Beliz Güçbilmez: Deha, romantik ve mistik bir safsatadır

DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
Gurme okurluk, yazarlık süreçleri dersleri ve geliştirdiği "Kurmacalarda Manyetik Alan Teorisi" ile edebiyatın teorik alanına ilginç bir boyut getiren getiren Beliz Güçbilmez, "deha"yı "yazar magazinciliği" addediyor. İddiasının gerekçesini ise şöyle açıklıyor:
"Yazarın kilosuyla ilgilenmediğim gibi ne kadar zeki ya da duyarlı olduğuyla da ilgilenmiyorum. İyi kurmacanın yazarınınkinden ayrışmış bir zihni vardır. Kurmaca üretmek 'yapay zeka üretmek' gibidir. Yazarın işi, doğru çalışacak bir anlam makinesi üretmektir, daha fazlası değil."
Mülkiye gibi tabiri caizse "havalı" ve geleneği olan bir fakültede okuyup sonra tiyatro ve edebiyata yelken kırmak ender görülür. Nasıl yaşanmıştı o süreç?
Ben Mülkiye’yi 1402’lik hocaların yokluğunda okudum büyük ölçüde. Üniversitedeki ilk yılım, hem derslerin düşük yoğunluğunun yarattığı hayal kırıklığı hem de kasvetli ve eksilmenin kanıksandığı bir atmosferin ağırlığı altında geçmişti.
Sonra tiyatro topluluğuna katıldım. O yıllarda benim için okula gitmenin en önemli gerekçesi o topluluğun çalışmalarıydı. Üniversite hayatının yaşamsal unsurlarından, can damarlarından biridir bana göre topluluklar, festivaller, şenlikler. Üniversite biterken bir iktisat mezununun o dönemde önündeki iş seçeneklerinden hiçbirinde kendimi hayal edemediğimi, asıl yapmak istediğimin tiyatroyla ilgilenmeye devam etmek olduğunu fark ettim. Olay bundan ibaretti.
'Doğrudanlık' bağımlılığı ve piksel bombardımanları
Günün insanını video ve fotograflara boğan sosyal medya ile "söz" etkisini yitiriyor mu? Gerektiğince tefekkür etmeyip biraz fazla mı maruz kalıyoruz görüntülere?
Tek bir günde bile sayısız kamera görüntüsüne maruz kalıyoruz. Artık her birimizin zihninde oluşan imgeler kamerayla üretiliyor. Bir şeyi hayal etmek epeydir kamerayla çekilmiş hâlini hayal etmek demek. Hepimizin zihnine yerleşmiş, düşünme biçimimizi değiştiren bir kamera var yani.
Öyle sanıyorum ki bunun yarattığı bir doğrudanlık izlenimi ve bir doğrudanlık bağımlılığı oluştu. Bir sahneyi kamerayla çekmek, olayı söze dökmekten çok daha hızlı ve dolaysız geliyor. Bu o kadar baskın bir etki ki, yıllar içinde edebiyatı da belirledi. Bunu bir olumsuzluk olarak söylemiyorum yine de. Edebiyat, büsbütün silinip gitmemek için sinemanın biçimlendirdiği görme rejimine uyumladı kendini.
Bu savaşta "söz"ün dezavantajı nedir?
Söze ve görüntüye oranla yazı hep çok yavaş. Manguel, Okumanın Tarihi’nde hatırlatır ya “Söz uçar, yazı kalır” diye—bizim kullanımımızın aksine—esasen sözün yazıya oranla esnekliğini, hızını vurgulamak anlamına geliyordu zaten. Yazı sahiden üretilirken de tüketilirken de söze ve görüntüye oranla yavaştır.
Beni en çok ürküten hız sanırım. Bir bombardıman ritmi. Kavramayı, bağlantı kurmayı, yerine yerleştirmeyi ve bütünle ilişkilendirmeyi olanaksızlaştırıyor o hız. Tutarsızlığın hem zeminini kuruyor hem maskesini. Bilgi kırıntısı ya da malumat diyebileceğim enformasyonla, deneyimde demlenmiş bilgi arasındaki fark muazzam.
İyi bir kitap her okunduğunda yeni bir kitap olur
Hayat kısa, okunacak sayısız kitap, boşa geçmiş sayısız vakitler var. Ne yapmalı?
Bu hayıflanmanın sonu yok, bilinç hep sonradan geliyor. Gençken insan kısacık ömrü olduğunu fark edemiyor. Yaşam enerjisinin kaynağı biraz da o unutkanlık zaten. Ama ne yapamadığımızla ilgilenmektense yapabildiğimizi daha iyi yapmakla ilgiliyim sanırım. Bu şu demek; her şeye yetişemeyeceğimizi kabul etmek ve okuduklarımızı doğru dürüst, hakkını vererek okumak.
Sanırım bu söylediğiniz biraz tefsir istiyor...
Şunu büyük bir güvenle söylüyorum; hiçbir iyi metnin hakkını bir seferde vermek mümkün değildir. Çünkü hiçbir iyi metin bir seferde yazılmamıştır. İfade de fikir de kurmaca evreni de defalarca yeniden yazılarak bulunur. Okumak kendi içinde birikimli bir süreç. Sayfalar boyunca ilerlerken hem bir anlatıyı takip eder hem de ona kapılırız.
Kapılma derken?
Yani, geride bıraktığımız sayfaları o andaki—henüz nihai fikri görmediğimiz, hikayenin nasıl biteceğini bilmediğimiz o andaki—kavrayışımıza göre kaydetmek, küçülterek kodlamak. Kitabın son sayfasına ulaştığımızda fikirlerin ya da hikayenin nihayet nereye bağlanacağını görmüş oluyoruz. Her şeyin nereye varacağını, ilerletilen bir düşünce hattının varacağı ufku gördükten sonra en başa dönerek her cümlenin o yekune katkısını görerek okumak istiyorum ben.
Buna "gurme okurluk" diyorum. Birinin dört senede defalarca baştan yazdığının hakkını vermek demek bu. Bu okuma protokolü Badiou, Jameson, Marx okumak için de Don Quixote, Yüzyıllık Yalnızlık, İstanbul İstanbul okumak için de geçerlidir.
Ya lezzet boyutu?
