Beyoğlu’nda bir gezgin, dört esnaf, iki araştırmacı, ortak hafızanın peşinde

Bu, romantik bir “nerede o eski Beyoğlu” dertlenmesinden ziyade, kentsel “hafıza kaybına” dikkat çekme çabası.
Beyoğlu’nda bir gezgin, dört esnaf, iki araştırmacı, ortak hafızanın peşinde

Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

Yazı: Deniz Yılmaz Akman
Fotoğraflar: Deniz Sabuncu
 
Dünün en canlı anıları, benim için daima Beyoğlu’nda hayat bulmuş gibi. Orada büyüyen, orada yetişkinliğe adım atan, orada ilk aşkını ve hayal kırıklıklarını yaşayan çocuk ve bugün bir yetişkin olarak hafızamdaki Beyoğlu, bugün nerede sorusuyla yürüyorum tanıdık ve yabancı Beyoğlu sokaklarında. Hafızamdaki, hafızandaki, hafızalarımızdaki, hafızalarındaki Beyoğlu’nun kapladığı alan, bu soruyu kişisel bir hafıza ve aidiyet meselesi olmaktan çıkarıp daha büyük bir resme bakma ihtiyacı doğuruyor. Hem zihinsel hem dijital haritalarımıza kayıtlı birçok dükkanın “kalıcı olarak kapalı” göründüğü bugünde, “ah, vah” etmenin ötesinde Beyoğlu’nun belleğinde önemli yer tutan dükkanların bugün ve gelecekteki rolüne ve bu dükkanların arkasındakilerin bu süreç içindeki deneyimlerine kulak vererek ve Beyoğlu’nun bugününe bakarak değişimi, sebeplerini ve sonuçlarını anlamaya çalışmak üzere yola çıkıyorum.

Dönüşümün rotasının nasıl değişebildiğini artık görüyoruz. Beyoğlu’nda mahalleler içinde dayanışmanın ve küresel ihtiyaç dayatmalarına karşı yerel üreticilerle beraber direnişin önemini de kavradık. Örneğin geçmişten bugüne, bugünden geleceğe aktarılması gerekenleri, kültürel temsilleri nasıl ayırt ediyoruz? Kitlesel talepler mi bu değişime yön veriyor yoksa rantsal iştah mı? Bir mahali sadece tüketim odaklı mekanlarla doldurmak da bu kapsamda mübah olabilir mi? Sokakların atar damarları dükkanlar ve esnaflar, bu denklemin neresinde? Ya biz, hafızasına sahip çıkmak isteyenler? Kafamda bunun gibi onlarca soruyla hayatımın her döneminde, her zaman bana elini uzatmış olan Beyoğlu’na gidiyorum. Tramvaya biniyorum, kilise avlularına girip çıkıyorum, turşu suyu içiyorum, sahaf geziyorum, kitap alıyorum; kitabın sevdiğim bir sayfasını kıvırıyorum. Bir dükkanın ambalaj kağıdını kitap ayracı yapıyorum. Tanıdık yüzleri selamlayıp bir nebze içimi rahatlatıyorum. O sırada caddeden geçen tramvayın çın çın sesleri, sanki ilk kez duyuyormuşum gibi gülümsetiyor beni. Neyse ki yüzyıllık sesler değişmiyor Beyoğlu’nda. Sonra “geride kalanlarla”, sokaklara ses veren dükkanların arkasındaki isimlerle ve Beyoğlu hafızasını kayıt altına alanlarla koyu bir esnaf çayı eşliğinde buluşuyorum.


