Berlin’de bir David Bowie


Gerçek potansiyelinizle tanışın: TheLifeCo
Pandemi gerçeğiyle yaşamayı öğrenirken bir yandan da kendimizi bu dönemde en uygun şekilde korumaya odaklanmış durumdayız. Yoğun çalışma temposuna kısa bir mola vermek isteyen iş insanları, gündelik hayatlarında sağlık arayışına yanıt…
Daha fazlasını öğren →
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
The Thin White Duke’a veda: Yıl 1976. Müziğini, yarattığı personalarla sahneye taşıyan Bowie, Station to Station albümüyle birlikte dünyayı yeni bir personayla tanıştırıyor: The Thin White Duke. Beyaz gömleği, siyah pantolonu ve yeleği, geriye taranmış sarı saçlarıyla bir kabareden fırlamış gibi görünen bu karakter, Ari ırk merakı ve Nazi sempatizanı yorumlarıyla çok tartışma yaratıyor. Bowie, yıllar sonra Station to Station dönemini değerlendirirken The Thin White Duke personasıyla söylediği her şeyin performanstan ibaret olduğunu açıklıyor ve bu dönemi hayatının en karanlık zamanı olarak anıyor. Kendi ifadesiyle “astronomik” boyutlardaki kokain kullanımı, basının odak noktasında olmanın verdiği yorgunluk, kişisel hayatında yaşadığı çalkantılar ve The Thin White Duke karakteri nedeniyle karşı karşıya geldiği faşizm yanlısı olduğu suçlamaları, onu üzerinde kötü bir etkisi olan Los Angeles’tan ayrılıp Avrupa’da gözlerden uzak kalmaya yöneltiyor. Önce İsviçre’ye, sonra yakın arkadaşı Iggy Pop ile Batı Berlin’e taşınıyor.
“Berlinliler umursamıyor”: Los Angeles’ta sokakta yürüyemezken, Berlin’in kendisine sağladığı herhangi biri olma hissinin tadını çıkaran Bowie, bir röportajında “Berlinliler umursamıyor.” diyor.“En azından bir İngiliz rock şarkıcısını”. Ziyaret ettiği bir kabarede sahneye çıkıp Frank Sinatra şarkıları söylediği bir gece, başka birini izlemek üzere orada bulunan seyircilerin sahneden inmesini istemesi, çok ferahlatıcı olsa gerek.
Bowie, Berlin sokaklarının verdiği özgürlükle, kendisini fiziksel ve ruhsal bir uçurumun kenarına getiren alışkanlıklarından sıyrılmaya başlıyor. Şehrin yeşil mahallelerinden Schöneberg’de önce elektronik müzik grubu Tangerine Dream’in kurucusu Edgar Froese ile kalıyor, sonra Iggy Pop ile Hauptstrasse 155 numaraya taşınıyor. Asistanı Coco ile dışa vurumcu ressamların eserlerinin bulunduğu Brücke Müzesi’ne yaptığı ziyaret onu çok etkiliyor. Tangerine Dream, Kraftwerk, Neu! gibi grupların müziğine ilgi duyuyor. Şehrin yeraltı sahnesini takip ediyor. Yine bu dönemde, uzun süre Brian Eno’nun ambient albümü Discreet Music’i dinliyor. Berlin’in onu kendi hâline bırakarak ve barındırdığı yaratıcı mirasla besleyerek mümkün kıldığı bu iyileşme, keşif ve demlenme süreci, 1977’den itibaren “Berlin Üçlemesi” olarak bilinen üç albümle gün yüzüne çıkıyor.