Gurme olmak, şefin mutfaktaki emeğinin hakkını verebilmek. Fast-food ekonomisinin dayattığı atıştırmalar yerine bütün lezzetlerin, o lezzeti oluşturan her bir bileşenin, mutfaktaki hünerin farkında olmak. Bizi etkileyen kitabın son sayfasına geldiğimizde hiç bitmemiş gibi ilk sayfasından devam etmeyi öneriyorum. Bu meyanda aynı kitapların üstünde dönüp duran çocukluğumuzun bir bildiği varmış gibi geliyor bana. İyi bir kitap, çok kitap demektir. Her okunduğunda yeni bir kitap olur.
Sadece yazar olmak diye bir şey yok
Eskiden okudukça ustalaşırdık okurluğumuzda. Şimdi "bir bilen"ler, atölyeler vs. var. Bunlar yararlı işler mi?
Başka atölyelerde ne yapıldığı konusunda ayrıntılı bir fikrim yok tabii. Benim durumum şu; 1996 yılından beri üniversitede tiyatro bölümlerinde ve son yıllarda yaptığım atölyelerde yazarlık ve kurmaca eğitimi veriyorum. Kurmaca eğitimi “yaratıcı yazma” çalışmalarından fazlasını kapsıyor çünkü yazmak kurmacalarla ilişkimizin veçhelerinden yalnızca biri. Sadece yazar olmak diye bir şey yok çünkü.
Ne var daha ilerisinde?
Kurmacaları okumak, izlemek, yorumlamak, kurmacalar üzerine düşünmek, gerçekle ilişkisine eğilmek, kurmacaların nasıl oluştuğunu, dünyaya ve insana ne yaptığını anlamak var. Atölyelere gelen insanlara en çok okurluk ve izleyicilik deneyimlerinde halihazırda neyin birikmiş olduğunu göstermeyi seviyorum. "Manyetik Alan Teorisi"ni ve metodu bugüne dek yedi bine yakın kişi dinledi. Farklı birikimlerdeki bir sürü insanla buluşmak harikaydı.
Her teori gibi biraz daha açıklanmaya ihtiyacı var sanki...
Atölye derslerimde, yıllar içinde olgunlaşan, berraklaşıp kristalize olan kurmacalara dair geliştirdiğim bir teori. Kurmacaların içindeki irili ufaklı, asal ve tali unsurların sanki bir çekirdeğin ürettiği manyetik alana kapılmış gibi dağılmadan birarada durmalarına ve bu sayede dinamik bir evren yaratmalarına işaret ediyor. Bu kuruluş dinamiğine işaret ederken bir yandan da metaforların, zihnin anlarken ve anlatırken başvurduğu en temel araç olduğunu, anlatı sanatına dahil kurmacaların zihin gibi çalıştığını, giderek kendine özgü, yazarınkini aşan bir zihne dönüştüğünü gösteriyorum.
"Biraz daha ışık" hocam...
Tabii ki... Bir kurmaca üretirken sayısız seçimler yaparız. Unsur dediğim bu seçimler sonucunda kurmacaya dahil edilmiş irili ufaklı her şeydir: O karakterin mesleği, şu manzaranın ayrıntılı tasviri, tasvire nelerin dahil edileceği, o hatırlanan anı, yaşanan o kaza, şu olay. Bunların tamamı çekirdeğin maddesinden, içindeki hareketin bir versiyonunu taşıyarak üretilirler, birbirlerine yakışmışlardır, birbirleriyle akort edilebilirler ve ahenkli bir bütünlük sergilerler.
"Yazmak için Okumak" da biraz açıklamaya muhtaç. Yazarlık uğraşının alfabesine dair bir eğitim olmalı!
Dört aşamalı bir kurmaca eğitimi bu. İki teorik iki pratik aşamamız var. Başlangıç aşaması, andığınız "Tersine Mühendislik: Yazmak için Okumak". Tersine Mühendislik’le Raymond Carver’ın beş öyküsünün içini açıp nasıl yapıldığına bakarken o metinlerdeki çekirdekleri, yarattıkları manyetik alanları, öyküye dahil edilmiş her sahnenin neden orada bulunduğunu gösteriyorum. İlk sekiz saatin sonunda en çok “yok daha neler” diyenler, en kuşkucular bile metoda ikna oluyor.
Kurmaca üretmek yapay zeka üretmek gibidir
"Deha benim için romantik, mistik bir safsatadır" diyorsunuz. Deha yoksa ne var ki?
Yapma cüreti, sebat ve çalışkanlık. Dehanın ima ettiği şey, “doğuştan gelmelik”, “seçilmişlik” ise bu nüansları kabul edemem... Ben dehayı neredeyse yazar magazinciliği gibi görüyorum ve bu hâliyle de pek ilgimi çekmiyor.
Yazarın kilosuyla ilgilenmediğim gibi ne kadar zeki ya da duyarlı olduğuyla da ilgilenmiyorum çünkü iyi kurmacaların kendine özgü, yazarlarınınkinden ayrışmış bir zihni olduğunu varsayıyorum. Kurmaca üretmeyi, "yapay zeka üretmek" gibi düşünebilirsiniz. Yazarın işi doğru çalışacak bir anlam makinesi üretmektir, daha fazlası değil, ama bu da az buz bir şey değil zaten.
Hepsi bu kadar mı?
Elbette değil. Yaptığını hafife almayan, yazmayı sadece hikaye anlatıcılığı olarak görmeyen, yazmanın aynı zamanda dille boğuşmak olduğunun ayırdında her yazar, önünde sonunda bilgeleşir. Kaleminden dökülen, öyle aman aman sofistike, derinlikli olmadığında bile, yazar kendi yazma sürecine eğildiğinde yazıyı, yazma eylemini sorunsallaştırır, felsefileştirir. Mesela Ursula Le Guin’in ya da Elena Ferrante’nin aynı zamanda iyi birer denemeci olmasının arkaplanındaki düşünsel yakıtı da yazarlık deneyimleri kuruyor gibi gelir bana hep.
Kurmaca kendi zihnini üretir
"Hiçbir şey bir roman yazarını, kendisinin düşünmediği, okurların ona önerdiği okunuşlar keşfetmekten daha çok sevindiremez."
Umberto Eco
Alıntı, Anne Ben Düştüm mü adlı kitabınızdan. Yazı okundukça yeniden yeniden üretilen bir şeyse biz fanilerin sizin yapacağınız küçük bir Eco tefsirine ihtiyacımız var..
Umberto Eco, hayatı anlatılar üzerine teori geliştirmekle geçmiş bir Ortaçağ uzmanı olarak yazdığı Gülün Adı romanı hakkında konuşuyor. Kendi düşünce sistematiğim içinde ben bu cümleyi “kurmaca, onu kuran zihni aşarak kendi zihnini üretir” ifadesini doğrulamak üzere kullanıyorum.