Dönüşümün tam ortasında bir lokanta: Helvetia

Bu kez yemeklerinin hayalini kurarak değil, sorularımı sormak için çalıyorum Helvetia’nın kapısını. Asmalımescit çevresinde ev yemeği dendi mi birçoğumuzun aklına ilk gelen yer burası. Bir nevi hafıza durağı. Geçenlerde lokantalarının yirminci yaşını kutlayan ortaklar Müferra (Çakır) ve Zeynep (Uzel), her zamanki gibi işlerinin başındalar. Pencereler yine buharlı, gelen kokular tok olmama rağmen iştah kabartıyor. Yirmi yıldır bir müesseseyi sürdürebilmek, hem de Beyoğlu gibi bir yerde nasıl mümkün diye sorarak başlıyorum sohbete. Müferra “Özveri gerektiriyor. Bir kez bile burayı boş bırakmadık. İkimizden biri akşam dükkan kapatılana dek mutlaka işin başında. Bugünün zorlukları hemen hemen buradaki tüm esnaf için aynı. Bir yandan fiyatları artırmamak için direniyoruz bir yandan da artan fiyatlara rağmen kaliteden ödün vermemek için aynı malzemeleri kullanmaya çalışıyoruz.” diyerek sadece Beyoğlu’nda değil, İstanbul'da işini hakkıyla yapan birçok yeme içme işletmesi sahibinin çıkmazını özetliyor.

Tabii Beyoğlu, Türkiye’nin kalanından sembolik bir merkez noktası olarak ayrılıyor. Bir Beyoğlu sakini olarak son yirmi yıldır ekonomik koşulların yanında sosyal ve politik her bir “olay” kapısını tıklatıyor Helvetia’nın: “Düşünün ki böyle bir konumda, her şeyin cereyan ettiği bir yerdesiniz. 2000’lerin başında gece yarısına kadar açık kaldığımız ve dışarıdaki masaların dolu olduğu günleri biliriz. Turist kaynardı burası. Profilin geri kalanını Erasmus öğrencileri ve mahalleli oluştururdu. Diğer yandan 2000’lerin ortalarında, Asmalımescit’te dışarıda yer alan masa ve sandalyeler toplatıldı. Bu da tabii küçük bir işletme olarak bizi olumsuz etkiledi. Sonra malum, Gezi yaşandı. Arkasından şehirdeki patlamalar, beraberinde turistlerin çekilmesi ve pandemi… Böyle bir akışta devam edebilmemiz bile bir şans. Ne mutlu ki o da bu lokantaya gelen müdavimlerimiz sayesinde mümkün oldu.” sözleriyle Zeynep, son yirmi yılın bir özetini geçiyor. Bildiğimiz dertlerin bir işletmeci gözünden seyrini anlatıyor.


Beyoğlu sokaklarındaki insan profilinin ve yoğunluğunun değişimi üzerine konuşuyoruz. Zeynep ve Müferra’ya göre burada açılan mekanlar, edindikleri müdavimleri aracılığıyla mahalleye gelen kitleyi şekillendiriyor. Örneğin; 2000’lerin başında açılan, Selim Sesler’in çıktığı bar olarak da anılan Badehane, Tünel ve çevresini canlandırarak eğlence sektörünü bu çevrede başlatan işletmelerden biriymiş. Lokal, Babylon, Otto, Sofyalı 9 gibi mekanların da dönemsel katkıları olmuş Tünel’e. Bunlar ve daha birçok mekan ve müdavimleri, Tünel’in ve Asmalı’nın zaman içindeki devinimini etkilemiş ve buraya ayak izlerini bırakmış. Müferra da mekan, müdavim ve mahalle arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor: “Sokakların ruhu, müdavim mekanları sayesinde oluşuyor. Asmalı’nın halen severek gittiğimiz meyhanesi Asmalı Cavit, aklıma gelen ilk örnek. Bir başka örnek ise 2023 yıl sonu ne yazık ki Beyoğlu’na veda etmek zorunda kalan komşumuz Sofyalı 9. Bu gibi yerler müdavimleri için yeme içme noktalarından öte, sosyalleşilen ve eş dostla vakit geçirilen yaşam alanları. Kimisi mahalleye sadece bu mekanlar için geliyor. Dolayısıyla kendi müdavimlerini yaratmış bu mekanlar kapanınca, o sokaklardan ve bölgelerden el ayak çekiliyor. Bu da haliyle mahalleyi ve mahalledeki profili etkiliyor.”

