'Bir Ruhun Hikâyesi' oyunu üzerine: 'Ben artık uyumak istemiyorum'

Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı Bir Ruhun Hikâyesi (Une histoire d’âme) oyunu 3. sezonuna girdi. Yönetmenliğini Serap Eyüboğlu’nun yaptığı tek kişilik oyunda sahnede Zeynep Erkekli’yi seyrediyoruz. Bir Ruhun Hikâyesi'nin asıl yazarı, İsveçli dahi sanatçı Ingmar Bergman. Bu eserin uyarlaması ise Bénédicte Acolas’ya, Türkçe çevirisi İpek Özgüven’e ait.
Oyunun asıl metni, Ingmar Bergman'ın 11 Ağustos 1972 tarihli Fårö adlı (yapım başvurusu reddedilen) bir film senaryosu. Senaryo, 1980'lerde geliştirilmiş ancak Bergman tarafından hiçbir zaman bir filme dönüştürülmemiş. Bir kadın karakteri için tasarlanmış ve sadece yakın çekimlerden oluşuyor.
Yıllar sonra 1988 sonbaharında aynı metin radyoda monodrama olarak planlandı, ancak İsveç Radyosu'ndaki drama bölümünün sorumlusu Per Lysander, repertuvarı popülerleştirmeye yönelik olarak alınan idari kararları protesto için istifa ettiğinde, Bergman dayanışma gereği prodüksiyonunu geri çekti. Oyun iki yıl sonra 1990'da En själslig angelägenhet (Ruh Meselesi) adıyla İsveç'te ilk kez yayımlandı. Bu radyo oyununda, Viktoria rolünde Jane Friedmann oynadı. Oyun metni ayrıca 2000 yılında Föreställningar (Gösteriler) adlı kitapta, Bergman’ın toplu yazıları içinde kısa öykü olarak da yayımlandı. Oyun metninin operaya uyarlanması için (2008) İtalyan besteci Luca Francesconi, Ingmar Bergman Vakfı’ndan senaryo hakları için izin aldı.

İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı Bir Ruhun Hikâyesi ise Ingmar Bergman’ın 1972’de yazdığı senaryodan Bénédicte Acolas tarafından uyarlanan metin. Oyun yalnızlığın pençesinde kıvranan orta yaşlı bir kadın olan Viktoria'nın monoloğundan oluşuyor. Viktoria, sevgisiz bir ilişki içinde kocasının sadakatsizliğinden şüpheleniyor; sevinçlerini, üzüntülerini, çocukluğunu, ailesiyle ve onu reddeden kocasıyla ilişkisini; yaşamının tüm yansımalarını tekrar tekrar, samimiyetle ve acı çekerek anlatıyor. Ruhunu sorgulaması, onun yaşamaya devam etmesi için bir ihtiyaç adeta. Kocası aniden ölünce, sessiz, gizemli küçük bir kızla tanıştığı bir akıl hastanesine sığınıyor. Burada geçmiş ile şimdiki zaman iç içe geçiyor. Fantezi ile gerçeklik yer değiştiriyor.
Bénédicte Acolas'nın Une histoire d’âme ismiyle 2011’de Lyon’da Les Célestins Théâtre’da sahnelediği bu uyarlamanın başrolünde Sophie Marceau oynamıştı. Aynı ikili, oyunu 2015’te televizyona da taşıdılar. Acolas bu uyarlamayı yaptığı dönemde şöyle demişti:
“Bu monoloğu uyarlamak için hem Viktoria'nın bölünmüş kişiliğini hem de ona saldıran çoklu iç seslerini araştırıyorum ve sahnede hayatını tekrar tekrar canlandıran, samimi ve acı dolu bir kadının hikâyesini göstermek istiyorum.”
Ingmar Bergman’ın anılarına yer verdiği Büyülü Fener kitabında yazdığı satırların çoğunda bu oyun metninin temel taşlarını görüyoruz. Oyundaki çatışmaların neredeyse tamamına Bergman’ın hayatında da tanık oluyoruz. Tıpkı Viktoria’nın babası gibi Bergman’ın babası da bir rahip. Anne ve babası arasındaki çatışmalara da oyunda yer verilmiş. Anılarına bir göz atalım:
"Yavaşça süzülerek merdivenlere doğru gittim ve holde annemle babamın müthiş bir kavgaya tutuştuklarını gördüm. Annem paltosunu kendine çekmeye çalışıyor, babam da paltoyu sımsıkı tutuyordu. Annem paltoyu bırakarak hızla sundurmaya doğru koştu, babam daha önce davranarak sundurmaya gitti, annemi kenara itip kapının önünde durdu. Annem babamın üzerine yürüdü, itişip kakıştılar."
(Büyülü Fener, s. 23)
Oyunda Viktoria’nın ölüm hakkındaki sözleri, yine Bergman’ın tek mutlaklık olarak gördüğü “ölüm” hakkında yazdıklarıyla örtüşüyor:
"Ölüm beni açıklanamayan bir dehşete düşürüyor. Can acıtıcı olabileceğinden değil, hiçbir zaman uyanamayacağım korkunç düşlerle dolu olabileceğinden korkuyorum…
Ölümü görebiliyorum, gülümseyen sarı yüzünü, ön kapımın penceresinin camlarının ardındaki upuzun, kara siluetini."
(Büyülü Fener, s. 91)
Bergman’ın fırtınalı özel hayatında yaşadıklarını dile getirdiği şu bilinç akışı sözler, Viktoria’nın repliklerine de yansımış:
"Gene bitmedi, çığrından çıkmadan bitirmek en iyisi: İktidarsızlık, iğrençlik, dehşet, ölümün yakınlığı, ölüm, kara geceler, uykusuz geceler, beyaz geceler, müzik, sabah kahvaltıları, göğüsler, dudaklar, resimler, kameraya doğru dönüp ellerime bak, ten, köpek, ritüeller, ördek kızartması, balina bifteği, bozulmuş istiridyeler, kandırmalar, sinirlenmeler."
(Büyülü Fener, s. 290)
Bu oyunun ana ekseni olan “kadının hayatta varoluş hesaplaşmasını” Ingmar Bergman’ın bu kadar derinlemesine ve şiirsel bir dille anlatabilmesinin sırrı, belki de kendi yaşam öyküsünde saklı. Kimilerince “İsveçli büyücü”, kimilerince “usta bir illüzyonist” diye anılan Ingmar Bergman, Aynadaki Gibi (1961), Sessizlik (1963) ve Persona (1966) filmlerindeki kendine özgü temaların neredeyse tümüne bu oyunda yer vermiştir. Örneğin, Sessizlik için eleştirmenler, “Bergman bize çarpıcı, ama ölümün, aşkın ve kadın dünyasının katıksız bir tanımlaması olan başyapıtını verdi”, “Bu film bir görüntüler senfonisi” diye yazmışlardı. Bir Ruhun Hikâyesi'nin metninde de bütün o sinematografik birikim harmanlanıp ustalıkla bir araya getirilmiş.
Uzun yıllar önce Bergman’ın Aynadaki Gibi ve Sessizlik filmlerinin senaryoları tek kitapta yayımlanmıştı. Bu senaryoları Tezer Özlü’nün mükemmel çevirisiyle okumuş ve metinlerin içine dalmıştık. Bir Ruhun Hikâyesi'ni Türkçeye kazandıran İpek Özgüven belli ki Bergman’ı çok iyi analiz etmiş, replikler oyuncunun dilinde nehir gibi akıyor. Çevirmen duru ve temiz bir dille metnin şiirselliğini çok güzel aktarmış, kutluyorum İpek Özgüven’i.
Yönetmen ve ekibi değerlendirirken yine Ingmar Bergman’ın Büyülü Fener’ine göndermeler yapayım. Bergman anılarında yönetmenlik hakkındaki görüşünü şöyle dile getiriyor:
"Hiçbir zaman oyuna katılmam ama oyunu yorumlar ve somutlaştırırım. En önemlisi, metnin gizlerini çözmenin ya da oyuncunun yaratıcılığını ortaya çıkarmayı sağlayacak denetlenmiş bir anlık itici güç olmanın ötesinde kendi huzursuzluğumun hiçbir yeri yoktur."
(Büyülü Fener, s. 39-40)
Yönetmen Serap Eyüpoğlu da bu çetrefilli oyunun gizlerini çözmeyi başarmış ve oyuncunun yaratıcılığını ortaya çıkarmayı sağlayacak itici gücü verebilmiş. Özellikle tek kişilik oyunlarda temponun düşmesi riski vardır ve bu, seyircide bıkkınlık yaratır. Eyüpoğlu’nun rejisinde tempo hiç düşmüyor ve oyun soluk soluğa bitiyor, bu da elbette oyunu başarılı kılıyor.