Eco, romanına birbiriyle ahenkli çalışacak parçalar yerleştirmiştir. Anlam üretimine hazır bir motor, bir makinedir kurduğu. O motor, birinin romanı okumaya başlamasıyla çalışır. Okurun zihninin çarkları, kurmacanın zihninin çarklarını çevirmeye başlar, romandan anlaşılacaklar kişiselleşir. Çünkü her okuma bir karşılaşmadır ve her karşılaşmanın koşulları o ana özgüdür. Yazarın kontrolünden büyük ölçüde çıkmış bir alan.
Hayat: Ortasından dahil olduğumuz bir sahne
"Sanat, insanın geç kalmışlığını dünyadan geri alma,
onu telafi etme biçimidir..."
Zaman Zemin Zuhur
Geç kalmışlığımızı telafi etmek olarak çerçevesini çizdiğiniz şey nedir?
Yazanlar farkındadır; bütün hikayeler ortasından başlar. Dünyaya gelişimiz de ortasından giriverdiğimiz bir sahne gibidir. Bu ontolojik koşulumuzdur ama acı vericidir. Roller dağıtılmış, pozisyonlar belirlenmiş, oyun başlamıştır. Büyümek "yapılışına şahit olmadığımız" bu koşullara alışıp benimsemek demektir. Burada Kierkegaard’ın sözünü hatırlayalım:
Hayat geriye doğru anlaşılır ama ileri doğru yaşanır.
Neyin içinde olduğumuzu anlamanın yollarından biri de sanat yapmaktır. Sanat yapıtlarını anlama ve anlamlandırma modelleri gibi görüyorum. Anne Ben Düştüm mü? kitabında ilk kez dünya küresi gördüğüm günkü heyecanı anlatmıştım. Dünyanın yuvarlak olduğu bilgisi bizzat o gezegende yaşarken değil de o gezegenin saçma sapan, oyuncak gibi çok basitleştirilmiş bir modelinde kavranabiliyordu. Sanat yapıtları bizim hayatla ilişkimizde o kürelere benzerler. İçine atıldığımız hengameyi somutlayıp kavranabilir boyutlara getirip avuçlarımızın arasına verirler. Başka türlü hep bizden kaçan hayatı kavradığımızı hissederiz.
Mümkün dünyaları düşlemek
Son sorum şu berbat bugünlerimize dair olsun: Sanat, edebiyat ve düşünce, bize umut ve teselli kaynağı olabilir mi?
Bazen “berbat olmayan” bir dönem var mıydı acaba?” diye sormadan edemiyorum. Ancak bağışıklığımız daha da düşmüş gibi. Hiçbir zaman insani olmamış kapitalizmin histerikleştiği; kendi koyduğu kurallara, sınırlara sığamadığı, tarihsel eşlikçisi gibi görünen demokrasinin, mülkiyetin ve hukukun işleyişini keyfî bir biçimde yok saydığı bir dönemdeyiz. Dünyanın her yeri birbirine benzemeye başladı.
Benim için sanat yapıtları insanın yeryüzündeki serüvenine mağara resimlerinden beri eşlik eden bir yol arkadaşı. Onların her biri, mümkün dünyaları hayal edebileceğimizi, dahası o dünyaları kurmak için çabalamanın harika bir yaşam amacı olabileceğininin kanıtı. Baş edemeyeceğimizi, değiştiremeyeceğimizi hissettiğimiz gerçeklikler; sanat yapıtlarında, edebiyatta, yazılıp çizilmiş düşüncelerde toparlandığında kendimize inancımız da artıyor. Zekamızın yok sayıldığı, ıskartaya çıkarıldığı bir ortamda bu büyük bir nimet!
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Soner Can
Gazetelerin hafta sonu eklerinde, kültür-sanat servislerinde uzun yıllar haberci, yönetici ve yazar olarak çalıştı. Halen sanat edebiyat dergileri için yazarlarla söyleşiler yapıyor, okunmaya değer kitaplara dair yazılar yazıyor.