Tarihi boyunca ihtiyaçlar, kültür politikaları, ekonomik koşullar değiştikçe Beyoğlu'nda bir dükkan kapanmış, bir başkası açılmış. Helvetia’nın duvarında İsviçre Birahanesi olduğu yıllardan kalan yazıyı gördükten sonra lokantada, bira isteyen turistlerin bu talebine uygun bir cevap verilmiş; hem dükkanın tarihine referans veren hem de mahalledeki dayanışmaya örnek bir çözüm bulunmuş. Gündüzleri lokantanın karşısındaki barın masaları henüz dolmamışken Helvetia müşterileri ağırlanmış, dileyen birasını da burada içmiş. Böylece hem mekanın tarihi aktarılmaya devam edilmiş hem de bugünkü komşularla ilişkiler kuvvetlendirilmiş. Fakat bugünün tablosuna baktığımızda yeni açılan birçok yerin zincir işletmeler olmasının ya da müdavimden önce sirkülasyona odaklanmasının dükkanlar arasındaki dayanışma ve diyaloğa zarar verdiğini görüyoruz. Dolayısıyla dükkanlar arası devir teslimi değerlendirirken birbiri üzerine açılan yerlerin birbirleriyle nasıl diyaloglar kurduklarına bakmak önem kazanıyor. Aynı masayı paylaşsalar, mahalleye, Beyoğlu’na dair konuşabilecekleri ortak bir dil geliştirilebilir miydi? Geliştirilirse nasıl olurdu?


Makro politikalar karşısında mikro ölçekte esnaf: Civan

Tünel’den sonra Galata’nın “iyi korunmuş” bir caddesindeyim. Serdar-ı Ekrem, bölgenin diğer sokaklarına kıyasla kalabalıklardan pek haz etmez. Apartmanlar artık “Muhsin Bey” filmindeki gibi köhne değil, bakımlı ve göz alıcıdır. Kuleye yakın-uzaklardandır. Fakat gün geçmez ki burası da bölgenin gidişatından etkilenmesin. Cadde üzerinde yer alan en eski kafe Mavra’nın artık boş kalmış yerine bakıp caddenin görece yeni-eski sakinini ziyaret için yola devam ediyorum. 

Oniki yıldır üretim yapan moda markası Civan Bay Moda Evi de birkaç sene önce dükkanını Çukurcuma’dan bu caddeye, Braunstein Apartmanı’na taşıyanlardan. Civan’ın yaratıcılarından Bahar (Gözkün), 2017’de buraya taşınmadan önce Serdar-ı Ekrem’in her şeyin hızlı tüketildiği ve aşırı turistik bir yer olduğunu düşündüğünden ve bu durumun onu kaygılandırdığından bahsediyor. Fakat sonra fark ediyor ki cadde, sadece kuleyi görmeye gelen turistlerin es geçtiği bir nokta. O günden bu yana neler değişti diye sorunca tanıdık bir zaman çizelgesinden bahsediyor: “Taşındığımız dönem Arzu Kaprol, Bahar Korçan gibi isimlerin butiklerinin olması bizim için bir avantajdı. Herkes bu caddeye bu mağazaları bulacağını bilerek gelirdi. Sonra o butikler bir bir buradan taşındı. Üzerine patlamalar ve pandemi gibi faktörler eklenince bölgede değişim giderek kaçınılmaz oldu.”

Civan’ın ana akım, herkese hitap eden bir marka olmayışı, böyle sükseli bir caddede varlıklarını sürdürmelerini nasıl etkiliyor merak ediyorum. Bahar, yaptıkları işin yavaş ve kaliteli olmasının belirli bir hedef kitlede karşılık bulduğundan bahsediyor. Dükkana gelen her bir müşteriyle birebir ilişki kurabilmenin, tek tek isteklerini dinlemenin bir fark yarattığı, dolayısıyla bunu arayanların dükkanın kapısından içeri girdiğini söylüyor. Diğer yandan yıllar içinde hedef kitlenin ve ihtiyaçlarının da değiştiğinden söz ediyor: “Eskisi gibi koleksiyonumuzdan parçaları görüp gelen, daha renkli, cesur modeller seçen alıcı kitlesi artık yok. Gelenler daha düz, gri-siyah takımlar istiyor. Bu belki de mahalledeki demografinin ve sosyokültürel değişimin bir yansıması.”


