime bir harita çıkardım. Nerede aylarca yaşayabilir, oradan sonra nereye gidebilirdim? Fakat haritayı hazırlarken aklımda başka bir soru vardı: Buna gerçekten ben mi karar veriyordum? Yoksa algoritmalar çoktan benim adıma bir hayat tasarlamış mıydı? Bali’de yoga yapan yazılımcılar, Chiang Mai’de dizüstü bilgisayarlarıyla çalışan tasarımcılar, küçük evler, slow living videoları… Önce bütün bunları sosyal medyanın yeni romantizmi sandım. Sonra bu hayatın içine girdim ve algoritmanın yalnızca bir eğilimi görünür kılmadığını fark ettim. Modern yaşamla kurduğumuz ilişkinin çözülüşünü de görünür kılıyordu. Beni buraya getiren şeyin ne kadarı kendi kararımdı, ne kadarı bana tekrar tekrar gösterilen bir hikayenin beni ikna etmesiydi? Hâlâ bilmiyorum. Ama sorunun kendisi, adada geçirdiğim her ay biraz daha ağırlaştı.
Koh Phangan’dan Bali’ye, Chiang Mai’den Da Nang’a, Penang’dan Canggu’ya uzanan bir hat var. Bu yerler yalnızca iklimleriyle ya da manzaralarıyla birbirine benzemiyor. Benzer yaşam biçimleri, benzer mekanlar ve benzer gelecek hayalleri de üretiyorlar.
Dijital göçebelik, uzaktan çalışma olanaklarının yaygınlaşmasıyla birlikte bu coğrafyalarda daha görünür hâle geldi. Fakat mesele yalnızca insanların bilgisayarlarını alıp başka ülkelere gitmesi değil. Değişen, hayatın nasıl kurulacağına ilişkin beklentiler.
Tarih boyunca göçün ardında savaş, yoksulluk, baskı ve ekonomik fırsatlar gibi güçlü nedenler vardı. Bugün de bunlar ortadan kalkmış değil. Ancak özellikle hareket etme imkanına sahip, uzaktan çalışabilen bir kesim için göç kararına başka sorular da eşlik ediyor:
"Günlerimi nasıl geçirmek istiyorum? Zamanımı kime vermek istiyorum? Hayatı hangi ritmin içinde yaşamak istiyorum?"
İlk bakışta son derece bireysel görünen bu tercihler, daha geniş bir dönüşümün parçası. Çünkü değişen yalnızca yaşadığımız coğrafya değil; başarıyı, üretkenliği ve iyi yaşamı tanımlama biçimimiz. Kariyer, mülkiyet ve sürekli büyüme etrafında kurulan başarı anlatısı, en azından belirli kesimler tarafından, giderek daha fazla sorgulanıyor. Yaşam tarzı göçü, gönüllü sadeleşme ve dijital göçebelik bu sorgulamanın farklı yüzleri. Uzaktan çalışmanın yaygınlaşması, tükenmişlik hissi, barınma krizi ve teknolojinin sağladığı hareket özgürlüğü biraraya geldiğinde, bireysel tercihler gibi görünen bu yönelimler toplumsal bir anlam kazanıyor.
Sanayi Devrimi emeği fabrikalarda yoğunlaştırdı; yirminci yüzyılın şirket kapitalizmi insanları metropollere çekti. İnternet emeğin bir bölümünü dijitalleştirdi, pandemi ise iş ile mekan arasındaki bağı daha geniş ölçekte tartışmaya açtı. Bugün bazı insanlar için yaşadığı yerle çalıştığı yer arasındaki tarihsel bağ gevşiyor. Bu, herkes için geçerli yeni bir özgürlük değil; ama hayatın coğrafyasını yeniden düşünmeye zorlayan önemli bir değişim.
Yine de bu değişimin ne kadar derin ve kalıcı olduğu konusunda artık hiç emin değilim. Eski anlam kaynaklarının, dinin, geleneksel ailenin, ulusun ve istikrarlı kariyer vaadinin yerini yeni söylemler almaya çalışıyor. Fakat yeni olan da hızla metalaşıyor. Sade yaşam bir estetiğe, özgürlük bir pazarlama diline, iyi hissetmek satın alınabilir deneyimlere dönüşüyor.
Alman sosyolog Hartmut Rosa’nın rezonans kavramını düşündüğümde, Güneydoğu Asya’da karşılaştığım yüzlerde tanıdık bir şey görüyorum. Rosa’nın tarif ettiği rezonans, dünyayla kurduğumuz ilişkinin canlı, karşılıklı ve dönüştürücü olabilmesiyle ilgili. Dünyanın yalnızca kontrol edilecek, kullanılacak ya da tüketilecek bir nesne olmaktan çıkması; bizimle konuşması ve bizi değiştirmesi. Bugün yaşadığımız sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkıyor olabilir. Dünyayla kurduğumuz ilişki giderek işlevsel, ölçülebilir ve kontrol edilebilir hâle gelirken, anlam arayışımızı da aynı araçlarla çözmeye çalışıyoruz.
Bali’den Koh Phangan’a, Goa’dan Tulum’a uzanan bu görünmez hatta “Coğrafi Rezonans Hattı” demeyi öneriyorum. Burası yalnızca insanların yer değiştirdiği bir coğrafya değil; kaybettikleri ritmi yeniden bulmaya çalıştıkları bir dolaşım ağı. Fakat bir süre sonra başka bir şey fark ediyorsun. İnsanlar rezonansı bulamıyor, onu bir ülkeden diğerine taşıyor sadece. Bu yüzden Coğrafi Rezonans Hattı bir çözüm haritasından çok, bir semptom haritası olabilir.
Bali’ye taşınan biri daha otantik bir hayat arıyor. Fakat tam da bu arayış, Bali’yi bir mutluluk simülasyonuna dönüştürebiliyor. Rezonans vaat ediliyor ama hat boyunca dolaşan şey, rezonansın kendisinden çok, sürekli yer değiştiren bir kayıp hissi oluyor.
Belki de bu yüzden bu insanlar ne tam anlamıyla turist ne de bildiğimiz anlamda göçebe. Turist kadar yüzeysel değiller; ama göçebe gibi kök salmayı da her zaman göze alamıyorlar. Sürekli hareket hâlindeler. Hareket eden yalnızca bedenleri değil, bir türlü yerleşemeyen anlam arayışları.
Bu yer değiştirmenin işe yarayıp yaramayacağını zaman gösterecek. Ancak şimdiden görünen bir şey var. Bunun bir bedeli var ve herkes aynı bedeli ödeyemiyor. Bu coğrafyalara gelenlerin anlattığı hikayeler şaşırtıcı derecede birbirine benziyor. Fakat hiçbiri aynı koşullarda yola çıkmıyor. Bir Alman gencin “Bir noktada bunun hayatım olmasını istemediğime karar verdim” diyebilmesiyle bir Taylandlının aynı kararı verebilme imkanına sahip olmaması arasında büyük bir uçurum var.