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Kitapların mevsimleri vardır. Ya da mevsimlerin kitapları. Yağmurlu bir sonbahar günü elimiz istemsizce hüzünlü kitaplara gider. Selim İleri’nin "Her Gece Bodrum"uyla yazlıktan döneriz, günlerimiz yavaş yavaş "Aylak Adam"ın gri gökyüzüyle boyanır. Peki yazın sıcak günlerinde ne okuruz? Bir kitabı yaz kitabı yapan nedir? Hangi kitaplar denizden gelen esintiyle yaprakları çevrilsin ister?

Pink Martini, 22 Temmuz’da bir kez daha Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. “Üsküdar’a Gider İken” ve “Aşkım Bahardı” şarkılarına albümlerinde yer veren ve Türkiye ile güçlü bağları olan gruptan Storm Large ile biraraya geldik.

Sanat tarihçi İnci Aydın’ın hazırladığı uzun soluklu bir araştırmaya dayanan, "Renklerin Diyojen’i: Ressam Agop Arad" isimli kitap, Aras Yayıncılık tarafından Mayıs ayında yayımlandı. Kitabın editörlerinden Betül Bakırcı ile 1940’lı yılların kültürel ve politik ikliminde Agop Arad’ın hayat yolculuğu; ressam, grafiker ve gazeteci kimlikleri ve bugün onun arşiviyle karşılaşmanın anlamı üzerine konuştuk.
13 Tem 2026

Sepultura, Brezilya’dan çıkıp dünyada metal müziğe en büyük katkıyı yapan gruplardan biri olarak Latin Amerika’nın köklerine sadık müziğini de bizlere tanıttı. 12 Temmuz'da Pantera’dan önce sahne alacak Cavalera Kardeşler'den Max Cavalera’yla konuştuk.

25 adaylıkla "The Pitt"in öne çıktığı 78. Primetime Emmy Ödülleri aday listesinde Apple TV'nin yükselişi ve çeşitliliğin azalışı dikkat çekiyor.