Bahar’a göre görece makro politikalar, mikro ölçekte esnafı ve yerel markaları farklı konularda etkiliyor: “Beyoğlu’nun giderek aynılaşması, vitrin anlayışının bile kalmaması, ki eskiler çok iyi bilir İstiklal Caddesi demek vitrin tasarımı demekti, tasarım haftası gibi etkinliklerin azalması yerel markaların sürdürülebilirliğini negatif yönde etkiliyor. Bilinçli bir bellek silme çabası ve kültürel dayatma da söz konusu. Bu da haliyle semtlere ve oradaki üreticilere yansıyor.” Bu durumun turist kalabalığının yoğun olduğu Galata’da tasarım ürünler satan bir dükkan sahibi gözünden nasıl okunduğunu merak ediyorum. Bahar, eskiden dünyaca tanınmış markaların tasarımcılarının İstanbul’a ilham almaya ve buradaki tasarımcılarla tanışmaya geldiklerinden, hatta Civan’a da uğradıklarından bahsediyor ve ekliyor: “Ne büyük bir motivasyondu. Bir süredir İstanbul’a böyle bir ilgi pek yok maalesef. Bazı yabancı arkadaşlarımdan öğreniyorum ki birçok kişi Türkiye’ye politik bir tepki olarak gelmek istemiyor; kendince belli konularda alınan kararları boykot etmeyi seçiyor.” 

Güncel koşulların müşteri ve turist profilini bu şekilde etkilediği bir senaryonun üzerine bir de ülkede ekonominin stabil olmaması, aynı zamanda üretici olan esnafın istikrarlı üretim yapmasını kısıtlıyor. Durum böyle olunca Bahar ve onun gibi düşünen üreticiler, makro dönüşümleri beklemeden kendi içlerinde sorunlara mikro çözümler buluyor. Örneğin; Civan ekibi çareyi koleksiyon parçalarını belli bir sayıda tutmakta ve daha risksiz adımlar atmakta buluyor. Buna ek olarak da mahalledeki diğer esnaflarla dayanışmaya tutunuyorlar. Bahar, caddedeki her esnaf ve mağaza çalışanıyla dirsek temasında olduklarının altını çiziyor: “Serdar-ı Ekrem’in ruhunu korumak için hep birlikte emek harcıyoruz. Buna dükkan önlerini süpürmek de dahil, etrafı güzelleştirmeye çalışmak da bir ihtiyaç olduğunda birbirimize destek olmak da.” Bana kalırsa bu yardımlaşma ve dayanışma, kalıcı olma niyetinin bir göstergesi. Mahallede bir esnafın dükkanının çevresini güzelleştirme çabası, komşularla iyi ilişkiler kurmak için emek vermesi de dolaylı yoldan da olsa bölgenin hafızasını korumaya bir katkı.


Kendi çözümünü kendi üretenlerden biri de Alman Kitabevi ve sahibi Thomas Mühlbauer. Thomas “Eğer kafeyi açmasaydık, tek başına bir kitapçı olarak geçinmemiz imkansızdı.” dediği kitabevini 1990’lardan beri işletiyor. Bu dediğini doğrular nitelikte bir örnek caddedeki 30 yıllık serüveninden sonra artan kiralar sebebiyle yerine veda etmek zorunda kalan Denizler Kitabevi. Şimdi yerinde birbirinin benzeri ürünler satan bir bijuteri dükkanı var. 

Esnaflarla sohbetlerim bittiğinde aklımda bir başka soru beliriyor: Organize yürütülen mikro projeler ve prensipte birleşen esnaf, esnaf-müşteri arasındaki dayanışma, büyük şehir sakinlerinin dönüşüme karşı atik savunma yöntemleri olabilir mi? İstanbul gibi bir şehirde ne kadar etkili sonuçlar doğurur, “aşağıdan yukarı” bir dönüşüm nasıl benimsenir? Peki biraz daha “yukarıda” neler planlanıyor?


Beyoğlu ve çevresindeki saha araştırmaları bize neler söylüyor?