Dijital göçebelik kulağa küresel özgürlük gibi geliyor. Oysa kimin nerede yaşayabileceği, ne kadar süre kalabileceği ve hangi koşullarda çalışabileceği sorularında son derece eski bir hiyerarşi varlığını sürdürüyor. Aydınlanmaya gelen Batılı ile onun çamaşırını yıkayan yerli aynı coğrafyada karşılaşıyor; ama aynı dünyada yaşamıyor. Dolar ya da avro kazanıp yerel para biriminin zayıf olduğu coğrafyalarda harcama yapmak ne kadar etik? Bu soruyu, burada deneyimlediğim yeni dünya anlatısının içinden geçtikten sonra daha fazla soruyorum.
İlk bakışta yabancıların gelişi yerel ekonomiye katkı sağlıyor. Ancak talebin belirli mahallelerde ve bölgelerde yoğunlaşması, uzun vadede kiraların yükselmesine, yaşam alanlarının dönüşmesine ve yerel halkın kendi yaşadığı yerden dışlanmasına yol açabiliyor. Turizm ve yabancı yerleşimiyle birlikte ortaya çıkan soylulaştırma (gentrification), bu yaşam tarzının görünmeyen maliyetlerinden biri.
Koh Phangan’ın da Bali’nin de kendi çelişkileri var artık. Taylandlı arkadaşlarım bunları teorik kavramlarla anlatmıyor. “Adalarımıza paralarıyla geliyorlar” dediklerinde kastettikleri şey açık. Ve haksız değiller. Bunu yazarken kendimi bu tablonun dışına çıkaramıyorum bile. Belki de bu yüzden mesele benim için yalnızca dijital göçebeliği eleştirmek değil; özgürlük diye arzuladığım şeyin başkalarının hareket alanını daraltan bir ayrıcalığa dönüşüp dönüşmediğini de sorgulamak. Bu rezonans hattı bana umut ettiğim cevapları vermedi. Ama doğru soruyu verdi:
"Kaçtığımız şey gerçekten yaşadığımız yer miydi, yoksa taşıdığımız şey zaten her yere bizimle mi geliyordu? "
Coğrafya artık kader olmaktan çıkıyor olabilir. Fakat tek başına anlam üretmeye yetmiyor. Bir yerden ayrılmak, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de değiştireceğimiz anlamına gelmiyor.
Belki de asıl mesele, nereye gideceğimizi bulmak değil; neden sürekli gitmek istediğimizi anlamak. Eski dünyanın içinde olamıyoruz, yenisini de kuramıyoruz. Şimdilik hepimiz biraz araftayız. Kendi adıma da artık şunu görüyorum: Dünyanın farklı yerleri var, ama farklı dünyalar yok.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
SoliSeyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Tuğçe Madayanti Şen
Sinema yazarı, akademisyen ve arkeolog. 2013’ten bu yana BirGün gazetesinde haftalık film yazıları kaleme almakta ve İyi Seyirler programını hazırlayıp sunmaktadır. Yeditepe Üniversitesi’nde Akademik Kurul üyesi olup “Film Eleştirisi” dersleri vermekte; ayrıca Halbuki Linguist Cooperative’te uluslararası öğrencilere Türk sineması üzerine dersler yürütmektedir. Şen’in Esperanto dilinde çektiği kısa filmi uluslararası festivallerde gösterilmiştir. HAYTAP-Sanat birimini kurarak Türkiye’de dizi ve filmlerde hayvan hakları denetim süreçlerini başlatmış; sinema, kültür politikaları ve etik konularında çalışmalarını sürdürmektedir.