Bergman’ın oyuncularla çalışma yöntemini dile getirdiği satırları okuyalım:
"Anlatımda doğruluk ikinci plandadır; kaldı ki nitelikli oyuncular oynadıkları doğruyu yansıtacak araçlara her zaman sahiptirler… Ben bölümleri sahne üzerinde oyuncularla birlikte yaratmayı yeğliyorum… Sonra en uygun anda en doğru sözcüğü bulup söylemenin benim oyuncuları çalıştırırken yararlanacağım en iyi araç olduğunu kavradım…
Gerçek özgürlük, takım oyunculuğuyla çıkarılan bir modelin ve etkileyici bir ritmin altında yatar..."
(Büyülü Fener, s. 170)
Oyuncu Zeynep Erkekli, saç tellerinin ucundan ayak parmaklarına kadar bedenine o kadar hâkim ki sahneye girişinden itibaren—bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle—ritmini bir an olsun düşürmeden oynuyor. Vurgu ve tonlamalarının doğruluğu, artikülasyonunun (boğumlama/sesletim) güzelliği, oyuncunun ilk bakışta öne çıkan özellikleri... Bazı sahnelerin gerektirdiği ses çıkış ve düşüşlerinde ölçüyü elden bırakmaması, yani sesi üzerindeki kontrolü, Zeynep Erkekli’nin bir başka önemli becerisi.
Ingmar Bergman sinematografisinde (özellikle Persona filminde) rastlanan “susan anlatıcı” (silent narrator) modelinden esinle, sahnede görmediğimiz karakterle kurulan sessiz bağın seyirciye yansıtılmasında da Zeynep Erkekli göz dolduruyor. Oyun boyunca sahne geçişlerinde, seslendiği kişilerin değişiminde, biz izleyiciler o görünmeyen karakterleri adeta görmüş gibi oluyoruz. Oyuncu bedeni-dekor ilişkisi, bakış noktalarındaki kararlılık, sahne ışıkları ve gölgeleriyle kurduğu bağın zamanlamaları da mükemmel. Fondaki müzik veya ses efektleri ile oyuncu sesi arasındaki denge, oyun boyunca hiç bozulmuyor. Katmanlı kostümünü kullanmadaki becerisi ise apayrı bir oyunculuk dersi niteliğinde.
- Zeynep Erkekli seyircileri de oyunun atmosferine katarak onları birer oyun kişisi yapmayı başarıyor. Konservatuvarlarda veya diğer oyunculuk okullarındaki öğrencilerin ne yapıp edip mutlaka bu oyunculuk performansını seyretmelerini öneririm. Zeynep Erkekli bu tek kişilik oyunda mükemmel bir oyunculuk sergileyerek “ustalığını” bir kez daha kanıtlamış.
Bergman’ın sanatsal üretiminde de mekanlar, dekor tasarımı ve özellikle merdivenler önemli bir yer tutuyor. Çocukluğundan itibaren anılarında hep merdivenler var:
"…Holde sürücü hazır duruyor, merdiven basamaklarında da kocası onu bekliyordu… Dönemeçli merdivenlerden aşağıya indik ama felaketi önlemenin hiçbir olanağı yoktu… Tanıdık boğuk sesi merdiven boşluğunda yankılandı… Yaz evinin merdiven basamaklarında meşe ağacının altında oturduk, sandviç yiyip bira içtik."
(Büyülü Fener, s. 227)