David Bowie, Robert Fripp (solda) ve Brian Eno (sağda) ile Hansa Tonstudio'da.
Fotoğraf: Christian Simonpietri/Sygma/Corbis
Low, Heroes, Lodger: Bowie’nin müziğini krautrock, ambient ve elektronik müzik etkilerine açtığı bu üç albüm “Berlin Üçlemesi” olarak adlandırılsa da aslında kayıtlarının tamamı Berlin’de yapılmıyor. Onları birleştiren, kaydedildikleri yer değil, sahip oldukları müzikal yaklaşım. 1968’de çalışmaya başladığı ve son albümü Blackstar’a kadar tüm albümlerinin prodüktörü olan Tony Visconti ve ambient çalışmalarından etkilendiği Brian Eno ile iş birliği içinde ortaya çıkan Low (1977), Heroes (1977) ve Lodger (1979), Bowie’nin kendi sözleriyle, onun tüm varlığını, DNA’sını barındırıyor.
Duvarın gölgesinde: Yayımlandığı tarihten itibaren birçok müzisyene ilham kaynağı olan ve müziğin seyrine etki eden bu üç albümden iki şarkıyı ayrıca anmak istiyorum. İlki, Berlin’in "Türk mahallesi" sayılan Kreuzberg’de, duvara 150 metre mesafede bulunan Hansa Tonstudio’da kaydedilen Heroes. Bowie, diskografisinin en bilinen şarkılarından olan Heroes’u Tony Visconti ve kız arkadaşını Berlin Duvarı’nın gölgesinde birbirlerine sarılırken gördüğünde yazmaya başlıyor. Doğu ve Batı Berlin’de yaşayan iki sevgilinin hikâyesini anlatan şarkı, duvarın yıkılışında da simgesel öneme sahip. Bowie’nin ölümünden sonra Almanya Dışişleri Bakanlığı, yayımladığı taziye mesajında kendisinin 1987’de Batı Berlin’de verdiği ve duvarın diğer tarafından da dinlenen konseri hatırlatarak, Bowie’ye duvarı yıkmaya yardım ettiği için teşekkür ediyor.
Lodger albümünde bulunan Yassassin’in hikâyesi de anlatmaya değer. Kreuzberg gibi Türkiye'den göçmenlerin yoğunlukta olduğu Neukölln’de bir duvarda “yaşasın” sözcüğünü gören Bowie, Türkiye Büyükelçiliği’nden kelimenin anlamını öğrendikten sonra, reggae ritimleriyle Türk müziğinden melodileri birleştiren bu şarkıyı, Türkiye’den Almanya’ya göçen bir işçinin gözünden yazıyor .
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
DuendeHer hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
NEREDE YAYIMLANDI?
İçindekiler: Berlin'de bir David Bowie, mavinin her tonuyla Elori Saxl, iPhone ile çekilmiş filmler, mahşerin dördüncü atlısı salgınlar, (V)apur.
07 May 2021

YAZARLAR

Artemis Günebakanlı
Duende müzik yazarı

Duende
Her hafta müzik, sinema, eğlence ve sanat dünyasından söyleşiler, incelemeler, öneriler, podcast’ler ve keşif notları e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Yaşlanmakla yaşlı rolünü oynamak birbirinden farklı şeyler. Yaşlanacağız. Bedenimiz değişecek. Fakat bedenimizin değişmesiyle kişiliğimizin, arzularımızın ve dünyayla kurduğumuz ilişkinin belirli bir kalıba sokulması arasında da zorunlu bir bağ yok. Yaşlanmaktan korkanlar için üç kitaplık bir reçete.

Charlotte Wells’in "Aftersun", Joachim Trier’in "Sentimental Value" ve Rodrigo Sorogoyen’in "El ser querido" filmleri, baba-kız ilişkisinin üç farklı dönemine ve üç ayrı duygusal biçimine bakıyor. Birinde geçmişe dönerek babasını anlamaya çalışan bir kız, diğerinde geçmişin yükünü bugünkü ilişkilerine taşımış iki kız kardeş, bir diğerindeyse yıllar sonra yeniden karşılaşıp eski hesapları açan bir baba-kız.

Lance Oppenheim’ın yeni filmi "Primetime" Chris Hansen’ın televizyon dünyasını güçlü oyunculuklarla yeniden kurarken reyting hırsının insani bedellerini ve gösterinin etik sınırlarını incelemekte yüzeysel kalıyor.

Kültürel mirası turizmin hizmetine sokmak başka şey; turizmi kültürel mirasın daha derin ve daha sürdürülebilir biçimde deneyimlenmesine aracılık edecek şekilde tasarlamak başka. İkisini birbirine karıştırdığımızda eser kolayca bir logoya, bir hediyelik eşyaya veya sosyal medyada tüketilen bir görsele dönüşebilir.

Ölenlerin eşyalarını dağıtıyoruz ama telefonlarımızda sesleri, mesajları, görüntüleri kalıyor. Sandra Wollner’ın "Her Defa" filminden hareketle, kapıya konan ayakkabılardan cevap beklediğimiz mesajlara uzanan yas hâlleri üzerine düşünceler.