Beyoğlu esnaflarından sonra “İBB Beyoğlu Senin” oluşumundan yüksek şehir plancısı Gözde Ağartan Ünaldı ve Burcu Yanar Cuzdan’a Beyoğlu hafızasına ve dönüşümüne dair sorularım var. İkili, Beyoğlu’ndaki dönüşümü özetlerken merkezi hükümet ve turizm politikalarına; özellikle de turizm odaklı yatırımların (Haliçport, Galataport vb.) bu bölgeyi özgün kılan çeşitliliğe, kültürel üretim ve kamusal niteliğin ve hafızanın kaybolmasına etki ettiğine dikkat çekiyorlar ve durumu “Beyoğlu’nun tektipleşmesi, sadece turistlerin tüketimine hitap eden mekansal dönüşümlerin ve zincir mağaza sayısının artmasının sonucu değil. Aynı zamanda toplumsal muhalefetin merkezi olan bu bölgenin kamusal alanlarının her yerinde baskı mekanizması olarak ‘güvenlik alanları’nın oluşturulması ve yasaklayıcı politikalar da Beyoğlu’nun çoraklaşmasının sebeplerinden biri oldu.” sözleriyle özetliyorlar.

Ünaldı ve Cuzdan’a göre, Beyoğlu’nda yıllar içinde rantsal ve ekonomik temelli alınan kararlar, kitlesel taleplerin yönlendirilmesinde önemli rol oynuyor. Soylulaştırma projeleri, günlük kullanım alanlarının değişimi, turizm politikaları, konut alanlarının ticaret ve turizm alanlarına dönüşümü gibi birçok dışarıdan müdahale biçimi kiraların artışı, yerelliğin kaybolması, çeşitliliğin azalması gibi etkileri doğuruyor. Ancak bu ekonomik temelli yaklaşımın yanı sıra birtakım siyasi temelli projeler de Beyoğlu’nun dönüşümünü etkileyen faktörlerden. Örneğin; Gezi Direnişi’nin hemen sonrasında Beyoğlu’ndaki özgür ifade ortamının sert bir şekilde kısıtlanması, güvenlik politikaları kapsamında her yerde gördüğümüz barikatlar, saldırılar gibi birçok etken de bu değişime etki eden parçalar.


Beyoğlu’nun aktörlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği ve birinin zarar görmesi durumunda bölgenin diğer paydaşlarının da etkilendiği aşikar. Örneğin; “Kuledibi ve Şişhane’deki aydınlatmacılar ve avizeciler, Şişhane ve Galata çevresinde aydınlatma armatürleri üreticileri, Yüksek Kaldırım Caddesi tabela ve pantograf üreticileri, Perşembe Pazarı’ndaki hırdavatçılar, Galip Dede Caddesi’ndeki müzik dükkanları, İstiklal Caddesi ve çevresindeki sahaflar, kitapçılar, yayınevleri, Tarlabaşı ve Dolapdere’de mankenciler ve perukçular vb. bulunduğu mekanla bütünleşmiş” aktörler ekosistemin birer parçası. Fakat 2000’lerin ortalarından itibaren, birçok aktör “Yenileme Kanunu, Borçlar Kanunu ve Afet Kanunu” gibi yasal düzenlemelerden dolayı tahliye edilmek zorunda kalıyor. Bunun sonucunda, esnaf çeşitliliğinin kaybolması ve hafıza mekanlarının kapanması kaçınılmaz oluyor. 

Peki, Beyoğlu’nda dayatılan tektipleşmeye karşı projelerde ne gibi çözüm önerileri yer alabilir? Beyoğlu kültürü ve hafızasında yeri olan aktörlerin ve yerel işletmelerin korunması nasıl sağlanabilir diye sorduğumda, “İBB Beyoğlu Senin” projesi kapsamında, bu işletmelerin korunabilmesi için “Beyoğlu Senin Sertifikasyon Sistemi” ve “Hafıza Mekanı Niteliğindeki İşletmeler Haritası” gibi üreticileri destekleyen projeler geliştirildiğini öğreniyorum. Ayrıca Beyoğlu’nun üretim kültürü, İstanbul’un hafıza mekanları, özgün işletmeler, aşırı turistikleşme, kayıtdışılık, güvenceli ve sağlıklı istihdam olanaklarının yetersizliği, sektörel eğilimler gibi başlıkların incelendiği “Üreten Beyoğlu” teması altında yerel ekonomik değer üretimine katkıda bulunmak, sektörlerin sorunlarını tartışmak ve ekonomik çeşitliliği desteklemek için çeşitli politika ve projeler için de çalışmalar yürütülüyor. 