Gülhan Kırçova, dekor tasarımında Bergman sinemasındaki atmosfer yaratma ve çevre düzenleme olanaklarını çok iyi çözümlemiş. Özellikle Bergman’ın Sessizlik ve Fanny ve Alexander filmlerindeki merdiven kullanımlarına selam göndermiş. Saat yönünde ve tersine dönen zemin üzerinde sonsuza doğru uzanan spiral merdiven kullanımı, oyuncunun devinimini estetize ederken, zaman geçişlerinin (geçmiş/şimdi) ve mekan değişikliklerinin anlatımında da çok önemli bir rol oynamış. Kostüm tasarımı da çok yaratıcı ve işlevsel ögeler taşıyor. Oyuncu o kostümü aynı zamanda bir aksesuar olarak da kullanabiliyor. Kırçova, dekor ve kostüm tasarımındaki başarısıyla pek çok övgüyü hak ediyor.
Ingmar Bergman sadece yönetmen değil, dekor da çakıyor sahneye, ışıklandırmayı da üstleniyor:
"Gezginci bir oyuncu beni arayarak kendisinin başrolü oynayacağı Strindberg’in ‘Baba’ adlı oyununu yönetmemi istedi. Onlarla turneye çıkıp sahne donatımı ve ışıklandırmayı da üstlenecektim."
(Büyülü Fener, s. 157)
Işık tasarımında Akın Yılmaz’ın yarattığı gölgeleme teknikleri yine Bergman sinemasının mekan aydınlatma anlayışını çağrıştırıyor. Dekorla bütünleşen ışıklar, özellikle zaman atlayışlarında ve zeminin hareketli olduğu anlarda anlatımı pekiştirirken sahne estetiğine katkı sağlıyor.
Beş kez evlenmiş ve yıllarca başrol oyuncusu Liv Ullmann’la yaşamış bir sinemacının bu oyunun metnini yazarken kendi özgeçmişine sık sık gönderme yapmış olması çok doğal. Bergman bu oyundan bir yıl sonra yazıp yönettiği Evlilik Yaşamından Sahneler (1973) filmi hakkında şöyle diyor:
“Bu filmi üç ayda yazdım, dört ayda çektim. Ancak tüm bir yaşamın tecrübelerinden yararlandım.”
İstanbul Devlet Tiyatrosunun Bir Ruhun Hikâyesi yapımı, daha uzun sezonlar oynayabilmeli. Daha fazla seyirciye—özellikle kadınlara—ulaşarak onların kendi içlerinde bastırdıkları seslerle Viktoria’nın sesini buluşturabilmeli. Bu oyun, kadınların hayatta varoluş hesaplaşmalarına ve iç seslerine yer veren bir oyun. Dahası bu oyun, “yeryüzünün en güçlü sesi olan kadınların” umuduna umut katan bir oyun.
Liv Ullmann’ın Değişim kitabından bir alıntıyla yazıyı bitireyim:
“Gerçekten yalnızken, uyanıp yalnız olduğumu duyumsamamın, birisiyle birlikte uyanarak yalnızlık duymaktan kimi kez daha az güç olduğunu sanıyorum. İki kişinin birlikte, yan yana büyüyebileceğini ve birbirlerine neşe verebileceğini umuyorum. Birinin, gücünü sürdürmek için ötekini ezmeksizin. Belki olgunlaşma, başkalarının da ‘olgunlaşmasına’ izin vermektir. Kendime ben olma izni vermek.”
Oyunun önceki yıllarda sergilendiği yapımlar:
- En själslig angelägenhet (Radioteatern / 1990) Yönetmen: Ingmar Bergman • Oyuncu: Jane Friedmann.
- Une affaire d'âme (Theâtre Ocean Nord, Bryssel / 2008) Yönetmen: Myriam Saduis • Oyuncular: Anne-Sophie de Bueger, Florence Hebbelynck.
- Une histoire d’âme (Les Célestins Théâtre, Lyon / 2011) Yönetmen: Bénédicte Acolas • Oyuncu: Sophie Marceau.
- A spiritual matter (Demon Theater, Los Angeles / 2012) Yönetmen: Anna Lerbom • Oyuncular: Inessa Gunther, Nina Sallinen.
- Une histoire d’âme (CG Cinéma, Arte France / 2015) Yönetmen: Bénédicte Acolas • Oyuncu: Sophie Marceau.
Kaydet
Okuma listesine ekle
Paylaş
Aposto İstanbulİstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ BAŞLIKLAR
YAZARLAR