Soli
Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.
İLGİLİ OKUMALAR
Etkinlikler, şehrin farklı aktörlerini buluşturan, boş alanları görünür kılan, mahallelerin hikayesini değiştiren ve ekonomik hareket yaratan; üstelik bütün bunları ölçülebilir ve programlanabilir bir yapıya dönüştüren kullanışlı formatlar. Ancak bir şehrin “etkinlik sahnesi” olarak tasarlanması, her zaman doğru cevabı vermiyor. Etkinlik bittiğinde geriye ne kalıyor? Yaratılan değer, kültürel ekosistemin yanı sıra kamusal alanlara erişime, yerel işletmelere ve mahallelerin gündelik yaşamına da katkıda bulunuyor mu?

İtalya'da sıfırdan inşa ettiği sözde 2.000 yıllık amfitiyatroya giriş için ziyaretçilerden 40 avroya kadar ücret alan 69 yaşındaki Franco Malosso 28 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bu akıl almaz olaydan hareketle yapay zeka halüsinasyonları sonucu yaygınlaşan, var olmayan turizm atraksiyonlarını inceledik.

Miuccia Prada ve Raf Simons’ın 2027 İlkbahar/Yaz koleksiyonu, yeniden eteğe dönüyor. Moda sürekli yeniyi talep ederken Miuccia Prada’nın gücü, geçmişini reddetmeden değişebilmesinde yatıyor. Yıllar önce kurduğu bir fikri bugün yeniden yorumlayabilmesi, yaratıcılıkla tutarlılığın birbirine engel olmadığını; aksine aynı çizgiyi koruyarak da sürekli yenilenmenin mümkün olduğunu gösteriyor.

George Lucas’ın 1970’lerden itibaren toplamaya başladığı sanat eserleri ile Mellody Hobson’ın koleksiyonunun biraraya gelmesiyle oluşan Lucas Museum of Narrative Art, 20 yıllık bekleyişin ardından Los Angeles’taki Exposition Park’ta ziyarete açıldı. Açılıştan hareketle dünyanın dört bir yanındaki film müzelerini keşfediyoruz.

Adana’nın Dilekkaya köyünde Şükriye Arıkanlı, her sabah eline süpürgesini ve plastik hortumunu alıp aile evinin avlusundaki Roma lahitlerini temizliyor. Bu, annesi Hatun Dilci ile babası Amber Dilci’nin definecilere karşı tüfekle koruduğu Anavarza Antik Kenti için onlarca yıldır süren bir aile nöbetinin bugünkü hâli. Yaşar Kemal’in de bir dönem konuk olduğu bu evde gerçek, efsane ve binlerce yıllık tarih iç içe yaşarken Şükriye Hanım’ın aklında artık başka bir soru var: Gençlerin terk ettiği köyde, kendisinden sonra Anavarza’ya kim sahip çıkacak?