Değişimin rotasını tayin etmek için başka neler yapılabilir sorusunun bir cevabı da hem yerel üretimi ve ekonomiyi destekleyerek hem de bölgenin değerlerini koruma altına alarak bölgeyi her açıdan daha cazip hale getiren proje örnekleri. Beyoğlu’nda belli mahallelerde veya caddelerde yoğunlanmış, benzer işler sürdüren dükkanların korunması ve kayıt altına alınması için yapılabileceklere örnek olarak Milano’daki tasarım mahalleleri ya da Paris’te Seine kenarındaki Bouquinistes verilebilir. Zanaatkarları görünür hale getirmek, zanaatların ve tasarımcıların birlikte çalışmasına olanak sağlamak üzere bir harita sistemi yaratan Crafted in Istanbul ya da Mekanda Adalet’in geliştirdiği “Yıkılmadım Ayaktayım Haritası” gibi makro çözümleri beklemeden arşiv çalışmasına ve çözüm sürecine kendi başlayanlar da sivil Beyoğlu severler olarak yapabileceklerimiz için başka bir ilham kaynağı. 


“Aksaklıklarının zamanla düzeleceğini umduğu bir kentte”

1950’lerden itibaren siyasi sebeplerle gayrimüslim kesimin Beyoğlu’nu terk etmek zorunda bırakılması, göçlerle birlikte mülklerin el değiştirmesi, turizm ve tüketime dayalı politikalar ve bu bölgenin çevresinde cereyan eden politik olayların Beyoğlu’nu etkilediğini biliyoruz. Bugün geldiğimiz noktada, Beyoğlu’nu yaşayana değil, Beyoğlu’nu tüketene hitap eden mekanların oluşturduğu yaya trafiğiyle dolan İstiklal Caddesi, üzerinde tektipleşen dükkanlar, artan müdavim-değil-Instagram lokantaları, hırdavatçıların yanındaki papuççular, denize nazır x-ray cihazları, artık kitapların değil dünya markalarının satıldığı floresan ışıklı dükkanlar; Beyoğlu’nda olduğu sürece yer kapladığı mahallede “dükkanının önünü süpüren ve önüne çiçek eken” yeni ve eski esnaflar, Cavit’in müdavim sofraları, film festivali zamanı sinema önleri, Hasan Fehmi’nin turist kalabalığı, Türkiye şaraplarının dünyaya açıldığı Comedus’un Birleşmiş Milletler temsili masaları, burada hepsi yan yana ve karşı karşıya. Kimisi tandık kimisi yabancı, her biri, her gün yeniden Beyoğlu belleğimize işleniyor.

Beyoğlu’nda mahalleler içinde dayanışmanın ve küresel ihtiyaç dayatmalarına karşı yerel üreticilerle beraber direnişin önemini artık biliyoruz. Belediyenin, orta ölçekteki ya da aracı kurumların bölgeleri korumaya alan ve destekleyen projeler geliştirmesinin; İstanbul sakinlerinin, bu bölge ve hafızasında yer edinmiş yerlere sahip çıkmasının, müdavimliklerini sürdürmesinin işletmeler açısından anlamının hiç de azımsanacak bir etkisi olmadığının da.

Beyoğlu’nda belki de herkes “kapısının önü” için elinden geleni yapsa, karanlıklar çıkar mı aydınlığa? Beyoğlu damak haritası tutmak isteyen çıkmaz mı mesela? Yok mu artıran?

Hikâyeyi paylaşmak için:

Kaydet

Okuma listesine ekle

Paylaş

Soli

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

İLGİLİ BAŞLIKLAR

NEREDE YAYIMLANDI?

SoliSoli

BÜLTEN SAYISI

04.24 Odak: Beyoğlu’nun dükkanları ve hafızası

Deniz ile Beyoğlu'nda dolaşıyor, şehrin hafızasında yer eden dükkanlara girip çıkıyor, koyu esnaf çayı eşliğinde sohbete dalıyoruz. Konumuz Beyoğlu'nda dükkanların akıbeti ve dönüşümün rotası. "Ah, vah" yok, sahip çıkma ve dayanışma var.