Suha Çalkıvik
Seslendirme sanatçısı, öğretim görevlisi ve İTÜ Radyosu'nun Yayın Koordinatörü. Uzun yıllar TRT’de dublaj sanatçısı olarak çalışan Çalkıvik, NTV haber kanalının kuruluşundan itibaren tanıtımlarını seslendirdi. 1992'den beri İTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışıyor; #tarih dergisinin Türkçe köşesini yazıyor.

Aposto İstanbul
İstanbul'dan ve dünyadan seçilmiş etkinlikler, kültür-sanat ajandası, şehir gündemi, tematik rehberler ve şehrin sınırlarından taşmaya değecek davetler her hafta e-posta kutunda.
İLGİLİ OKUMALAR
Sirkeci’de, İstanbul’un en yoğun geçiş noktalarından birinde yükselen Sanasaryan Han, bugün "lüks otel" olarak işletiliyor. Ancak binanın hikayesi bir otelden çok daha fazlası: Bir Ermeni vakfı, devletleşen bir mülkiyet, siyasi tutukluluk hafızası ve yarım asrı aşan bir hukuk mücadelesi...

Bayramda arabasız gezmek, çoğu insana külfet geliyor. Azalan otobüs seferleri, artan yolcu sayısı, belli semtlere gitmenin işkenceye dönüşmesi bayram gezmesinin olmazsa olmazları. Öte yandan ücretsiz bayram otobüsleri, sabahın nurunda kalkıp işe gidenler, bu yüzden şehri ancak bayramdan bayrama keşfedenler, iki kuruş harçlıkla hayatını idame ettirmeye çalışan kadınlar, denizi görmeden büyüyen çocuklar, çocuklarına denizi göstermek için bayramı bekleyen aileler için biraz da.

İstanbul, bitkileri ve kokularıyla geçmişin ve bugünün birlikte yaşadığı bir hafıza bahçesidir. Kimileri meşhur bir lavanta kolonyasının ferah kokusuyla büyümüştür; kimileri Tokatlıyan Han’ın önünden geçerken tanıdık bir lavanta esintisini bugün hâlâ duyar. Ve bazen, İstanbul sadece kokusuyla hatırlanır.

İstanbul'da lale sevgisinin kökenleri çok eski zamanlara kadar uzanıyor. Türklerle birlikte Orta Asya'dan çıkıp Anadolu'ya ve İstanbul'a ulaşan lale, bahçelerimizden evlerdeki vazolara, geleneksel el sanatlarından edebiyata hep baştacı ediliyor. Hazır mevsimi gelmişken lalenin tarihinden bugüne uzanan renkli bir yolculuğa çıkıyoruz.

Bir devleti, kendi çağında kendine verdiği adla mı anmalıyız, yoksa sonradan yakıştırılan adla da anabilir miyiz? Bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Ancak şunu bilmeden sağlıklı bir tartışma yürütülemez: Bizans, Doğu Roma’nın kendine verdiği bir ad değildir. Bu da bizi daha büyük bir soruya götürür: Tarihi kim anlatıyor, hangi kelimelerle ve neden?