26 Nis 2024

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

YAZARLAR

Soli

Seyahat ve kültür yayını SOLİ, şehirleri ve içindeki farklı kültürel toplulukları araştırmak üzere mahallelere ve mahallelilerin hikâyelerine odaklanıyor.

İLGİLİ OKUMALAR

SoliSoli

HİKAYE

Seyahatin yeni değer önerisi: Yediğin içtiğin senin olsun, bana öğrendiğini anlat

Kültürel değer üretme biçimi değişiyor. Seyahat de bunun dışında kalmıyor. Seyahatin tarihsel işlevlerinden biri olan öğrenme, kültürel katılım ve karşılaşma, dijital çağın koşullarında yeniden görünür oluyor.

Elif Bayram

·

12 Tem 2026

Seyahatin yeni değer önerisi: Yediğin içtiğin senin olsun, bana öğrendiğini anlat
SoliSoli

HİKAYE

12 Ağustos tam güneş tutulması rehberi: Nereye gitmeli, ne yapmalı?

12 Ağustos’ta yaşanacak tam güneş tutulması Grönland’ın doğusundan başlayıp güneye doğru ilerleyecek ve ardından İzlanda’nın batı kıyıları ile İspanya’nın kuzeyinden geçecek. Yaklaşık iki dakika sürecek bu doğa mucizesine tanık olmak isteyenler için farklı zevklere göre öneriler hazırladık.

Deniz Aytekin

·

12 Tem 2026

12 Ağustos tam güneş tutulması rehberi: Nereye gitmeli, ne yapmalı?
SoliSoli

HİKAYE

Paris'in en şık kaosu: Paris Erkek Moda Haftası'ndan notlar

23-28 Haziran arasındaki Paris Erkek Moda Haftası bir kez daha gösterdi ki bugün moda yalnızca kıyafet üretmiyor; şehirlerin kültürel ritmini belirleyen, farklı disiplinleri aynı masada buluşturan ve en beklenmedik karşılaşmalar için alan açan canlı bir ekosistem olmaya devam ediyor.

Doruk Başkır

·

11 Tem 2026

Paris'in en şık kaosu: Paris Erkek Moda Haftası'ndan notlar
SoliSoli

HİKAYE

Gölgeden çıkan zanaat: Türkiye'de bağımsız saatçiliğin sessiz yükselişi

Kuruçeşme'de, sadece randevuyla hizmet veren Salon Kantiem, Türkiye'nin ilk bağımsız saatçilik butiği olma iddiasında. Ama bir mağazadan çok bir buluşma noktası olarak tasarlanmış. Türkiye'de bağımsız saatçilikte yaşanan dönüşümün ortasında duran isimlerden biriyle, Turkish Watch Guy'ın kurucusu ve yeni açılan Salon Kantiem'in ortaklarından Doruk Ünlü'yle saatlerin anlattığı hikayelerden ve Türkiye'nin potansiyelinden sohbet ediyoruz.

Orhun Canca

·

10 Tem 2026

Gölgeden çıkan zanaat: Türkiye'de bağımsız saatçiliğin sessiz yükselişi
SoliSoli

HİKAYE

6'dan 6'ya İstanbul | Mitte Brot'ta gecenin son, sabahın ilk durağı

Belki Canelé’sini belki Earl Grey’li kekini tattınız ama muhtemelen henüz onunla tanışmadınız. Mitte Brot'un pasta şefi Gökçe Durukan, şehrin kahve laboratuvarı Petra’nın kahve eşlikçileriden sorumlu. Sabahın erken saatlerinde müşterilerine sıcak ve taze ürünler servis etmek üzere geceden çalışmaya başlayanlardan yalnızca biri. Gecenin son, sabahın ilk durağının temsilcisi. Gökçe’yle pâtisserie yaklaşımlarına, pasta şefi olarak rutinlerine ve şehirde gece çalışmaya dair laflıyoruz.

Elif Bayram

·

08 Tem 2026

6'dan 6'ya İstanbul | Mitte Brot'ta gecenin son, sabahın ilk durağı